Kelam-Felsefe İlişkisine Problem Odaklı Bir Yaklaşım

Paylaş:

Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin Tezgâhtakiler toplantı serisinin Nisan ayı konukları arasında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapan Veysel Kaya da yer alıyordu. İslâm düşüncesinin teorik zeminini oluşturan iki temel disiplin olarak kabul edilen kelam ve felsefe arasındaki ilişkiyi problem odaklı inceleyen sunumunda Kaya, İslâm düşüncesini oluşturan tüm disiplinlerin birbiriyle organik bir ilişki içerisinde bulunduğunu, özel olarak kelamcıların felsefe literatürüyle felsefecilerin de kelam literatürüyle ilgilenmiş olmalarının da eldeki verilerle kanıtlanan tarihsel bir gerçek olduğunu vurguladı.

“Hakikatin birliğinin sağlanması için açıklığa kavuşturulması gereken temel sorun” şeklinde tanımladığı problemkavramı çerçevesinde Kaya, kelam-felsefe ilişkisini üç probleme/soruya yoğunlaşarak inceledi: (1) Bilinirlerin en genel çerçevesi nedir? (2) Allah, diğer varlıklardan ne ile ayrılır? (3) Allah şeylere ne verir? Varlıklarını mı, özlerini mi?

Kaya’ya göre birinci problem, kelam literatüründe aklın tanımı ve aklın hükümleri, cihât-ı selâse (vâcib, mümkün, mümteni) ve bu üçlünün nübüvvet teorisi ve fıkıh usulündeki yansımaları gibi bağlamlarda gün yüzüne çıkmaktadır ve bu problemin kaynağı, vahyin tikel/bağlamsal tabiatı ve bunun bir neticesi olarak tedvin asrı ulemasının genel çerçeveler koymaya ihtiyaç duymalarıdır Bunu kanıtlayan en önemli gösterge ise takip eden yüzyıllarda kelamcıların İbnü’l-Mukaffat ve benzerlerinin koyduğu genel çerçeveyi, kelamın farklı alanlarına tatbik etmeleridir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak Mâtürîdî, cihât-ı selâseyi “usûl” olarak isimlendirmekte ve âlemdeki tüm şeylerin bu üç yargı altında sınıflandırılabileceğini söylemektedir. Kaya’nın kaydettiğine göre Mâtürîdî bir adım daha atarak peygamberlerin esas misyonunun, şeylerin tabiatındaki mümkünlük vasfını tespit etmek olduğunu söyler. Bunu modalite anlayışının nübüvvet teorisinin merkezine oturtulması olarak yorumlamak mümkündür. Kaya’ya göre cihât-ı selâsenin teorik bir genel çerçeve olarak algılanması, hicri dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren diğer kelamcılar tarafından da paylaşılmıştır. Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî, Bâkıllânî ve Ebû İshâk İsferâyînî örnek olarak verilebilir. Cüveynî gibi özellikle hicri beşinci yüzyıl içerisinde eser veren ve İbn Sînâ’dan sonraki kelamcıların vücûb, imkân ve imtinâʻ gibi kavramları etkin bir şekilde kullanmalarını, İbn Sînâ felsefesini içselleştirdikleri şeklinde yorumlamaya mesafeli duran Kaya, bu konuda öncelikle kelamî geleneği göz önünde bulundurmak gerektiğini ileri sürdü.

Allah’ın diğer varlıklardan ne ile ayrıldığı şeklindeki ikinci problemin kaynağı ise Kaya’ya göre İslâm’ın tenzih akidesidir. Aristoteles’in Metafizik’inin Lambda bölümünde, ezelî bir ilke olması gerektiği yönündeki ifadeleri, dinî bir bakış açısıyla Tanrı’yı ispat için kullanılmaya çok elverişlidir. Nitekim kelamcılar da bu metinleri böyle bir anlamda kullanmışlardır. Kaya’ya göre Şehristânî ve Râzî’nin, imkân delilini Aristoteles’in bizzat kendisine izafe etmeleri bu açıdan önemli bir veridir. Bu felsefi anlayışın kelamî gelenekle kesişen yönü ise bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir failin olması gerektiğidir. İbn Sînâ öncesi kelamcıların bu fikri, kadim varlığı tartışırken gündeme getirdiklerini belirten Kaya, bu çerçevede kelamcıların, kadim varlığın vâcibü’l-vücûd olduğunu vurguladıklarını, Allah dışındaki diğer hâdis varlıkların caiz/mümkün tabiatlarına dikkat çektiklerini belirtti. Tümü hicri dördüncü/beşinci yüzyılda yaşamış olan Kâdî Abdülcebbâr, Buthânî, Pezdevî ve Cüveynî gibi alimlerin ifadeleri, Kaya’ya göre bu konuda kelamî bir gelenek oluştuğunu göstermektedir. Vaciplik vasfının Allah’ın tenzihi noktasında önemli bir kriter olabileceğini fark eden kelamcıları bu noktada zora sokan konu, Allah’ın sıfatlarının vacip ve mümkün kategorilerinden hangisinin altında değerlendirilmesi gerektiğidir. Her ne kadar Robert Wisnovsky gibi araştırmacılar kelamdaki bu son tartışmanın İbn Sînâ felsefesi menşeli olduğunu düşünmekte iseler de Kaya’nın tespitine göre hicri dördüncü yüzyılda Eş‘arîler ve Mu‘tezilîler arasında böyle bir tartışma olduğu kaynaklarda tespit edilebilmektedir.

Tüm evrenin yaratıcısı olan Allah’ın yaratma fiilini en etkin nasıl gerçekleştirebileceği sorusu ise Kaya’nın sunumunun başında belirttiği üçüncü problemin kaynağını oluşturmaktadır. Bu problemle doğrudan irtibatı olan tartışma ise varlık-mahiyet konusudur. Klasik kelam tartışmaları açısından bu problemin ortaya çıktığı bağlamlar, Kaya’ya göre marifetullah ve madumun şey olup olmamasıdır. Erken dönem kelamcılarından Dırar b. Amr’a (hicri ikinci yüzyıl) Tanrı’nın hem varlığı (enniyye) hem mahiyetinin olduğu, varlığının bilinebilir iken mahiyetinin bilinemeyeceği görüşü atfedilmektedir. Madumun şeyliği probleminde, benzer şekilde, nesnelerin varlıkları ve mahiyetleri gündeme getirilmiş, Mutezile kelamcıları “Allah şeylere mahiyetlerini değil, sadece varlıklarını verir” görüşlerinden ötürü eleştirilmişlerdir. Bu çerçevede Kaya, varlık-mahiyet tartışmasının kelam literatürüne girişinin yalnızca İbn Sînâ’nın etkisiyle ilişkilendirilmesinin yanlış yönlendirici olduğunun, bu problemin farklı bağlamlarda kelam geleneğinde köklerinin bulunduğunun altını çizdi. Son tahlilde Kaya, bir yandan İbn Sînâ ile birlikte kelam tarihinin ümüyle değiştiğini savunmanın, kelamî geleneğin sürekliğini göz ardı Kaya, bir yandan İbn Sînâ ile birlikte kelam tarihinin tümüyle değiştiğini savunmanın, kelamî geleneğin sürekliliğini göz ardı etmek olacağını, öte yanda bu etkiyi tamamen yok görmenin de hatalı olacağını ifade etti. Kaya’ya göre Gazâlî’den sonra kelamcıların İbn Sînâ’nın eserlerinden müstağni kalamamaları bile başlı başına ciddi bir etki olarak görülebilir. Önemli olan, etkiyi doğru ölçmek ve anlamaktır.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir