Mehmet Genç ve “Nasyonal Sosyalizm”

Paylaş:

“…Wagner’i sevmek ve mahur besteyi yaşamak. Bu bizim talihimizdi.”

Tanpınar

Dergâh’ın son sayısı, Mehmet Genç’in vefatından sonra neşredilmesini vasiyet ettiği söylenen “Nasyonal Sosyalizm” başlıklı bir yazı ile çıktı. Gerçekten böyle bir vasiyet var mı yok mu bir miktar tartışma yaratacak gibi görünüyor. Bizler, Mehmet Genç’in yaşamının bir dönemine hâkim olan değerlendirme ve ifade tarzlarını görüp hocanın daha önce bilmediğimiz bir metnini okumaktan her halükârda memnun olabiliriz. Lakin bu tür nazik metinleri birtakım güzellemeler yerine metnin bağlamına dair bir nebze malumat içeren bir takdim ile yayınlamak daha tercihe şayan bir usul olabilir. İşin bu tarafıyla hocanın ilmi mirasını emanet almış kişiler alakadar olacaktır sanıyorum. Ben daha çok içerik ve üsluba dair bir iki tespitte bulunmak istiyorum.

Tarihselleştirme, Bellekleştirme

Mehmet Genç’in nasyonal sosyalizm üzerine bir dizi değerlendirmesini içeren yazı 1966’da kaleme alınmış ve dönemin hissiyatını yansıtıyor. Bir çatışma ikliminden bahsederek başlıyor Genç; savaş bitse de çatışmanın bitmediğini söyleyerek, savaşın artık toplumların içinde, “sosyal gruplarda, fertlerin şuurlarında” cereyan ettiğini vurguluyor. Öğrenci hareketlerinin tam da metnin yazıldığı 1966’da başlayıp 68’de yaygınlaşarak patlamaya dönüştüğünü hatırladığımızda, tespitin kendi zamanının devinimlerine işaret ettiğini söyleyebiliriz. Diğer taraftan, kısa bir süre sonra Soğuk Savaş’ın bugün artık “yumuşama” (détente) denilen evresini getirecek olan uluslararası bağlam, ideolojik gerilim havasının bir süre farklı ve görece dingin bir mecraya doğru seyretmesini sağlayacaktı. Hocanın tam da yazıyı kaleme aldığı günlerde siyasi ideolojik iklimin farklılaşmaya başladığını biliyoruz. O vakitten sonra Mehmet Genç aynı konular üzerine nasıl düşündü, yeni bağlamı nasıl yorumladı bilmiyoruz ama yazıya hâkim olan hissiyatı veren ortamın bir miktar geride kalmış olduğu söylenebilir. Daha mühim olanı ise aynı dönemde hocanın esas disiplini olan tarih ve özellikle nasyonal sosyalizm üzerine tarih yazıcılığı alanında çok önemli tartışma ve dönüşümlerin yaşanıyor olmasıydı.

Nazi tecrübesinin nasıl öyküleştirileceği, nasyonal sosyalizmin tarihe nasıl kaydedileceği, savaş sonrası tarih yazımının en çetin bahislerinden biri olmuştur. Nasyonal sosyalizme ait genişleyen yorum çatışmaları dalga dalga gelmiş, her geldiğinde devrin siyasi önceliklerinin de etkisiyle yeni çizgiler kazanmıştır. Tarihin kamusal kullanımı ve bellek üzerine önemli çalışmalarıyla tanıdığımız Enzo Traverso beş tartışma dalgasını ayırt edebileceğimizi söyler mesela. Bu tartışmaların bazıları akademik yöntemlere ilişkin dikkatleri keskinleştirmeye dönük metodolojik arayışların neticesinde ortaya çıkarlarken, bazıları daha güncel siyasi toplumsal süreçlerden beslenip geniş kamusal etkiler uyandırarak, dönüşen Alman ve Avrupa bağlamına hitap ederler. Sıklıkla Nazi devri üzerine tarihi bir soruşturmadan çok Almanya’nın o günü üzerine bir değerlendirmeye dönüşür, hâlihazırın siyasi bilincini kurmaya dönük bir tartışma halini alırlar.  Mesela 90’lı yıllarda bu dosya bir kez daha açıldığında, konu artık iki Almanya’nın bütünleşme sorunları bağlamında bir tür geçmişle halleşme, helalleşme ve kimlik restorasyonu boyutu kazanmıştır. Nasyonal sosyalizmi tarihselleştirme ve bellekleştirme sorunu, yani onu bir yandan tarihi bir mesele olarak gereğince nesnelleştirirken (Genç’in tabiriyle “objektiviteye erişme”), bir yandan da ahlaki ve siyasi hassasiyetlerle ibretlik bir örnek olarak hafızaya uygun biçimde kaydedebilmek, geçen yarım asrın tartışmalarını belirleyen ana bahisler olmuştur.  

Mehmet Genç’in metni bu tartışmaların hepsini önceleyen bir tarihe tekabül ediyor. Bu nedenle nasyonal sosyalizme dair buradaki yorumlarını geliştirirken bahsi geçen metodolojik ya da normatif açılımlarla fikri alışverişe girmeye imkânı olamazdı. Yine de söylediklerinde nasyonal sosyalizmi konu edinen kimi araştırma hatları ile mukayeseye açık bazı ilginç noktalar bulmak mümkün. Metnin bütününe baktığımızda, mesela nasyonal sosyalizmi sol kaynaklı genel faşizm teorileri altında ya da liberal kökenli totaliterlik yorumları dahilinde okumak yerine daha farklı, hatta belki istisnai diyebileceğimiz bir üçüncü yol denemesi olarak tahlil eden tavra daha yakın görünüyor. Yüzyılın “zıt kuvvetleri” olan kapitalizm ve Marksizm, rakiplerini “Faşizm ve Nazizm adı altında aynileştirerek boğmakta birleşmişler”se de karşılarındaki aslında “bir çeşit uzlaştırma denemeleri”ni takip eden “üçüncü yolun yolcuları”dırlar. Bu tür bir tefsir, onu Almanya’nın modernleşme serüveninde kendine mahsus bir istikamet izlediği ve bu nedenle nasyonal sosyalizme vardığını söyleyen meşhur Sonderweg tezinin bir biçimine bir hayli yaklaştıracaktır.

Üçüncü Yol, Özel Yol

Almanya’nın iki asır boyunca sergilediği büyük atılımların ardından nasıl olup da 1930’ların dehşetine sürüklenebildiği pek çoklarının merakını kamaştıran bir sual olmuştur. Neden bütün o kazanımlarına rağmen bu ülke yeniçağın tezatlarından sıyrılmayı başaramadı? Neden bir kutup yıldızı gibi görülürken bir girdaba dönüştü? Bu sorulara verilen yanıtların önemli bir kısmı Sonderweg (özel yol) denilen bir tezin etrafında kümelenmişlerdir. Buna göre Almanya modernleşme yolunda kendine mahsus, özel ya da özgün bir istikamet izlediği için bir çıkmaza sürüklenmiş, bu yolun iç çelişkilerini çözemeyince de bir fecaatin sahnesi haline gelmiştir. Alman havzasında yaşanan bütün önemli gelişmelere rağmen sonuç bir tür eksik hatta kendini değilleyen modernleşme biçimi olarak kalmaktan kurtulamamıştır. Üretim biçimleri yenileşmiş olsa da yeni toplumsal sınıflar eski elitlerin yerini almayı başaramamıştır. Burjuvazi vardır ama toplumsal sorumluluk üstlenmede kronik bir yetersizlik göstermiştir. Hatta burjuvazinin feodalleşmesinden bahseden tarihçiler de olmuştur. Sivil toplum gelişmiş ama eski zümrelerin (mesela özellikle Prusya örneğinde meşhur Junker ağının) asker ağırlıklı tahakkümünden kurtulamamıştır. Neticede modernleşen Almanya’da yeni toplumsal güçler ortaya çıksalar bile bunlar yerleşik iktidar elitlerini ikame etme imkânı bulamamıştır. Parlamenter temsil varlık göstermekte sürekli zorlanmış, liberal demokrasi kırılgan bir girişim olmaktan öteye gidememiştir. Weimar Cumhuriyeti asırların ürettiği otoriter yapılar altında ufalanacaktır. 

Bazı örneklerinde sorunu bütün bir Alman aklına (zihniyetine) hamlederek daha özcü iddialara doğru sivrileşen bu açıklama kalıbı, konuya ilişkin harcıâlem diyebileceğimiz bir aşinalık oluştursa, belki bir ezber haline gelmiş olsa da konuyla yüzleşen taraflar çoğalıp kuşaklar dönüştükçe, araştırma usulleri gelişip inceldikçe, muhtelif eleştirilerin konusu olmaya başlamıştır. İlk karşı çıkışlar, Nazizm’e götüren özel yol tezinin Almanya için bir “geçmeyen geçmiş” kompleksi oluşturmaya başladığından şikâyet eden muhafazakâr (ya da liberal muhafazakâr) eğilimli revizyonist yazarlardan gelmiştir. Koca bir tarihin 1933-45 aralığına endekslenerek bir negatif kimliklenme odağı haline getirilmesi, Alman özkavrayışı için neredeyse geçmişte hiçbir olumlu referans bırakmayarak Alman özgüvenini Alman özkuşkusuna dönüştürmüştür. Almanlar damgalı bir ulus olmayı kabullenmemeli ve tarihte yeri açık olan “öteki Almanya”nın şaibesiz kaynaklarından ilham alabilmelidirler. İkinci eleştiri hattı, belirli bir tarihselliği yalıtarak “özel yol” demeye götüren tarihi mukayese usullerine dönük yöntemsel şüpheler üzerine kurulmuştur. Bir özel yoldan söz etmek haklı olarak bir standart ya da normal yol varsayımını akla getirecektir. Arka planda iş gören bu standart ölçüt ise hemen daima İngiltere, Amerika ya da Fransa tecrübelerinden alınır. Alman dünyası modernliğin sahih yolunu döşeyen bu örneklerden saptığı için Nazi felaketine batmıştır. Oysa bu tür ölçütlemeler hadiseleri ve bağlamları kendi dinamikleri içinde açıklamaya ve alternatif mukayeselere başvurmaya imkân vermez. (Batı) Avrupa-merkezci bakış yalnızca Avrupa dışı bağlamlarda değil Avrupa için bile yanıltıcı olabilmektedir. Nazi devrini eksen alıp bazı tarihçilerin deyimiyle tersine bir optikle bakarak nasyonal sosyalizmi geriye yansıtmak ve bütün bir geçmişi adeta Nazizm’in hazırlanış tarihi olarak anlatmak kendi tarihi özgüllükleri içinde çalışılması gereken süreçleri perdeleyecek ya da çarpıtacaktır. Bu son eleştiri hattını ayrıntılandıran üçüncü bir kümede ise tezin çeşitli alanlardaki geçerliliğini sınayan girişimleri buluruz. Alman havzasında burjuva gelişmişlik düzeyi, sivil toplumun derinliği, toplumsal tepkilerin tek tipleştirilemeyecek bir çeşitlilik sergilemesi ve farklı alt grupların baştaki yönelimlerine (niyetlenilmemiş sonuçlara) odaklanan çok yönlü araştırmalarla özel yol tezinin ampirik temelleri sorgulanır.

Bütün bu eleştiriler Sonderweg tezinin zayıf yönlerini gösterip onun elde hazır, handiyse otomatik bir açıklama olarak tedavül etmesini belirli ölçüde sınırlandırsalar da tamamen sakıt olmasına neden olmamışlardır. Bilakis tezin her şeye rağmen kurtarılabilir olduğunu düşünen ciddi destekçileri vardır. Bunların bir kısmı nasyonal sosyalizme götüren özel yol fikrinin Almanya’nın demokratik güzergahından ayrılmaması için elzem olduğunu düşünürler. Bu karanlık geçmiş bir anlamda demokratik siyasi hafıza için bir çıpa oluşturur. Mesela 80’lerin meşhur “tarihçiler tartışması” (Historikerstreit) boyunca revizyonist tarih okumalarına karşı çıkan Habermas’a göre “evrenselci anayasal ilkelere bağlılık” Almanya’da bu hafıza sayesinde mümkün olmuştur. Tarihçi, milli mirasın eleştiri bilmez bekçisi değil, gelecek için hak edilmiş bir özgüven adına geçmiş üzerine eleştirel diyaloglara öncülük edebilen kişi olmalıdır. Tezi hala önemseyenlerin bir kısmı da alternatif ve eşdeğer bir başka tarihi süreklilik modeli ya da anlatısı kurulana dek özel yol izahının geçerli kalacağını söylemektedirler. Neticede Jürgen Kocka’nın deyimiyle özel yol tezi yanlışlanmamıştır fakat itibarileşmiş, nüans kazanmış ve önemi azalmıştır.

“Birinci Dünya Savaşı, Alman açlığı ve İngiliz cimriliği” yüzünden patlak vermişti. Lakin ilk savaşta “Almanya doymak yerine elindekini de kaptırdı.”

Mehmet Genç’in bu yaklaşımın bir biçimine bir hayli yakın bulunabileceğini söylemiştim. Aslında bu hüküm ilk bakışta yadırgatıcı gelebilir, zira onun değerlendirmelerinde Sonderweg tezine hâkim olan olumsuz ve tenkitçi tonlamayı pek duymuyoruz. Alman yolunu bir sapma, standart gidişe uyum sağlayamayan bir inhiraf olarak gördüğünü sezdiren vurgular güçlü değil. Bu böyle çünkü onda gördüğümüz daha önceki bir tarihçiler neslinin, kökü 19. asra giden olumlu Sonderweg yorumuna tekabül ediyor daha ziyade. Hüküm ve değerlendirmeleri, bahsi geçen olumsuz türü (negatif sonderweg) de 70’lerden itibaren büyük oranda sorgulanacak olan bu tezin çok daha önce terk edilmiş olumlu türünü (pozitif sonderweg) yansıtıyor esasen.     

Gerçekten de özel yol tezinin ilk biçimi daha çok bir Alman başarı hikâyesine dayanıyordu (pozitif sonderweg). 1830’larda Heinrich Heine bunu henüz bir dizi tekinsiz kehanet yoluyla dile getirmişti: “…günün birinde dünya tarihinde hiçbir zaman gürüldemediği gibi gürüldediğini duyduğunuzda bilin ki, Alman gök gürültüsü sonunda hedefine ulaşmıştır… Almanya’da öyle bir oyun sahnelenecek ki, Fransız Devrimi onun yanında masum bir idil gibi görünecek… Ve o saat gelecek. Halklar, sanki bir amfitiyatronun basamaklarındaymış gibi Almanya’nın çevresinde gruplanacaklar, büyük savaş oyununu izlemek için.” Siyasi birliğini henüz sağlayamamış bir ülke için bunlar iddialı temenniler olarak görülebilirdi. Nitekim ondan yaklaşık bir on yıl kadar sonra bir başka şair, ülkenin yönsüzlüğünü ifade etmek için “Almanya Hamlet’tir” diyordu. Fakat 1870’lerde artık Almanya birliğini sağlayıp kendini topladığında durum yine aynı Shakespeare karakteri yoluyla anlatılacaktır: “Almanya Hamlet değildir.” (1940’larda buna Alman sanatçısının da Hamlet olmadığı vurgusu eklenir. Führerle birlikte artık şair trajik bir kişilik olmaktan çıkmıştır.)

19. asrın sonunda beliren bu özgüven, şairane kehanetten tarihçi yorumuna dönüştüğünde, Almanya’nın kendine mahsus bir yol üzerinden özlediği azamete kavuştuğunu anlatan izahların altyapısını oluşturmuştur. Ranke’den itibaren bir dizi tarihçi, özellikle güçlü devlet geleneğiyle kendini gösteren yükseliş deneyimini kendine özgü bir Alman ruhuna bağlıyorlardı. Bismarck gibi dirayetli devlet adamları, Bildung ideali gibi hem kişiyi hem ulusu yetkinleştiren bir mükemmeliyet anlayışı, bu anlayışa dayalı bir üniversite modeli ve maddeci medeniyete (Batı, Fransa) karşı kültür ve otokratik Doğu’ya (Rusya) karşı otoriteli devlet sayesinde Almanya kendini buluyordu. Alman tarih yazımının üstatlarından Meinecke, önceleri vatanını kültür ile kudretin birleştiği, kültürü iktidar ile buluşturan özel bir inkişaf olarak yorumluyordu. Bu kultur ülkesi medeniyet karşısında kudretini toplayıp tarih sahnesindeki yerini alıyordu. İkinci Savaş sonrasında bu terkibin iktidar kısmından vazgeçen Meinecke kültür kısmına yaptığı vurguyu sürdürmüştü. Her yerde Goethe okuma grupları kurulmasını istiyor, Almanya’nın kültür ulusu olarak iyileştirilmesi ve ihya edilmesini umuyordu. Yıkım sonrasında çözümü bir tür eğitim ve kültür seferberliğinde görüyordu bir bakıma. Hayalinde her pazar halkın toplanıp klasik Alman müziği eşliğinde Goethe, Schiller ve Hölderlin okuduğu bir ülke vardı. Meinecke yurdunun içine düştüğü felaketi bir Alman arazı ya da marazı olarak değil Avrupa modernleşme/medenileşme sürecinin çıktılarından biri olarak değerlendiriyor ama Almanların bir kültür-millet olarak dirilecek kaynaklara sahip olduğunu düşünüyordu.

Mehmet Genç’in yorumunu, daha sonra kısmen tadil etse de özel yol tezinin bu daha eski ve müspet biçimini benimsemiş olan Meinecke’nin izah tarzıyla mukayese edebiliriz. Hocanın Almanların sergüzeşti üzerine konuşurken benzer bir “kültür ve kudret” denklemine başvurduğunu görüyoruz: “19. Yüzyılın başından beri Batı Uygarlığı adına yapılanların en büyüklerini yaratmış bir kültürün, felsefeden müziğe bütün insan başarıları alanında hiçbir kültürün kendisiyle boy ölçüşemeyeceği Cermen kültürünün, siyasi kudret hakkını talepteki indifaıdır.” İşin savaşa varmasında bu püskürmenin bir etkisi olacaktı elbette. Nitekim “Birinci Dünya Savaşı, Alman açlığı ve İngiliz cimriliği” yüzünden patlak vermişti. Lakin ilk savaşta “Almanya doymak yerine elindekini de kaptırdı.” Bu ilk büyük kayıp “Avrupa’nın … bu en dinamik ve büyük milletini” durdurmayacaktı. “Sonunda, taşıdığı potansiyel gücü ile elde edebildikleri arasındaki uçurum, hakkından da fazlasını dileme tutkusunun zembereği haline” gelecekti. Etrafında “pragmatik ve basit kültürlerine rağmen – veya yüzünden – dünyayı bölüşen devletler” vardı. Öyleyse, ona göre Alman tecrübesi ‘normal’ modernleşme hattından negatif ayrışarak kendi modernlik öncesi, yenileşememiş tarihi kalıtlarına çakılıp kaldığı için değil (negatif sonderweg), her alanda eriştiği yetkinliğine denk bir siyasi hüviyete doğru hamle yaptığı için çağın siluetinde yerini almıştı. Kendi yüksek ve incelikli kültürüne layık bir siyasi varoluş talep ediyordu. Kültürde devleşirken iktidarda cüce kalamazdı. Öykünün sonunda karşımıza çıkan hezimet, her alanda büyüklük sergilemiş bir milletin siyasi kudret arayışının çığırından çıkmasıyla ilgiliydi. Almanya bir bakıma kendi başarılarına mağlup olmuştu ki bu tür bir yorum Genç’in her daim güleryüzlü çehresine rağmen üzerine inceden inceye sinmiş olan ve ona çok yakışan (ve ona Nietzsche’yi de sevdiren ve biraz da ondan aldığı) trajik duyuşun tarihi yaklaşımına yansıdığı örneklerden biri olarak görülebilir. [1]

Almanya hem yengiyi hem yenilgiyi yaşamıştı ama Genç’in sözleriyle “bütün bu “olması gereken”lerin varlık kazanması için bir şey daha gerekli idi. Bu da Adolf Hitler’di ve o da geldi.”

Hitler’i Alman müspetleriyle, bütün Alman büyükleriyle, hatta onların bir zübdesi gibi anlatıyor. Böylece Hitler sadece kudret değil aynı zamanda kültür olup çıkıyor. Ya da kültür ile kuvvetin Alman bedeninde birleşmesi, beklenen führerbildung…”

Trajik Mistik, Şeytani Artist

Kültürü ya da Koselleck’in deyişiyle savaş sonrasında (1918) krize giren “Bildung’u kurtarmak için” bir führere ihtiyaç olduğu, 1920’lerin sonlarında Almanya’da dolaşımda olan fikirlerden biriydi. Önce savaş sonra iktisadi buhran ile ezilen bir toplumda, Machiavelli’nin Prens’in son kısmında yaptığına benzer bir kurtarıcı çağrısı ile karşılaşmak şaşırtıcı değildir. Toparlanmak için führerbildung gerekir. Kimileri beklenen önderliği şöyle tarif eder: “Hakiki Führer, çağı belirleyen tinsel güçlerin tam olarak şeytani bir canlılığını yansıtmalıdır.” Lakin bütün bu zihniyetin çözülüp dağılması için yalnızca bir iki kuşağın geçmesi yeterli oldu. Almanya’nın hezimeti Führer ilkesini de onunla irtibatlı önderlik anlayışlarını da geçersiz kılacak bir tecrübe olacaktı. 1945 sonrası Alman bilincinde Hitler ancak bir anti-kahraman, bir karşı-model olabilirdi. Nitekim özel yol tezine eğilen çalışmaların bir boyutu da Alman toplumunda Hitler’i çıkaran kişilik yapılarını araştırmak olmuştur.

Geçen elli küsur yılda biriken Hitler tarihçiliğinden çıkan portre Genç’in çizdiğinden elbette çok farklı. Artık Hitler zeki olsa da dar bakışlı, ilgileri vasat, tembel, yanlış kararlar alıp bunlarda ısrar eden, özellikle iç siyasi kararlar almayı erteleyerek ihtilaflı ve hataya müsait konulardan uzak duran, böylece kristal bir hatasızlık imgesini kalıcılaştırmaya çalışarak kendi heykelini yontan bir kibir topu olarak beliriyor. Kuşkusuz Hitler söz konusu olduğunda ideolojik ve duygusal yarılmalar o kadar güçlüdür ki burada yerginin de sınırı olmayabiliyor ve iş bu noktada Genç’in dediği gibi yeneni övme yenileni dövme çıkmazına sürüklenebiliyor. Bu nedenle mesela tarihçi Ian Kershaw’ın artık klasikleşmiş araştırmalarında bulduğumuz türden nitelikli çalışmalar böyle mübalağaya açık kişilik analizlerinden çok Hitler’in Nazi devletindeki reel güç dengeleri içerisindeki gerçek ağırlığını, iktidar aygıtının fiili işleyişlerindeki konumunu, iktidarın son tahlilde monokratik mi yoksa polikratik mi olduğunu açığa çıkarmaya odaklanırlar. Elbette böyle bir öyküde anti-kahramanın kişiliği ve dünya görüşü (weltanschauung) hesaba katılmadan olmaz. Yine de nasyonal sosyalizmi tarihselleştirmeye dönük esaslı girişimler, Kershaw’ın işaret ettiği “karmaşık konuları aşırı kişiselleştirme” ve onları “Hitler’in kişiliğine ve ideolojisine indirgeme” hatasından kaçınmaya çalışırlar.

Peki Mehmet Genç’in Hitler’de sürekli bir derinlik, belki karanlık bir derinlik arayan tasvirlerini nasıl okumalıyız? “Bu karanlık deha”, “bu şeytani deha”, “girdikçe uçurumlaşan deha” hakkında söylediklerini nasıl değerlendirmeli? Zannediyorum hocanın bu tür adamları onlara yalnızca kötülük atfederek çözümleyemeyeceğimizi anlamış olduğu söylenebilir. Meseleyi şerrin bedenlenişi olarak noktalamak bu tür örnekleri anlamak için yeterli olmaz. Bunlar, kişilikleri geniş bir duygular yelpazesine açılabilen insanlardır. Başarıları (!) da biraz bu fiili ve hissi salınım kapasitelerinden gelir. Bizim ağlamayacağımız yerde ağlayan, bizim gülmeyeceğimiz yerde gülen, herkes için coşkunluk kaynağı olmayan bir olay için coşan, herkesi etkilemeyecek bir deneyim ile tahrik olabilen insanlar… Sevmediğimiz pek çok liderin iç dünyasının böyle olduğunu düşünüyorum. Kötülükle anabileceğimiz bu adamlar, evet mesela teodise sorunu için bile daha yerinde bir tartışma alanı oluştururlar: siyasi teodise. Anlatılması güç acılara sebep olur, sayısız insanın hayatı pahasına iktidara yürür ve bazıları onlarca yıl toplumlara hükmederler. İlahi adalet tartışması için alışageldiğimiz konulardan çok daha esaslı bir içerik sunarlar bize. Yine de bu kişilikleri güdüleyen şeyin yalın kötülük olduğunu söylemek çoğu durumda isabetli olmaz. Tek boyutlu bir kötücüllük bu tür adamların öyküsünü anlatmaya yetmez. Dün de bugün de güçlü bir lideri değerlendirirken düşülebilen temel basitlemelerden biri olmuştur bu. Onları idolleştiren, ölümlü tanrılar haline getiren efsunlayıcı bakışın karşı yansımasıdır bu aslında. İkisi de etten kemikten bir adamı tabiri caizse artırılmış bir gerçeklik içinde gösterirler bize. Mehmet Genç “Adolf Hitler’in çok-boyutlu, karanlık ve karmaşık ruhu”ndan bahsederken bu sezgilerle düşünüyor olabilir. Bir karakteri saman adama çevirme hatasına düşmek istemiyor. İstemiyor fakat bunu yaparken sözü edilen içgörünün ötesine geçerek istifham oluşturabilecek bir çerçeveleme tercih etmiş oluyor; Hitler’i Alman müspetleriyle, bütün Alman büyükleriyle, hatta onların bir zübdesi gibi anlatıyor. Böylece Hitler sadece kudret değil aynı zamanda kültür olup çıkıyor. Ya da kültür ile kuvvetin Alman bedeninde birleşmesi, beklenen führerbildung… Mesela ondan “artist” diye söz etmesinde bir ironi arayabilir miyiz? Şiddeti estetize eden bir kişilik yapısını telmih ediyor olabilir mi bu? Pek öyle görünmüyor. “Ressamdı ve resimle ilgisi … kesin ve yoğundu.” “Mimarlıkta, zihnin maddeye bu meydan okuma sanatında, … usta idi.” “Şiir ve hikâye yazdığını da yeni yeni öğreniyoruz.” Müzikte, “sesin bu büyülü sanatında kendini tam ve eksiksiz buldu” ama orada adına Wagner denilen sınırı tanıyarak “dinleyici ve anlayıcı kalmakla yetindi.” “Richard Wagner’den sonra artık müzik yapılamaz, yazılamaz, sadece dinlenir ve anlaşılırdı.” Hitler “bütün Alman devlerini aynı karakter çizgisi üzerinde hizaya getiren öyle bir Führer’dir ki, sanki onlar kendisini hazırlamamış da, bu onları, kendisinde zirveleşerek infilak eden Alman romantizminin parçaları halinde geriye ve geçmişe saplamış” gibi duruyordu.    

Burada söylemin yer yer bugün artık Hitler-merkezcilik diye eleştirilen ve “Luther’den Hitler’e” kalıbıyla özdeşleşen bir eğilime kapıldığı söylenebilir. Mehmet Genç, “bu çılgın ve sisli mistik” dediği Hitler için, bu Rienzi taklidi, bu Parsifal taslağı için, ya da onun şahsında, bir kültürün bütün çiçeklenişlerini eritmeye varan bir okumaya girişiyor. Hocanın, Hitler’in Siyasi Vasiyetnamesi’nin tercümesi için hazırladığı bu sunuş yazısında führer üzerinde daha fazla durmak istemiş olabileceği de tahmin edilebilir. Bugün o vasiyetnamenin otantikliği de bir hayli şaibeli bulunuyor. [2]

“Uçurumlara, uçuruma bakabilenlere ilgi duyardı. Tarihçi ihtiyatının altında metafizik tutkular saklardı. Rind ile zahidi birleştiren bir kişilikti Mehmet Genç. Ya da yine Nietzsche’nin ayrımıyla söylersek, dionysos ile apollonu buluşturan…”

Üsluplar: Rind ile Zahid

Nasyonal sosyalizmi zaman zaman bir mitoloji, hatta bir “siyasal din” olarak yorumlayanlar olmuştur. Buna karşıt olarak Holokost’un günümüzde bir sivil dine dönüştüğüne işaret edenler de vardır. Mehmet Genç de nasyonal sosyalizm “bir rejim, bir ideoloji değil, bir üslup, bir psikoloji, bir mitolojidir” diyor. Bu tarifin, hocanın herkesin çok zikrettiği ama kimsenin pek izah etmediği Wagner-Nietzsche ilgisinden izler taşıdığını düşünüyorum. Yeni bir mitoloji inşa etmek, inanılası mitler kurmak, o çizgiye enerjisini veren asıl büyük rüya olmuştur. “Total sanat” yoluyla yeni bir kamu dini vazetmek, sanat ile bir başkalaşım, bir tür töz-dönüşümü gerçekleştirip yeni bir insan yaratmak… Fakat bu bağlamda esas dikkat çeken nokta, yazıdaki üslubun Genç’in olgunluk dönemi metinlerinde pek karşılaşmadığımız bir ses rengi, bir duygu prizması barındırıyor olması. Sonraki ve daha bildik metinlerinde analitik tutumlulukla konuşan, idareli bir söylemi benimsemiş tarihçiyi bulduk hep. Bu metin ise bir miktar cerbeze, bir coşkunluk içeriyor. Belki bir Nietzsche muhibbi olarak Tarihin Yaşam için Yararı ve Sakıncası yazarının işaret ettiği “anıtsal tarih” yazımına açık bir taraf vardı ruhunda. Bu itibarla Ernst Kantorowicz’e benzediğini söyleyebiliriz. Önceleri şair Stefan George çevresinin müdavimi olan bu Yahudi Alman milliyetçisi, tarihçiler arasında tartışmalar yaratan, Hitler’in de iki kez okuduğunu söylediği İkinci Frederick (1927) isimli ilk kitabında hiçbir dipnota yer vermez ve destansı bir üslup kullanır. Otuz yıl sonra, artık Almanlığın ve milliyetçiliğin ufuklardan çekilmiş olduğu başka bir zaman ve başka bir mekânda yayınlanan, siyasi mistisizmin temel kurgularından birini inceleyen ve bugün klasikleşen Kralın İki Bedeni (1957) isimli eserinde ise mesafeli dil, kaynak kullanımında yoğunluk ve analitik dikkat çok ileri bir seviyeye çıkmıştır. Mehmet Genç özeni diyebileceğimiz bir tutum hocanın hem ilim hem yaşam üslubunda her zaman gözleyebileceğimiz bir özelliği idi. Yine de ruhunda bir yerlerde, bir katmanda, esrik bir damar vardı. Uçurumlara, uçuruma bakabilenlere ilgi duyardı. Tarihçi ihtiyatının altında metafizik tutkular saklardı. Rind ile zahidi birleştiren bir kişilikti Mehmet Genç. Ya da yine Nietzsche’nin ayrımıyla söylersek, dionysos ile apollonu buluşturan…

Yakından tanıyanlar, düşüncelerine aşina olup, sohbetlerine tanıklık edenler, bütün bu bahislerde daha doyurucu, aydınlatıcı değerlendirmeler sunacaklardır bizlere. Şimdilik, okuduğumuzun erken Mehmet Genç’e ait bir metin olduğu söylenebilir; Genç’in kendisinin de bir miktar geride bıraktığı bir iklime, bir gençlik iklimine…               


[1] Trajik sezgi sahibi olmak, trajik bir dünya görüşüne, bir dünya görüşü olarak trajediye ya da Jaspers’in tabiriyle bir tür pan-trajizme bağlanmak anlamına gelmiyor elbette.

[2] Mehmet Genç’in de atıf yaptığı ve tercümeye mesnet teşkil eden Trevor-Roper’in yayınlattığı vasiyetnamenin sıhhati, üzerinden on yıllar geçmesine rağmen teyit edilememiş bulunuyor. Metin, Hitler ve çevresinin havasını, oradaki bazı düşünme biçimlerini yansıtsa bile, bizzat Hitler tarafından dikte ettirildiği iddiası ve ardından gelen aktarım zincirinin doğrulanamadığını anlıyoruz. Mesele biraz bizdeki Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri olayını da anımsatıyor. Konuyla ilgili yakın tarihli kapsamlı bir çalışma için bkz. Mikael Nilsson (2019), Constructing a Pseudo-Hitler? The question of the authenticity of Hitlers politisches Testament, European Review of History: Revue européenne d’histoire, 26:5, 871-891.   

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir