Osmanlı İlmiyesinde Yenileşme (1826-1878)

Paylaş:

Türkiye Araştırmaları Merkezi’nin çerçevesinde düzenlenen ve otuz ikincisi tertip edilen Tez-Makale Sunumu toplantısının Mayıs ayı konuğu İlhami Yurdakul’du. Tanzimat sonrasında Osmanlı ilmiye teşkilatı’nda meydana gelen değişimi mercek altına alan bu tez, Ali Akyıldız’ın danışmanlığında hazırlandı. Yurdakul, öncelikle Türkiye’deki akademik çalışmaların problemlerine dikkat çekerek sunumuna başladı. Tez danışmanlarının birçoğunun formasyon yönünden eksik olmalarının ve öğrencileriyle yeteri kadar ilgilenmemelerinin akademik çalışmaları tekrara sürüklediğini ifade ettikten sonra, kendisini Ali Akyıldız’ın yerinde yönlendirmeleriyle tez konusu belirlemede tekrara düşmekten koruyabildiğini belirtti. 19. yüzyıldaki idarî dönüşümün tarih yazıcılığı açısından tam olarak resmedilemediğini vurgulayan Yurdakul, ilmiye teşkilatının da bu dönüşüm içerisinde büyük bir önemi olduğunu ifade etti. İlmiye teşkilatının son dönemde kendi haline terk edildiği ve II. Mahmud’un yeniçeriliği ilga etmesinden sonra -ilmiye sınıfını yeniliklerin önünde bir engel gördüğü için- ilmiye sınıfına ait olan vakıf gelirlerine el koyarak bu sınıfı terbiye etmeye çalıştığı yönündeki önkabullerin döneme ait çalışmalarda bir engel oluşturduğunu iddia etti. Çalışmada 1826 öncesini “klasik dönem”, 1826 sonrasını ise “klasik sonrası dönem” olarak adlandıran Yurdakul, bu dönemi “efendiler devrinden kurumlar devrine geçiş” olarak adlandırmanın doğru bir tespit olacağına dikkat çekti. Şeyhülislâmlığa bağlı meclislerin kurulmasının yenileşmenin ilk adımları olduğunu ifade ettikten sonra, ilmiye teşkilatındaki yenileşme sürecinin o dönemdeki topyekun yenileşme hareketlerinin bir ürünü olduğunu, bunun için de ilmiye sınıfının kendi haline terk edildiği yönündeki önkabulün yanlış olduğunu ortaya koydu. Bu hatalı bakış açısının ise bu dönemin derinlemesine çalışılmamasından kaynaklandığını ifade etti. Bu dönem derinlemesine çalışılmadığı takdirde, zihniyet tarihi çalışmalarının ve modernleşme yorumlarının eksik kalacağını belirten Yurdakul, alan literatürü ve alan terminolojisi için İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın İlmiye Teşkilatı adlı kitabıyla, Mehmet Zeki Pakalın’ın Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü’nün satır aralarının çok iyi okunması gerektiğini ifade etti. Alanında uzman bazı büyük tarihçilerin terminoloji eksikliğinden kaynaklanan fahiş hatalar yaptığına değinen araştırmacı, Uzunçarşılı’nın İlmiye Teşkilatı adlı yapıtının sistematik olmadığını ve ilmiye sınıfının daha ziyade 19. yüzyıl öncesi dönemini anlattığını dile getirdi. On yıllık bir gayretin mahsulü olan bu tez çalışması süresince, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Şeriyye Sicilleri Arşivi ve Şeyhülislâmlık Arşivi’ndeki bütün defterleri taradığını vurgulayan Yurdakul, arşiv belgelerinin doğru okunması ve anlaşılmasının zaruret arzettiğine, bu bağlamda mutasarrıf, başçuhadar, telhisçi, fetvahane-i âli kavramlarına nasıl yanlış tanımlar getirildiğine ve hatta arşiv kayıtlarında geçen bütün bilgilerin doğru olmayabileceğine dikkat çekti. Arşiv belgelerinden hareketle metin inşa etmenin zorluğunu da dile getirdikten sonra, bir belgenin en az bir ila on defa arası okunduktan sonra anlaşılabileceğine ve o belgeye dair sıhhatli bir yorum yapılabileceğine işaret etti. Tezin birinci bölümünde, şeyhülislâmlık makamına dair bilgi verildikten sonra şeyhülislâmlığın yapılanma süreci izah edilmiş ve şeyhülislâmlığın mahiyeti tespit edilerek, tanımları yapılmıştır. İkinci bölümde ise, 19. yüzyılda şeyhülislâmlığın idarî yapısına aktarılan Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinin idarî yerleri ve görevleri açıklanmıştır. İstanbul bilâd-ı selâse kadılıklarının yeniden yapılanması da bu bölümde açıklığa kavuşturulmuştur. Üçüncü bölümde, şeyhülislâmlık bünyesinde teşekkül eden dokuz meclisin tanıtımı yapılmıştır. Dördüncü ve son bölümde ise, şeyhülislâmlığın Osmanlı idarî sistemindeki yeri, fetvanın bu sistem içerisindeki rolü ve şeyhülislâmların teşrifat ve meşveretteki yerleri vuzuha kavuşturulmuştur. Yeniçeriliğin ilgasından sonra şeyhülislâmların görev yerleri konaklardan sabit mekânlara doğru kaymış ve böylelikle kurumlaşmanın ilk adımları atılmıştır. Sonuç olarak III. Selim ile başlayan ve II. Mahmut’a kadar devam eden bu süreçte, şeyhülislâmlar tüm şer’î işlerin ve kurumların mercii olmuşlarıdır. Bu süreçte şeyhülislâmların yetki ve sorumlulukları genişlemiş, ilmiye teşkilatı hiyerarşik bir yapıya kavuşmuş ve şeyhülislâmlar bürokrasinin en temel unsurlarından biri haline gelmişlerdir. İhtiyaçlar doğrultusunda açılan mekteplerin bu dönemde faaliyete geçmesiyle bir anlamda medreselere gözdağı verilmiş gibi bir yanlış anlamanın olduğuna dikkati çeken Yurdakul’a göre, şayet böyle bir durum sözkonusu olsaydı, kadı yetiştirmek için Medresetü’n-Nüvvab açılmazdı. Ayrıca bu dönemde şeyhülislâmların ya yeniçeri ya da yenilikçi taraftarı olduğuna ve dönemin şeyhülislâmının da iktidar-muhalefet çekişmesi paralelinde güç ilişkileri içerisinde belirlendiğine, kimin muktedir olduğunun şeyhülislâmın göreve gelmesinde başat rol oynadığına dikkati çektikten sonra, bu hususa dair birkaç isim vererek konuyu pekiştirdi. Şeyhülislâmların devletin iç ve dış ilişkilerini çok iyi bilen bürokratik bir kimliğe sahip olduklarını ifade eden Yurdakul, şeyhülislâmların ya elit tabakadan gelen bürokratik bir aileye mensup olduklarını ya da taşradan geldiklerini ve değişik ilişkiler neticesinde bu makama geçtiklerini iddia etti. Şeyhülislâmlar tarafından verilen fetvaların bir hukuk normu olarak anlaşılmasının daha doğru olacağına atıf yapan Yurdakul, fetvaların meşveret yoluyla verildiği takdirde siyasî bir problem arz etmediğine, fakat ferdî olarak verilen hal’ fetvalarının ise ne şekilde alındığının müphem olduğuna da dikkati çekti. 

Şeyhülislâmların yetkisinin genişlemesi, aynı zamanda etkisinin de genişlediğine delalet eder mi? Ulemanın elindeki vakıf gelirlerinin kesilmesi neticesinde oluşan süreçte, ulemanın devlete olan bağımlılığı ne derece arttı ya da azaldı? Mülkiye sınıfından ilmiyeye geçen bürokratlar ne gibi problemlerle karşılaştı? Bu dönemde açılan Mekteb-i Kudat, Mekteb-i Hukuk’un yerini alabildi mi? Mekteb-i Kudat hangi yıllarda eğitim öğretimine devam etti? Eğitim müfredatının mahiyeti neydi? Medrese öğrencileri, bu eğitimin neticesinde seküler hukuk kavrayışına sahip olabildi mi? Medreselerdeki idarîdenetim sisteminin keyfiyeti, şeriyye mahkemelerinin bu süreçte nasıl bir azalma grafiği çizdiği ve son olarak da yenileşmeye karşı ilmiye sınıfı içerisinden tepkilerin gelip gelmediği gibi sorular, katılımcılar tarafından Yurdakul’a yöneltildi ve imkân nispetinde cevaplandırılmaya çalışıldı.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir