Üçüncü Sinema Estetiği

Paylaş:

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi, Kırkambar Tez-Makale Sunumu etkinliği kapsamında 11 Ağustos Cumartesi günü Marmara Üniversitesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü öğretim görevlisi Yusuf Ziya Gökçek’i konuk etti. Gökçek; sinema öğrencisi, film eleştirmeni, yönetmen ve sinema meraklılarından oluşan dinleyici grubuna “Üçüncü Sinema’ya Fernando Solonas Sineması Üzerinden Bakış” başlıklı doktora tezini sundu.

Sunumuna “Üçüncü Dünya” diye adlandırılan kavramı açıklayarak başlayan Gökçek, soğuk savaş döneminde iki kutuplu dünya düzeni dışında kalan dünyanın, siyasal ittifaklar sağlanamasa da sanat alanındaki üretimleriyle bu şekilde isimlendirildiğine dikkat çekti.

Ülkemizde sinema seyircilerinin çok az bildiği ve akademik alanda da çalışılmasının zorluğu nedeniyle pek tercih edilmeyen bir konu olan “Üçüncü Dünya Sineması” üzerine yoğunlaşan Yusuf Ziya Gökçek, filmlerinde işlediği konular ve film üslubu bakımından Fernando Solanas’ın büyük önem arz ettiğini belirtti. 1968’den 2016’ya kadar çektiği filmler içinden dokuzunu seçerek tezine konu eden Gökçek, Üçüncü Dünya Sineması’nın öncüsü ve en önemli temsilcisi olarak gördüğü Solanas’ın yarım asırlık filmografisine bakıldığında toplumsal gelişmelere paralel olarak estetik algısındaki değişimlerin sosyo-politik düzlemdeki yansımalarıyla ayrılmaz bağı olduğunu vurguladı. İlerleyen yaşına rağmen halen film yapan ve bunu en baştaki heyecanını ve eleştirel tarafını kaybetmeden sürdüren bir yönetmen olması itibarıyla da endüstriyel sinema dışındaki filmlerle ilgilenen herkesin ilgisini çekebilecek bir kaynak olduğunu belirtti.

Gökçek, aslen İtalya göçmeni bir ailenin çocuğu olan Solanas’ın Peronist olduğunu ve bu durumun yönetmenin anlam dünyasını yansıtması nedeniyle önemli bir husus olduğunu söyledi. Solanas’ın yaşadığı dönemde Albay Peron’un yönettiği Arjantin’in Nasır’ın yönetimindeki Mısır’dan, Kaddafi yönetimindeki Libya’dan çok farkı olmadığının altını çizerek Üçüncü Dünya diye adlandırılan ülkelerin ortak özelliklerini sıraladı. Katı bir sınıf yapısı olmayan, İngiltere ile ilişkili zengin bir azınlığa sahip bulunan ve halkın büyük çoğunluğu Katolik olan Arjantin’in o dönemki ruhunun: “Ne Marksistiz ne faşist, Peronistiz “ sloganında vücut bulduğunu dile getirdi. Solanas’ın da bu Peronistlerden biri olduğunu, hatta senatör olarak mecliste görev aldığını ve bu angajmanının sinema dilini de etkilediğini söyledi.

Üçüncü dünyacıların yeni bir kültürel atmosfer yaratmak için edebiyatta, sinemada ve diğer sanat alanlarında bu motivasyonla hareket ettiklerinin o dönemin eserlerine bakıldığında kolaylıkla anlaşılabileceğini söyleyen Gökçek; bir tarafıyla milliyetçi, bir tarafıyla sosyalist ve bir tarafıyla da dinsel (Arjantin için Katolik) olan Üçüncü Dünya’nın, ülkemizde anlaşıldığı gibi tamamen sol tandanslı bir içeriğe sahip olmadığını ifade etti. Peron’un eşi öldüğünde halk tarafından bir azize olarak kabul edilip ona göre törenler düzenlenmesinin oradaki ortamı anlamak açısından iyi bir örnek olarak değerlendirilebileceğini ekledi.

Üçüncü dünya anlatısının klasik ve modern anlatıdan farkını anlatmak için bu türlerin genel özelliklerinden bahseden Gökçek, film yapma biçimlerinden bazı örnekler verdi. Solanas’ın Kızgın Fırınların Saati’nin estetik olarak olmasa da üç buçuk saatlik süresiyle izlemesi zor bir film olduğuna ve bu yönüyle izleme biçiminde oluşturduğu farklılığa dikkat çekti. Bulut ve Yolculuk filmlerine bakıldığında Maya, Aztek gibi medeniyetlerin zaman anlayışlarının bu filmlerde etkisinin hissedildiğini ve bunu deneyimlememiz için Solanas’ın bu şekilde döngüsel bir zaman anlatısı kurduğunu, bunun Solanas sinemasının en belirgin karakteristik özelliklerinden olduğunu yönetmenin filmlerindeki sahnelerden örnekler vererek açıkladı.

Gökçek, Latin Amerika’daki kolonyalizmin yeni ulusların doğmasına neden olduğunu ve bunun da yeni estetik algılar ile ifade biçimlerinin doğmasına yol açtığını belirtti. Bu coğrafyada var olan kolonyal mirasın ve sömürgecilerin kavramları üzerinden düşünmenin, üretmenin arızalı hallerini edebiyat ve sinemadaki örnekler üzerinden temellendirdi. Bu arızaların farkına varan bazı yazarların ve Fernando Solanas’ın “dekolonizasyon” için çaba gösterdiklerini ve bu amaç ile biçimlerini oluşturarak üretimde bulunduklarını söyledi.

Sunumun sonunda dinleyicilerden gelen soruları cevaplayan Gökçek’e sorulan en dikkat çekici soru ise: “Üçüncü Dünya sinemasının Türkiye’de karşılığı var mıdır? Varsa örnekleri hangi filmlerdir?” şeklinde idi. Gökçek bu soruya Yılmaz Güney filmlerinden yola çıkarak cevap verdi. Bunlar ve benzeri filmlerin daha çok “İtalyan Yeni Gerçekçiliği” olduğunu, Türkiye’de Üçüncü Dünya Sineması biçiminde filmlerin üretilmediğini net bir şekilde vurguladı ve bunun nedeninin Türkiye’nin belirgin bir sömürgecilik deneyimi yaşamaması olduğunu belirtti.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir