Şerif Mardin’i Anmak

Paylaş:

“Öyle bir pencere açtı ki gözlerimize hiç beklemediğimiz ışıklar kaçtı.”  

Hepimiz sorular sorarız, kimi zaman sorularımızı cevaplar bulur kimi zaman yeni sorulara duçar oluruz. Soru sormak bir ustalık, fikirlerin ahenkle dans edip bütünün nasıl oluşturulacağını gösteren ince bir zekanın ürünü ve dahası. Sorduğu sorular, kendisine sorulan sorular, bunlara verdiği cevaplar ve işaret ettiği önemli noktalar vardı. Belki bunlar daha bitmemişti ama 6 Eylül’de ahirete intikal etti Şerif Mardin. Bilim ve Sanat Vakfı Medeniyet Araştırmaları Merkezi de 7 Ekim’de kendisi için bir anma paneli düzenledi.

Oturum başkanlığını Engin Deniz Akarlı’nın yaptığı panelde öncelikle Nurullah Ardıç, Şerif Mardin’in hayatını kısaca anlatarak 70 yıllık akademik kariyerini beş dönemde değerlendirdi. Mardin’in ilk dönemini Stanford’da yaptığı doktora çalışması ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki asistanlık dönemiyle (1961-1972) sınırladı. Bu dönemde fikirler tarihi, geç dönem Osmanlı tarihinde siyasi fikirler, modern kurumlar ve iktisat düşüncesinin doğuşu, sosyal tabakalaşma ve Osmanlı’nın toplumsal yapısındaki dönüşümler konusunda çalıştı. Bu dönemin sonuna doğru din ve ideoloji konusuna yoğunlaşan Mardin, dönemin liberal dergisi Forum’u çıkardı. 1967-1970 yılları arasında Türkiye Sosyal Bilimler Derneği’nin kurucu başkanlığını yaptı. İkinci dönemi 1973’te Boğaziçi Üniversitesi’ne geçmesiyle başladı ve burada İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni kurdu. Kurumda farklı olarak Sosyal Bilimler Bölümünü açtı, fakat YÖK’ün kurulmasıyla bu bölüm kapatıldı. Türkiye siyaseti, Osmanlı Türk tarihi, gençlik meselesi üzerine akademik çalışmalarına devam ederken meşhur “merkez-çevre” problematiğini de bu dönemde sundu. Cemil Meriç’in tavsiyesiyle de bu dönemin sonuna doğru Said Nursi üzerine çalışmaya başladı. Hocanın üçüncü dönemi 1990’da Amerika’dan gelen İslam Araştırmaları Merkezi kurma davetiyle başladı. Bu yıllarda Osmanlı-Türk entelektüel tarihi, modern dünyada İslam’ın yeri, Nakşibendilik, öte yandan sekülarizm ve sivil toplum konularında birçok çalışmalar hazırladı. Ayrıca Harvard, Princeton, Columbia gibi Amerikan üniversitelerinde dersler verdi. Dördüncü dönemi 2000-2011 yılları arasında Türkiye’ye dönüp Sabancı Üniversitesi’nde çalıştığı süreçtir. Hoca bu dönemde yine Osmanlı entelektüel tarihi, modern bilimlerin Osmanlı’ya girişi, İslami oluşumlar gibi konularda araştırmalarına devam etti. Bazı makalelerinin de kitap olarak yayınlanması bu döneme denk gelmektedir. Son döneminin 2014 yılından vefatına kadar olan sürecin olabileceğini belirten Ardıç, bu dönemini Mardin’in Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde lisansüstü derslerle değerlendirdiğini söyledi. Aydınlanma düşüncesi, modern eğitimin doğuşu, okur-yazarlık, Fransız İhtilali, TBMM’deki tartışmalar gibi konularda dersler veren Mardin Alman, İngiliz ve Fransız aydınlanmalarını ele alan bir kitap projesi ile akademi dünyasına veda etmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=ZpmcopEWeYQ&list=PLL8Y0JmQkP6HXMar5_XEQpNuqiFSNpLoQ
7 Ekim 2017 tarihinde gerçekleşen bu panel BİSAV TV’de yayınlandı. Etkinliğin kaydına ayrıca Bilim ve Sanat Vakfı Spotify, Apple Podcast ve Google Podcast kanallarından da ulaşabilirsiniz.

İkinci konuşmacı olarak söz alan, Mardin’in son doktora öğrencisi Ahmet Okumuş, Mardin’in düşüncelerinin kaynaklarına ve serüvenine değinmenin yanında derdinin “ne” olduğunu anlatan bir konuşma yaptı. Şerif Hocayı belli ölçü ve ölçeklerde ele almanın gerektiğini belirten Okumuş, pek çok açıdan ilklere imza atan Şerif Mardin’i şu şekilde anlattı: Osmanlı-Türkiye serüvenine dair ciddi bir külliyatı miras olarak bırakmış, temel eserlerini vermiş ve bu temel eserlerden belki tamamlayıcı denilebilecek konulara doğru açılmak ya da uzanmak istemiş yerleşik bir ilim adamıdır. Onu olgunluk döneminde tanımış olduğunu belirten Okumuş, Mardin’in Türkiye’ye akademik olarak yapmak istediklerini belirleyerek/bilerek döndüğünü söyledi. Yapmak istedikleri Osmanlı-Türkiye tecrübesinde bir 19. yüzyıl araştırma grubu kurmak, Osmanlı odaklı bir bilim tarihi grubu kurmak, kavramlar tarihi üzerinde durmak, semantik dönüşümlerin tarihine odaklanmaktı. Bunların bir kısmını değinebilmiş, bunlar içerisinde “biz”i aramıştır, yani Osmanlı-Türkiye’yi. Bunu yapabilmek için iç dinamiklere odaklanmak, iç hareket ettiricileri tespit etmek, toplumun içindeki zemberekleri anlamak, bize ait nüansları yakalamak gerekiyordu. Bunları yapabilmek için mukayeseli ve tarihsel bakış açısını korumaya çalışmış, ayrıca çeşitli metodolojik geleneklerden de yararlanmıştır. Yüksek teori katı ile somut inceleme nesnesini veya alanını buluşturma zorluğuna karşı hep duyarlı olan Mardin, teoriyi damıtarak çalıştığı sahaya uyarlama inceliğini göstermek için uğraşmıştır. Fikri serüveni itibariyle “kirpilerden çok tilkilerin cenahı”na yerleştirmenin doğru olacağını söyleyen Okumuş, onun malzemesinin kirpiliğe elverişli olmadığını bu nedenle tek bir ideolojik, metodolojik ya da metateorik çerçeveyi zorlamayan; dahası tarihsel, toplumsal gerçekliğin karmaşık tabiatın çok da tutarlı olmayan, girişim hatlarını yadırgamayan keşfedici çalışmalarda bulunduğunu belirtti. Okumuş’un buraya kadar bahsetmiş olduğu noktalar Mardin’in akademik çalışmalarının pratik vasıflarıdır. Bunlarında yanında onun bir de hocalığına değinmek gerekir. Mardin, hoca olarak soru yüklü biri, her öğrencisinin ilgisine göre tecessüslere teşvik eden, paradigma ve teori muhafızı olmayan bir insan. Bu nedenle talebeleri vardır ama tilmizleri olmamıştır. Etrafa karşı biraz mesafeli oluşu ise eskilerin kibr-i nefs dediği tutum biçimi olarak görülebilir. Önemli olan onun bu yanları değil neyi aradığı ve amaçladığı, ilgilendiği hususlarda nelerin ön plana çıkarılması gerektiği, hangi konular üzerinde durduğunu ve dertlerini görebilmektir. Onun amacı “kendini bilmek” ve bu nasıl olur onu öğrenmekti.

Nurullah Ardıç, Mardin’in Türkiye’de soysal bilimlere etkisi, katkısı ve sosyal bilim anlayışını anlatmak üzere tekrar söz aldı. Ardıç, Mardin’in sosyal bilim anlayışının yedi noktada değerlendirilebileceğini belirtti. Bunlardan ilki Türkiye’de din devlet ilişkileri, İslam’ın bir toplumsal güç olarak Türkiye toplumunda oynadığı rol, Osmanlı-Türkiye’nin özellikle siyasal düşünceler tarihi, Türkiye’de merkez-çevre ilişkileri, din ve ideoloji gibi konularda yazmış olduğu metinleridir. İkinci olarak bazı alanlarda yaptığı öncü çalışmalardır. Edebiyat sosyolojisi, iktisat tarihi alanında özellikle esnaflar üzerine yaptırdığı çalışmadır ki bu alanlardaki ürünleri Türkiye’den ziyade dünyada tanınmasını sağlamıştır. Üçüncü katkısı ve özelliği disiplinlerarasılık olarak nitelenebilecek yönüdür. Onun tarzı sosyoloji, siyaset, tarih ve felsefe alanlarında hem pratik hem de teorik metodolojileri bir arada götürmeye müsaitti. Bu tutumu Comteçu ve Marksçı anlayışları aşmaya çalışır nitelikteydi. Türkiye’deki tarihsel sosyoloji geleneğinin öncülerinden biri olması onun dördüncü vasfı olarak görülebilir. Çalışmalarının hepsinde tarihsel bir derinlik ve toplumsal bağlam hassasiyeti dikkat çekmiştir. Ele aldığı konu ne olursa olsun önce onun tarihsel bağlamına oturtulması ve bu bağlam içerisinde değerlendirmeye çalışması özgün bir yanı olmasını ötesinde, Mardin’i indirgemecilikten uzak tutmuş ve olayları birden fazla faktörle açıklamasını mümkün kılmıştır. Max Weber’den aldığı anlamacı-yorumsamacı yaklaşımı beşinci nokta olarak görmek mümkündür. Bu yaklaşımı çok erken bir dönemde Türkiye’ye getirmiş, 1960’ların sonunda yaptığı anlam merkezci metodoloji anlayışını tanıtmış ve uygulamaya koymuş olması yine onun öncü bir yanını göstermektedir. Altıncı nokta, Weberyen gelenekten aldığı kültür meselesini odak haline getirmesidir. Burada kast edilen hermenötik tavrın dinde dahil olmak üzere kültürün ve genel olarak fikirlerin önemli olduğu vurgusuna dayanır. Bu çerçevede Türk-İslam kültürünün çok katmanlı ve karmaşık yapısı her zaman onun ilgi alanı olmuş, İslam’ın Türkiye’yi şekillendiren en önemli güç olarak görmesini sağlamıştır. Son olarak anlamacı-Hermenötik yaklaşımı ve tarihsel bağlam vurgusu onun yakın tarih söz konusu olduğunda resmi tarih anlayışını ya da ideolojisini aşmasını sağlamıştır. Osmanlı’nın son dönemi ve Türkiye’nin kurucu pratiklerini anlamaya çalışırken baskın resmi tarih ve toplum söylemini aşma imkanı bulmuştur.

Panelin üçüncü konuşmacısı Alim Arlı, Mardin’in edindiği fikirleri, yazdığı eserlerindeki düşünce dünyasının oluşum serencamını anlattı. Akademi dünyamızda son iki yüz yıldır yaşanan çeşitli ikilemler vardır. Bunlar tarihimizin siyasi ve entelektüel değişimlerinde sert kopuşların, radikal başlangıçların ve ilginç uzlaşmaları içeren bir niteliğe sahip olmasına neden olmuştur. Akademik eylem ve deneyimlerle bu noktaların “içsel okuma/yoğun yorum” denilen çalışmalarla anlaşılması zordur. Bu okuma türünün yanında bir de özellikle tarih yazımı okullarının yaklaşımı olan, önemli tespitler yapan “dışsal okuma” vardır. Sosyolojik bağlamda özellikle bilgi sosyolojisi alanında bunun çalışılması gerektiğini belirten Arlı, bu alanın nasıl oluştuğunu ve Mardin’in bundan edindiği katkılara değindi. Özetle bu noktalara üzerinde şu şekilde değinilebilir: Mardin’in erken dönem araştırmalarında karşılaşılan kurumsalcı denilebilecek okuma biçimidir ki Durkheim’in bu konuda önemli etkisi vardır. Kurumlar denildiği zaman toplumsalcı ve somut kurumlar ayrı ayrı incelenmek zorundadır çünkü bu husus anlaşılmadan disiplinlerin gelişimlerinin derinliklerine inilemez. Devlet kurumunun disiplinlerin meşrulaştırıcısı, onaylayıcısı ve kısıtlayıcısı olarak nasıl devrede olduğu meselesine dair çok bilgi yok.  Şerif Mardin gibi önemli külliyatı olan insanların çalışmalarının değerlendirilmesiyle, belirtilen bu gibi meseleleri netleştirmek mümkün olabilir. Şerif Mardin’in de eserlerinde değinmiş, çalışmış olduğu bu meseleler şu şekilde belirtilebilir. Birinci mesele Tanzimat’ın getirdiği düalizmdir. Bu düalizme tepki olarak Cumhuriyet aslında bir tür anti Tanzimat olarak gelişmiştir. Cumhuriyet tevhit fikrini Tanzimat’ın ikili dinamiklerini birleştirmek için vurguladı. Tanzimat’ın getirdiği Doğu-Batı gibi ikili kavramlar söylem olarak mı ele alınacak, tarihi gerçek olarak mı kabul edilecek tartışmalarının yanında postkolonyal teori tartışmaları da ortaya çıktı. Tüm bu tartışmaları toplumun yerel ve bölgesel tarihine nasıl adapte edeceği meseleleri ise ayrı konulardır. Şark-Garp medeniyet meselesinin yanı sıra bir diğer husus olarak köken meselesi 1930’larda Türkiye’de de hakim paradigmaya dönüşmüştür. Belli başlı özellikleri arasında bir köy romantizmi, yani kökleri bozulmamış olanda arama çabası ve bunun yarattığı yarılmalar var. Bu damar sosyal bilim üzerinde çok etkilidir. Bir diğer özellik imparatorluk meselesi fikridir ki bu fikir düşünce hayatını nasıl etkiledi, değiştirdi, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyette imparatorluğa öykünen nostaljik türler arasında nasıl konumlandırıldı gibi sorular hâlâ aydınlatılmış değil. Gerçekte olmuş olanla zihinde olan ve mevcut gerçekliklerin bu ikisinin karşısında nasıl konumlandığı meselesi de çözümlenmediği için bunlar düşünceleri ve faaliyetleri olumlu veya olumsuz etkilemekte. Öykünmeye benzetilebilecek bu durum uyuşmazlıklar problemini ortaya çıkarmıştır. Bunlar kendilerini bilgi sosyolojisi alanında problem olarak göstermiştir. İmparatorluk meselesinin yanında bir diğer sorun olarak post kolonyal bağlam tartışması ortaya çıkmıştır. Tabii bunun her toplumda kendini gösterme tarzı toplumsal farklılıklardan dolayı çeşitli. Şerif Mardin’in erken dönem çalışmaları bu açıdan bilgi sosyolojisi bağlamında incelenmeye muhtaç. İkinci Dünya Savaşı sonrası iki kavramın hızla toplumun içine girdiği görülür: Postkolonyalizm meselesiyle oryantalizm kritiğinin yavaş yavaş vücut bulması ve bunların çeşitli kollar içinde şekillenmesi. Kültürel incelemeler alanının yeni baştan kurulması meselesi de önemli bir problem olarak zuhur etti. Daha Avrupa içi bir problem olarak kendini gösteren modernleşme meselesi Türk toplumuna da yansıdı ve Mardin “Türk modernleşmesi” kavramını bu çatışmayı ifade ederken kullandı. Modernleşme mucitlerinin en önemli kaygısı sosyal bilimin evrenselliği meselesini nasıl kuracakları arayışıdır. Modernleşme teorisi de bunun etrafında şekillendi. Modernleşme ekollerinin oluşmasıyla çeşitli yaklaşımlarla karşılaşıldı ve Mardin Batı dışı modernlik tarzında kavramını biçimselleştirdi. Bu Mardin’in siyasi tarih içinde yetişmiş olması, klasik alanda yüksek lisansını tamamlaması, din sosyolojisi, siyaset, bilgi sosyolojisi alanlarına teorik olarak girip çıkmış olan kariyerine bağlanabilir. Yani Şerif Mardin interdisipliner bir karakterdi. Modernleşme teorisi de kendisinin bu yanını devam ettirebilmek için çok müsait bir yapıya sahipti. Arlı, bahsettiği problemler minvalinde çalışmalarını ve düşüncelerini süzgeçten geçiren Şerif Mardin’in eserlerini bu tarihsel akış içerisinde entelektüel bir zaviyeden değerlendirmek gerektiğini belirtti.

1998 yılından vefatına kadar hocaya refakat etmiş olan Gülay Cephe Hanım, konuşmasının içtenliğiyle ve Mardin’e duyduğu şefkatle herkesi duygulandırdı. Yaklaşık olarak 21 yılın vermiş olduğu, kimi zaman abi kardeş kimi zaman arkadaşlık ilişkisini anlatmak kendisi için hem zor hem de mutluluk vericiydi. Öyle demişti Gülay Hanım: “Hoca için bu kadar insanın toplanması beni duygulandırdı.” Hocayı anmak için gelenlere onun ne kadar prensipli, kibar ve düzenli bir beyefendi olduğunu anlattı. En çok hoca olmayı severmiş Şerif Bey. Öğrencilere ders vermek onu heyecanlandırır, onlar için günler öncesinden hazırlıklarını yaparmış. Kızması bile şefkat içerisinde olurmuş, “evladım” diye seslenerek kıazdığını belirtirmiş ama sitem etmezmiş. Sağlık sorunları artmaya başladıkça okuma ve yazma sevgisini biraz kısıp daha fazla istirahata çekilmesi gerekmiş. Tabii bu Hocayı çok üzmüş ama ne olursa olsun çalışmayı hiçbir zaman arka plana atmamış. Son beş yılda hastanede geçirdikleri vakit artmış fakat Hoca hastalıklarına sabretmedeki sebatını kaybetmemiş. Gülay Hanım başka anılarına, Hocanın torunlarıyla olan ilişkisine, onu ziyaret eden dostları ve öğrencileriyle olan muhabbetlerine de değindi. Onun insan ilişkilerinde ne kadar iyi olduğunu ve buna çok kıymet verdiğine belirterek dinleyicilerin göz pınarlarına gelen birkaç damlayla birlikte yüzlerde mütebessim bir hava bırakarak sustu.

Panel konuklarının sunumları ardından Şerif Hocaya son yıllarında yardımcı olmuş asistanlarından Abdullah Arı, Mehmet Erken, Mehmet Emin Tak da söz aldı. Arı, Hocanın ne kadar yoğun çalıştığına, her dersi için ayrı ayrı hazırlık yaptığına, çalışmalarına gösterdiği titiz yaklaşımına değindi. Eleştirel bakış açısını en çok kendine yönelten Mardin’in, içe dönük olarak yaptıklarını hep süzgeçten geçirdiğini, çalışmalarının geçerliliğini ve yeterliliğini sürekli tarttığını belirtti. Bir diğer asistanı Mehmet Erken, Mardin’in Türkiye’ye geldiği ilk yılda ona yardımcı olmaya çalışmış. Hocada çalışmakta sınırın olmadığı gerçeğini gördüğünü söyleyen Erken, mümkün oldukça gençlerle birlikte olup onların ne düşündüklerini ne yaptıklarını öğrenmeye çalışan Mardin’in hayata bu şekilde tutunmasını sağlayan ismin Ayşe Şasa olduğunu da ekledi. Son sözü alan Mehmet Emin Tak yaklaşık olarak iki buçuk yıl Hocaya eşlik etmeye çalıştığını ve onun hatırlanabilecek en güzel yanının tevazusu olduğunu belirtti.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir