Osmanlı Şehirlerinde Sosyal Çalkantılar

Paylaş:

 Harvard Üniversitesi’nde öğretim üyeliği görevini sürdüren Prof. Cemal Kafadar TAM-Sohbet’in Ekim ayı konuğu olup, Osmanlı’da sosyal çalkantılar üzerine bir konuşma yaptı. Konuşmasında ilk önce sosyal çalkantıların tanımları üzerinde durdu, daha sonra da bir sosyal çalkantı örneği olarak isyanları yorumladı. Cemal Kafadar, Osmanlı şehirlerinde sosyal çalkantılara bir tarihçi gözüyle bakarken, modernizmin bize dayattığı objektivist bir sosyal çalkantı tanımı yapmaktan kaçınmak gerektiğine, düzen-çalkantı zıtlığından hareketle, düzenin olmadığı bir ortamda mutlaka karışıklığın ve isyanın çıkacağını varsaymanın, tarihte düzen ile kaos arasındaki geçiş durumlarını anlamayı zorlaştırdığına dikkat çekti. Düzen olduğu dönemlerde sosyal çalkantı olabildiği gibi, çalkantı olması durumunda da belli kurumların faal olduğunu unutmamak gerekmektedir. Dolayısıyla, Kafadar sosyal çalkantı olgusunun kesin bir tanımı üzerine tartışmaktan ziyade, belli bir zamanda içerdiği unsurları ve tarih içinde geçirdiği değişimi tespit etmenin, Osmanlı şehirlerindeki sosyal çalkantıları anlamamızı daha da kolaylaştıracağı kanaatini taşımaktadır. Kafadar; sosyal çalkantıların en ileri formu olarak kabul edebileceğimiz isyana gelinceye kadar, gulgule gibi, isyan edeceklerin hoşnutsuzluklarını belli ettikleri ve isyandan önce bir müzakere ortamına işaret eden ara kategorilerden söz etti. Yine gulguleden önce ortaya çıkabilecek “tehdit” veya “toplu şikâyet” gibi ileride çalkantıya dönüşme potansiyeli olan durumları gözardı etmemenin de sosyal çalkantıları anlamamızı kolaylaştıracağını ifade etti. Sosyal çalkantıların türleri olarak isyanlardan başka nüfus hareketlerini, sosyal hayatı etkilemesi muhtemel deprem, sel gibi tabiî afetleri, yangın vb. olayları da zikreden Kafadar konuşmasına isyanlar üzerinde tafsilatıyla durarak devam etti. Kafadar, İstanbul’daki isyanları “Yeniçeri isyanları” şeklinde isimlendirerek, isyanlarda bir iç mantığın bulunduğunu ve önemli bir unsur olarak ortak müzakere alanının gerekliliğini vurguladı. Aksi takdirde, hem kolaycılığa kaçılacağına, hem de tarihçiler için kavramsal bir anlama zorluğuna yol açılacağına dikkat çekti. Bu bağlamda Kafadar, isyanlara analitik bir yaklaşımla, zaman içindeki değişimin farkına varılmasının yararlı olacağını belirttikten sonra, isyanlarda iktisadî boyut, siyasî fraksiyonlaşma ve fikrî boyut olmak üzere en az üç boyutun bulunduğunu ifade etti. İktisadî boyut, bir zümrenin avantajını kaybetmesi veya belli bir kısmının değişikliklere ayak uydur(a)maması durumlarında, dezavantajlı olan zümrelerin veya kesimlerin isyan etmesine sebep olan iktisadî değişime tekabül etmektedir. Siyasî zümreler arasındaki siyasî fraksiyonlaşma isyanların birbirinden farklı niteliklerde tezahür etmesine yol açmaktadır. Ayrıca, isyancıların belli bir değerler manzumesi etrafında gerçekleştirmeyi arzuladıkları veya bozulduğuna kani oldukları düzen fikri de isyanların fikrî/felsefî boyutunu oluşturmaktadır. Köylü isyanı-şehir isyanı şeklindeki ayrıştırmaların Osmanlı realitesinde çok geçerli bir yaklaşım olmadığını belirten Kafadar, Mustafa Akdağ’ın çalışmalarında “köylü isyanları” olarak karşımıza çıkan Celâlî isyanlarının şehirleri etkileyen boyutlarına örnekler vererek köy-şehir ayrımının mutlaklaştırılmaması gerektiğinin altını çizdi. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, Celâlî isyanlarına katılanların arasında sekban, sarıca, levend gibi askerlik eğitimi almış kişilerle birlikte, işini yitirmiş veya beklediğini bulamamış tımarlı sipahilerin de olması, Celâlî isyanlarının köylü isyanlarından daha çok “yarı askerî” bir karakter taşıdığını düşündürtmektedir. Kafadar, İstanbul’da gerçekleşen isyanları, askerî zümrelerin başı çektiği ve zaman zaman esnafın da katıldığı “asker kökenli isyanlar”, askerî zümrelerin dışındaki kesimlerin katıldığı isyanlar ve Kadızâdeliler hareketi örneğinde olduğu gibi ihya temelli “Selefî hareketler” şeklinde üçlü bir sınıflandırmaya tabi tutmaktadır. Bunlardan askerî isyanlar üzerinde duran Kafadar, bu isyanları kompozisyonları açısından iki döneme ayırmaktadır. Birinci dönem, sadece asker kökenli olanların katıldığı 1589 Beylerbeyi Vakasına kadarki isyanları kapsar. İkinci dönem, askerlerin dışında farklı meslek gruplarının da katıldığı 1589 Beylerbeyi Vakasından sonra vuku bulan isyanları içine almaktadır.Cemal Kafadar, bir isyanın başlangıcından itibaren nasıl bir seyir takip ettiği konusunda, isyanın her aşamasında bir müzakere sürecinin bulunduğunu ve isyanın herhangi bir aşamada bitme olasılığını göz önünde tutmamız gerektiğini belirtti. Buna göre, bir isyan hemen saray önünde isyancıların toplanması ve taleplerini beyan etmeleri şeklinde başlamıyor, kabaca bir hazırlık süreci, hoşnutsuzluğun artması ve meydanlarda toplanma aşamalarından geçiyordu. İstanbul’da At Meydanı ve Et Meydanı, isyanların önemli iki toplanma merkeziydi. Ancak isyancılar meydanlara gelmeden önce toplumdaki çeşitli zümrelerle, hatta saraydan bazı kesimlerle ittifak arayışına giriyorlardı. Bu süreçte müzakereler yapılıyor hatta bazı durumlarda mukaveleler imzalanıyordu. Konuşma, dinleyicilerden gelen sorular ve bu sorular çerçevesinde tartışma ve görüş alışverişleriyle sürdü.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir