Reşid Rıza İstanbul’da

Paylaş:

Medeniyet Araştırmaları Merkezi Nisan ayında iki panel düzenledi.  İlk panelde “Normun kaynağı nedir? Kimdir?” sorusu tartışıldı. Keyifli, güzel bir tartışma oldu. İkinci panel ise en az ismi kadar keyifli bir tartışmaya sahne oldu: “Reşid Rıza İstanbul’da” Oturumun başkanlığını Reşid Rıza hakkındaki çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Suat Mertoğlu üstlendi. Konuşmacılar ise her biri modern İslam entelektüel müktesebatı hakkında değerli yayınlara ve fikirlere sahip Nurullah Ardıç, Özgür Kavak ve Yakoob Ahmed idi.

Oturumu açan Mertoğlu bahis mevzuu düşünürü tanıtarak sözüne başladı. Reşid Rıza, modern İslam düşüncesinin, en meşhur ve aynı zamanda en tartışmalı figürlerinden bir tanesi. Çok yönlü bir şahsiyet. İlim insanı olduğu kadar bir eylemci ve gazeteci. İslam dünyasının en etkili dergilerinden birisi olan Mecelletü’l-Menar’ı kuran ve 1935’teki vefatına kadar 37 yıl boyunca neredeyse aralıksız çıkaran biri. Basın hayatındaki etkileriyle de çok tanınan bir isim. Kendisi bir Osmanlı vatandaşı. İstanbul’a olan ilgisini anlayabilmek için, az çok bu ilginin nereden kaynaklandığına bakmak gerekiyor. Dergi Kahire’de yayınlanıyor ama İstanbul’un nabzını tutuyor. Yani, burada ki bir takım siyasi olayları ve yahut  diğer gelişmeleri çok yakından takip ediyor. Ama aynı zamanda dergi de İstanbul’da çok yakından takip edilen, bilinen bir dergi. Böylesine karşılıklı bir ilişki var.

Panelin odağını bu önemli kişiliğin İstanbul ile ilişkisi teşkil ediyor. Peki Reşid Rıza ve İstanbul deyince hangi meseleler gündeme geliyor diye soruyor Mertoğlu. Reşid Rıza içeriden konuşan birisi. Hocası Muhammed Abduh ve onun öncesinde Cemaleddin Afgani dolayısıyla modern İslam düşüncesinin çeşitli kanallarının İstanbul’daki tartışmalarından haberdar. Aynı zamanda İstanbul’da Mecelletü’l-Menar’daki yazılar bire bir takip edilmeye çalışılıyor. Onlarla ilgili haberler çıkıyor. Çok yoğun tercümeler yapılıyor. Sırat-ı Müstakim, daha sonra Sebilurreşad dergisinde çok yakından takip ediliyor. Peki bu İstanbul-Kahire ilişkisinin mahiyeti nedir? Buna dair çeşitli yaklaşımlar var. Mesela Niyazi Berkes, Mecelletü’l-Menar’ı Sebilürreşad’ın İstanbul’daki sesi olarak görüyor. Doğrudan oradan alınan bilgileri yansıtan tali bir dergi konumuna yerleştiriyor. Mertoğlu bunun oldukça yanıltıcı olduğunu söylüyor. Tersinden bir ilişki de var. Bu ilişkinin en önemli sebebi, diyor Mertoğlu, hilafet tartışmaları bağlamında her zaman için İstanbul’un merkezde olması yatıyor. Ancak diğer bölgesel merkezler de İstanbul’a destek oluyor.

https://www.youtube.com/watch?v=0s4mp8CrWtg&list=PLL8Y0JmQkP6FEleOei_13Awg8OXwKRgjf
22 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşen bu panel BİSAV TV’de yayınlandı. Etkinliğin kaydına ayrıca Bilim ve Sanat Vakfı Spotify, Apple Podcast ve Google Podcast kanallarından da ulaşabilirsiniz.

Konuşmacılardan ilkin İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi öğretim üyesi Özgür Kavak söz aldı. Kavak’ın sunumu Reşid Rıza’nın İstanbul’da kurmak istediği okulu merkezi aldı. Ancak öncelikle “Reşid Rıza’nın çabası neydi?” sorusuna cevap vermeye çalıştı. Reşid Rıza’nın projesinin üst başlığı “ıslah”. Bu işi yapan kişiye de “muslih” diyoruz. Batı’da reform kelimesini anlatacağı zaman Reşid Rıza bu kelimeyi kullanıyor. Mesela Luther için muslih kelimesini kullandığını biliyoruz. Nedir bu proje? Yani, bu ıslah adını verdiğimiz kavram? Niye ihtiyaç duyuluyor ve nasıl ete kemiğe bürünüyor? Islah, biz niye geri kaldık ve Batı niye ilerledi sorusuna cevaptır.

İslam payitahtında geçirdiği bir yılda iki temel projenin peşinde koşuyor Reşid Rıza. Biri, hem modern bilimleri bilen hem dini ilimleri bilen insanların yetiştirilebileceği bir okul kurmak. İkincisi ise, o dönemde Orta Doğu coğrafyasında İttihat ve Terakki döneminde peyda olan ayrımcılığın giderilmesi. Ancak Mısır’dan yola çıkmadan önce arkadaşları diyorlar ki: “Sen boşuna oraya gitme, çünkü İttihat Terakki seni dinlemez, sen bir Arapsın.” Henüz 1910’larda böyle olumsuz bir etki var. Proje için söylediği şey: “Bu büyük proje, benim bu yolculuğumun, aslında daha doğru bir ifadeyle tüm hayatımın ilk hedefini oluşturmaktadır.” Reşid Rıza’ya göre bu okulun mezunları hem dünyayı tanıyacak hem de dini bilecek, ayrıca Renan’a ve diğer oryantalistlere cevap verebilecek. Renan isminin önemli olduğunu söylüyor Kavak. İslam mani-i terakkidir fikrinin baş vaizi olduğu için Reşid Rıza’nın sürekli düşündüğü bir isim Renan. Peki Reşid Rıza hükümetten ne bekliyor: (i) Buranın mezunlarına da medrese mezunu gibi askerlikten muafiyet, (ii) vaiz olarak bunların görevlendirilebilmesi, resmi olarak devlet vaizi ya da görevlisi memurluğuna alınabilmesi. Yani, diplomasının denkliği olsun istiyor.

Okulda iki grup olacak. Bir, mürşidler adını verdikleri, imam-vaiz diyebileceğimiz, temel bilgileri alan, hazırlık artı üç yıl okuyacak kişiler. İkincisi, bu üç yılın üstüne bir üç yıl daha okuyacak ilim adamları. Dokuz ay eğitim var. Öğrenciler 20-25 yaş arasında olacak. Temel Arapça bilecek, asgari düzeyde Kur’an ezberi olacak. Ayrıca en azından dört işlemi bilecek. Öğrenci kontenjanı olacağı için bazı öncelikler var. Mesela aynı şartlardaki iki öğrenciden fakir zengine, hafız olan olmayana, Batı dili bilen de bilmeyene tercih edilir. Spor zorunlu, beden eğitimi dersi var. Sigara kesinlikle yasak, siyasetten uzak olacaklar.

Özgür Kavak merak edenler için Reşid Rıza’nın müfredatındaki bazı kaynaklara işaret etti. Şatıbi, Şah Veliyullah Dehlevi, İbn-i Teymiyye, İbn-ül Kayyim El-Cezviye gibi aslında Osmanlı dünyası için çok da merkezi olmayan isimler var bu müfredatta. Bu kitapların büyük çoğunluğu Hayrettin Karaman yahut onun talebeleri tarafından Türkçeye tercüme edildi. Bu açıdan Reşid Rıza’nın okul müfredatının Türkiye’deki mevcut ilahiyat veya yüksek din eğitimine etkisi hususi bir incelmeyi gerektiriyor. Mesela burada Hanefi usulleri ya da fıkıh kitapları yok. Kavak burada çok farklı, mezhepler üstü bir müfredat inşa edilmeye gayret edildiğini vurguladı. Reşid Rıza’nın okul müfredatı kaynak algısı açısından da incelenebilir. Eskiden kelam yahut fıkıh usulü yarışırlardı; hangisi daha üstün ilim diye. Burada sosyoloji en üstün ilim görülüyor ve İbn Haldun’un Mukaddime’si orada öne çıkıyor. Batıdan tercüme edilecek kitaplar öne çıkıyor. Bunun en önemli sebebi: Sosyoloji, toplum hastalıklarını inceler önermesi. Bizim toplum hastalıklarımız da taklit, mezhep, istibdat gibi hastalıklar. Bunlar yüzünden geri kaldık. Bu problemlerle, bid‘at hurafeler, bu problemleri çözebilmek için iyi bir sosyoloji bilmemiz gerekir. Dolayısıyla, müfredattaki en temel metinlerden birisi Mukaddime.

Reşid Rıza bu okulu İstanbul’da kuramıyor. Hidiv’in desteğini alarak Mısır’da, tam da mevlit kandilinde kuruyor. Fakat cihan harbi başladığında öğrencileri erken tatile gönderiyor. Daha sonra ise maddi imkansızlıklardan ötürü bir daha eğitime başlayamıyor. Burada eğitim gören meşhur öğrencilerinden biri Kral Abdulaziz’in danışmanı oluyor. Bir diğeri Filistin müftüsü Hacı Emin El-Hüseyni.

Sosyolog Nurullah Ardıç Reşid Rıza’nın hilafete ilişkin görüşlerine dair bir tebliğ sundu: “Hilafet ve Arap Milliyetçiliği Arasında Reşid Rıza”. Reşid Rıza’nın hilafete ilişkin görüşleri entelektüel kariyeri boyunca bir yönüyle sabit kalmakla beraber Türkiye’de, özellikle İstanbul’da yaşanan gelişmelerden etkilenerek değişiyor. Yani düşüncesinin evrimi, Türkiye’deki gelişmelerle çok yakından ilgili. Ayrıca İstanbul’daki ulema ve aydınlarla, Özgür Kavak’ın da bahsettiği gibi yakından irtibatları var.  En azından hilafet konusunda, bir hayli söylem benzerliğinin söz konusu olduğunu görebiliriz.

Reşid Rıza’nın yaşadığı dönemin imparatorluktan milli devletlere geçiş dönemi olduğunu hatırlatan Ardıç bu meselenin herkesin olduğu gibi Reşid Rıza’nın da hilafet anlayışını bir hayli şekillendirdiğini söyledi. Ona göre Reşid Rıza’nın Arap milliyetçiliği de bu bağlamda ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Arap milliyetçiliği, hilafet tartışmaları ve Reşid Rıza’nın buradaki konumu doğrudan tarihsel büyük değişimle ilgili diyebiliriz; yani, imparatorluktan, Osmanlı’dan milli devletler dönemine geçişle.

Reşid Rıza hilafet hakkında uzun yıllar yazdığından bu konudaki görüşleri seneler içerisinde farklılık göstermiştir. Fakat sabit kalan bir şey var. O da hilafetin İslam’ın en önemli kurumlarından biri olduğu ve İslam siyasetinin ve İslam birliğinin buna bağlı olduğu fikri. Bununla beraber Reşid Rıza aynı zamanda Arap milliyetçiliğine de olumlu bakıyor. Nurullah Ardıç’a göre fikri tutarsızlıklarının bir kısmı buradan kaynaklanıyor. Mesela El Camiatü’l-Arabiyye adında gizli bir derneğin kurucusu Reşid Rıza. Kahire’de kuruyor. Arap milliyetçiliğinin, yani faaliyetlerinin yapıldığı bir yer burası.

Hilafetle ilgili olarak en yoğun yazılarını, saltanatın ilgasından hemen sonra yazmaya başlıyor. Bunlar kitaplaşıyor daha sonra. Reşid Rıza’nın 1922’den sonraki hilafet yazılarının esas vurgusu ruhani hilafetin, yani siyasi yetkileri elinden alınmış halifenin, İslam için elverişli bir hilafet olmadığıdır. Bu anlamda, Mustafa Kemal’i ve Ankara’yı ağır bir dille eleştiriyor. Mustafa Kemal’in İttihatçılardan farklı olmadığı kanaatine varıyor. Yeni seçilen halife, aynı zamanda son halife, Abdülmecid Efendi’nin de gerçek bir halife olmadığını ilan ediyor. Aynı sebepten ötürü, daha sonra sempati duyacağı, Arap milliyetçiliğinin kurucularından Abdurrahman El-Kevakibi’yi de aynı gerekçeyle eleştirdiğini ekliyor Ardıç. Kevakibi ve arkadaşları II. Abdülhamit iktidarının 1890’lı yıllarında, halifenin Arap olması gerektiğini dillendiriyorlardı. Buna karşı çıkmıştı Reşid Rıza. Bunların öngördüğü bir halife, ruhani bir halife olacaktı. Yani siyasi hiçbir gücü olmayan, fiiliyatta İngilizlerin kuklası olan bir halife olacaktı. O yüzden de buna karşı çıkıp II. Abdülhamit’i desteklemişti. Bununla beraber Abdülhamit’in vefatından sonra, bu Arap hilafeti projesini benimsiyor. Özellikle I. Dünya Savaşı sırasında Şerif Hüseyin Osmanlı Devleti’ne isyan ettiği zaman ona desteğini açıklıyor. Bu dönemden itibaren, kabaca 1916’dan beri, ateşli bir Arap hilafeti savunucusu oluyor. 1924 yılına gelindiğinde Şerif Hüseyin’den de ümidini kesiyor. Daha sonra Yemen’deki Zeydilerin lideri olan İmam Yahya’nın hilafet iddiasını destekliyor.Sonunda, Abdülaziz bin Suud’u destekleyecektir.

Reşid Rıza hilafet tartışmaları açısından o dönemde ortaya çıkan üç yaklaşımdan, yani gelenekselciler; modernistler ve sekülerler arasında Modernist İslamcılık yaklaşımına yakın duruyor. O dönemdeki gelenekselciler arasında Nakşi şeyhi Ömer Ziyaeddin Efendi, İzmirli İsmail Hakkı, Bursalı Mehmed Tahir gibi isimler var. Onlar, halifenin hem dünyevi hem de ruhani konumu olduğunu olduğunu düşünen insanlar. Modernistler ise, bu Nurullah Ardıç’ın kendi adlandırması, halifenin sadece ve sadece dünyevi yetkileri yani siyasi yetkileri olduğunu düşünen insanlar. Bu görüşün en önemli temsilcileri Seyyid Bey ve Elmalılı Hamdi Yazır’dır. Üçüncü grup seküleristler ise ruhani hilafet görüşünde olanlar. Yani hilafetin, papalık gibi dünyevi hiçbir otoritesi olmayan, sadece manevi bir makam olduğunu düşünen, Mustafa Kemal Paşa ve Ziya Gökalp gibi isimler.

Reşid Rıza, modernist yaklaşıma sahip olan insanların milli hakimiyet vurgusunu paylaşıyor. Halifenin meşruiyeti nerden geliyor sorusunun cevabı Reşid Rıza için halktır; Kuran ya da Allah değil. Dolayısıyla o dönemde bütün dünyada, hem Batı’da hem de Osmanlı’da gelişen anayasacılık hareketleri ile oluşan bu halk hakimiyeti kavramı Reşid Rıza’da da bir hayli önemli –bizde daha çok hakimiyet-i milliye kavramı ile ifade ediliyor. Reşid Rıza’nın başlarda karşı olsa da aynı zamanda bir Arap hilafeti savunucusu olduğunu ekliyor Ardıç. 1898’de yazdığı bir makalede, Arap hilafeti savunucularına “ahmaklar” diyor. II. Abdülhamit’in meşru halife olduğunu, Osmanlı hilafetinin de meşru olduğunu söylüyor. Kevakibi gibi Arap milliyetçilerinin kurmak istedikleri Arap hilafetini kukla halife olacağı endişesiyle reddediyor. Dolayısıyla Reşid Rıza gerçekten güçlü bir hilafet istediği için İngilizlerin de hedeflediği bu Arap hilafeti projesini benimsemedi. Ancak II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinin ardından bu görüşünde ciddi bir değişiklik oldu. O zamana kadar Osmanlıların zorbalıkla hilafeti ele geçirmiş olsalar da meşru halifeler olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla itaat etmek, farzdı. Fakat artık böyle bir durum kalmamıştı. İttihat ve Terakki yönetiminin Turancılık yapmasını eleştiriyordu Reşid Rıza. İttihat ve Terakki’nin izlediği Türk milliyetçisi politikalar Reşid Rıza’yı yabancılaştırdığı gibi birçok başka Arap entelektüelini de yabancılaştırdı. Nurullah Ardıç’a göre Reşid Rıza’nın bu süreçte Arap hilafetinin neden gerekli olduğu konusunda, iki temel argümanı var. Birinicisi, Arapların dinen imtiyazlı konumda olması. Bunun sebebi ise Arapçanın anadilleri olması. Bunun bağlantısı ise içtihatladır. Reşid Rıza için çok merkezi bir kavram olan içtihat, yani ıslah kutsal kitabı en iyi anlayan ve Arapçayı ana dili olarak konuşan Araplar tarafından gerçekleştirilebilir. İkinci gerekçesi ise daha evvel reddettiği, halifenin Kureyş’ten olması gerektiğini belirten hadis.

Panelin son konuşmacısı Yakoob Ahmed tebliğinde ağırlıklı olarak Reşid Rıza’nın gazeteci yönünü ön plana çıkarttı ve entelektüel faaliyetlerini de aslında bir gazeteci olarak sürdürdüğünü söyledi. Özgür Kavak kendi sunumunda kısmen Reşid Rıza’nın yerleşik ilmi geleneğe, teamüle, silsileye pek riayet etmeyip, kendine mahsus bir yol tutturduğundan bahsetmişti. Bu açıdan iki sunumdaki Reşid Rıza imajında bir örtüşme hasıl oldu. Ahmed sunumunda 19. yüzyıl İstanbul’unun yayıncılığının ve ulemanın değişiklikler karşısındaki tutumunun ve hilafet tartışmalarının merkezi olarak İstanbul’un Reşid Rıza’nın bağlamsallığını ve dolayısıyla tarihselliğini oluşturduğunu belirterek bunları göz ardı ettiğimiz zaman Reşid Rıza’yı istisnai görmeye başlarız diye uyardı. Bu yüzden kendisi Reşid Rıza’yı aynı devirde yazmış ve tıpkı onun gibi gazeteciliği fikir beyanı için sıkça kullanmış alimlerden Mustafa Sabri Efendi’yle karşılaştırmalı olarak ele aldı. 19. yüzyıl için ulemanın entelektüelleşme süreci denebilir. Ulema daha evvel hiç olmadığı kamusal ve entelektüel alanlarda görünür olmuştur artık. Bunların en başında parlamento ve gazete geliyor. Bir gazeteci olarak Reşid Rıza’nın bir gazeteci olarak Mustafa Sabri’den oldukça ayrıldığını ifade eden Ahmed, ilkinin tipik bir gazetici olduğunu söyledi: Siyasi olaylar, gündelik deneyimler ve haber değeri taşıyan her şey hakkında yazan biri. Öte yandan, Mustafa Sabri’nin ise kariyerinin hiçbir uğrağında böyle bir gazetecilik faaliyeti sürdürmediğini söyledi. Sabri Efendi için gazete her zaman “ilim” kavramını devam ettirmenin bir aracı olmuştu. Bu manada gazeteci sayılmazdı. Mustafa Sabri Efendi ve onun gibi ilmiye mensubu kalemlerin yazılarının çıktığı süreli yayınlara bakılırsa, mesela Beyanü’l-Hak ve Sıratımüstakim, bu neşriyatın halen ilim geleneği içinde hareket ettiği ve meseleleri epeyce kesif bir dille işlediği görülür. Ahmed’in dramatizasyonuna göre bu yayınlar muhtemelen bir kahvede ya da camide bilgili bir kişinin etrafında ders gibi okunup daha sonra sorularla açıklanıyordu. Halbuki Reşid Rıza basın kapitalizmini anlamıştı. El-Menar’daki birçok mesele herkesin anlayabileceği şekilde basitleştirilmişti ve ilimden ziyade fikirlerin yayılmasını önemsiyordu çünkü asıl istediği kendi doğrultusunda bir kamuoyu yaratmaktı. Reşid Rıza gazetenin bu işlevi yerine getirebileceğini çok erken kavramıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının pek çok anlamı olduğunu söyleyen Yakoob Ahmed, bunlardan birinin de İslam coğrafyasındaki ulemanın iletişim kanallarını kaybetmesi olduğunu söyledi. Kimliklerin bugünkü kadar keskin olmadığı, mobilizasyonun kolay olduğu ve eğitimli sınıf olarak hepsinin ikiden fazla dil bildiği bir devir olarak 19. yüzyıldaki bir hayli alimin gezegen kişiler olduklarını söyledi. Suriye, Mısır, Lübnan ve İstanbul’daki ulema birbirinden bugün Müslüman devletlerdeki entelektüel sınıftan çok daha haberdardı. Burada mevzuubahis Mustafa Sabri Efendi hilafet hakkındaki kitabını Lübnan, Yunanistan, Mısır, İstanbul, Tokat gibi çeşitli yerlerdeyken yazmıştır. Aynı şekilde Reşid Rıza Kahire ve İstanbul arasında bir hayat sürmektedir. Ancak imparatorluğun çöküşüyle bu iletişim imkanı kalktığı gibi modern ulus-devletler ulema sınıfına ihtiyaç duymuyordu. Yeni eğitimli sınıf modern yayıncılığın oluşturduğu bir entelektüel sınıfıydı. İstanbul uleması ve imparatorluk coğrafyasındaki diğer alimler 19. yüzyıldaki değişimlerle beraber bir entelektüelleşme süreci geçiriyorlardı. Özellikle gazetecilik faaliyetleri ve siyasi katılımlarıyla bunu gerçekleştiriyorlardı. Ancak 19. yüzyılın aşırı değişken havası çok köklü bir sınıf olarak ulemanın bu değişimi tamamlayabileceği yeterli süreyi tanımadı. Ayrıca 20. yüzyıldaki dramatik siyasi altüst oluş ulema tabakasını hepten yok olmaya itti. Bu süreçten çok az alimi hatırlıyoruz. Reşid Rıza bunlardan biri. Yakoob Ahmed’e göre Mustafa Sabri Efendi’yi unutup Reşid Rıza’yı hatırlamamızın, birincisinin ansiklopedi maddelerinde kalıp diğerinin fikirlerinin bugün dahi yankılanmasının nedeni ikincisinin bu modern yayıncılığın imkanlarını kavrayıp kullanabilmesi ve kariyeri boyunca kamusal entelektüel olma çabasını göstermesidir.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir