‘Evvel’ Zaman İçinde (Mi) Yoksa?

Paylaş:

“Şiir, sözcüklerin dinidir.”                               MallarmeKırkambar toplantılarında konuk ettiğimiz şair Ömer Erdem ile son kitabı Evvel üzerine konuşmaya çalıştık. Konuşmaya çalıştık diyorum, çünkü Evvel’den yola çıkarak dalga dalga yayılan ve şiirin ne olduğundan şiirde gelenekçiliğe, dil ile varlık arasındaki ilişkiden şairin “kötülük” karşısındaki tavrına kadar uzanan ve her soruda merkezi biraz daha kayarak flulaşan; ama aynı zamanda giderek bir bütünlük oluşturan güzel bir sohbette bulunduk.Şiir hakkında şairlerin yaptığı değerlendirmelerin her zaman daha doğru olduğunu düşünürüm. Eleştirmen bakışından daha farklı ve işin özüne daha fazla nüfuz eden bir nazara sahip olmaları sebebiyle, yazdıkları ve söyledikleri şeylere itibar edilmesi gerektiğine inanırım. Ömer Erdem’le yaptığımız sohbette de düşündüklerimin yanlış olmadığı fikrine vardım. Kendisinin de konuşmasında belirttiği gibi, konuyu derinleştirmek ve konu hakkında etraflı bir düşünmenin sonucunda karara varmak en faydalı ve en verimli yol olsa gerek. Tabii bu sürece okuyucuları/dinleyicileri katıp hareket etmenin de bazı zorlukları var.     Şairin Kümbet isimli şiirine atıfta bulunarak ve oradaki ‘dedim’ tekrarını ‘dedik’ şekline çevirerek sohbeti aktarmaya çalışacağım:Dedik:Evvel’in başındaki ritimle sonundaki ritmin birbirinden çok uzak görünmesi deneme havası katmış kitabınıza. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?Dedi: Haklısınız, kitabın başındaki ve sonundaki yapılar birbirinden farklı; hatta kopuk sayılabilecek görünüşte. Nitelikte demiyorum dikkat ederseniz; ama bu deney falan değildir. Çünkü deney laboratuar şartlarında oluşturulan yapay bir şeydir ve şiir sanatı için deneyden bahsetmek, onu anlamak ve kavramak açısından ufkumuzu açacak bir şey olabilir mi? Emin değilim. Ama şiir yazan birisi olarak deneyden, deneysilikten, deneycilikten hoşlanmam. Çünkü deney, yaratılan değil uygulanan bir şeydir. Benim şiir algımda, şiir masa başında, bazı kavramlarla ve o kavramları harekete geçirecek bazı anlık enerjilerle oluşturulmaz. Bir şiiri yazarken, duyarken ‘intellect’ etkilerden, köklerden ya da sorunlardan hareket eden/edebilen biri değilim. Şiirde başarıya ulaşmak için, hakiki şiire varmak için ana yol bu mudur? Bilmiyorum, emin değilim. Başka bir yöntem de bize hayranlık duyulacak sonuçları getirebilir. Bana göre şiir insan ruhunun yaşadığı pratik zaman aralıklarından kıvılcımlar halinde ateşleyeceği duyarlıkların arasından yazılabilen bir şeydir.Şiir, şairden çıktıktan sonra bilgi formatına, estetik bir şeye kavuştuktan sonra, gariptir, aslında yazar da şair de ona yabancılaşır. Bu onun elinde olmayan bir şeydir. Sanatın, şairin kişiliğinde, beyninde ya da ruhunda şekillenip, bir formata bürünüp bir yapı kazanması başka bir şeydir, o sürecin karşısında bizim değişik tecrübelerimiz sonucunda ona bakışımız, onu anlamaya çalışmamız bambaşka bir şeydir. Bir okuyucu kitaba ne kadar yakın olmaya çalışırsa yazar da ona o kadar yakın olmaya çalışır. Dolayısıyla benim söyleyeceklerim de benim kitabıma, kendi gözümle bir yaklaşma çabası olabilir. Bir sanat eserini yazmanın diyalektiğiyle, onun üzerine konuşmanın diyalektiği bambaşka şeylerdir.Dedik: Dil ile varlık arasındaki ilişki nedir?Dedi: Şair için dil ve varlık bir sorun değil, bir imkândır. İnsan, sanat vasıtasıyla algılarını, yaşadığı şeyleri ölümsüzleştirmek ister. Ölüm muhakkaksa, insanlar sanattan vazgeçmemişse ve şairler yazmaktan vazgeçmemişse bir sebebi olmalı. İnsan, ölümü bilir ondan kaçamaz, ama ölümsüz olmak isteği ölümü aşan bir şeydir. Varlık ve dil aslında bütünüyle insanoğlunun, insan zihninin ölüm bilgisi karşısında ölümsüzlük arzusunun, idealinin bir yansımasıdır.Dedik: Kötülük problemi karşısında tavrınız nedir? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?Dedi: Kimi dergilerde tartışıyorlar. Onlara kolay gelsin! Öyle duymak da edebiyat literatürüne bir şey kazandırabilir. Eğer varlık ‘hakikat’in bir yansımasıysa, kötülüğü de onun yolunda kullanabilirsek bir anlamı var. Bizim bütün klasik kaynaklarımız da böyle yapmıştır zaten. Kötülük görmezden gelinmiş bir şey değildir ki kullanılmasın! Kötülükle kötücülüğü birbirinden ayırmak gerekir. Bunlar bizim düşünce dünyamıza ait şeyler değildir. Ben bir adamın kötülüğünü anlatmıyorum, o adam neden kötü oldu onu düşünüyorum, bu adam o kötülükten nasıl kurtulur onu söylemeye çalışıyorum. Çünkü insan ‘hakikat’in bir yansıması olarak iyi bir şeydir. Durumu böyle algılamak durumundayız. Anadolu’da hiç okuma yazma bilmeyen kadıncağızın Ali deyince, Hüseyin deyince, Muhammet deyince gözleri doluyor. Hasan ile Hüseyin’in şehit edilmesi de bir kötülük değil mi? Kötülük, ama eline kılıç alarak insana saldırıya geçmiyor ki, merhamet duyuyor. İyilik su gibidir bizim anlayışımızda.Bunlara ek olarak Ömer Erdem’in söyleşi sırasında şiire ve kendi şiirine dair söylediği birkaç önemli noktayı da aktarmak isterim:Dedi:Bizim zaman algımız değişmiştir, artık başka bir şey olmuştur. Biz bundan yüz yıl önce yaşayan ya da on yedinci yüzyılda yaşamış insanların ve şairlerin algılayışıyla algılamıyoruz zamanı. Bizim dili algılamamız, hayatı algılamamız zaman olmadan mümkün olmayan şeylerdir. Tıpkı şunun gibi: Zaman ışık gibidir. Işığı kaldırırsanız bütün biçimleri kaybolur. Bunun gibi zamanı da ortadan kaldırırsak varlık anlam kaybına ya da tanım kaybına uğrar, başka bir şeye dönüşür. Mesela köşeden döndüğünüzde bir tarafta on yedinci yüzyıldan kalma bir mezar taşı görüyorsunuz, onun hemen yanında üstüne kırmızı harflerle Latince yazılmış bir şey görüyorsunuz. Derken yanınızdan Amerikan yapımı bir araba geçiyor, karşıya bakıyorsunuz 14. yüzyıldan kalma bir minare görüyorsunuz ve oradan hiç anlamadığınız bir dilde sesler geliyor. Dikkat ederseniz aynı zaman içinde bütünlük dediğimiz şey bozulmaya uğramış, doku tamamen çözülmüş; ama siz bunun dışına çıkamıyorsunuz. O zaman çağdaş bir şairin yeni bir algı yaratması gerekir. Ben kendimce bir ses buldum ve bu algıyı şiirimde o bulduğum sesle oluşturdum.Dedi:Geleneği tercih etmekle, Hisar şairlerinin, birtakım Türk Edebiyatı çevrelerinin o etkisiz çerçevesi içinde kalırız. Bu anlamda gelenek yaratıcı bir mecra değildir. Bizim anladığımız gelenek Yahya Kemal’den Sezai Karakoç’a gelen, bir yönüyle düşünce kökleri tarihine, kültürel ve medeniyet kodlarına açılan çağdaş bir gelenekçiliktir. Mirasyedi bir gelenekçilik değildir. Zihinsel bir tembelliğe duçar olmuş bir gelenekçilik de değildir. Önemli olan öncekileri özümseyip yeni bir şey ortaya çıkarmaktır. Aksi halde takılmış plak gibi kalırız, aynı şeylerden bahseder dururuz.   Dedi:Bana göre insan, duyan insandan, duygudan, düşünen insana vardığı zaman aslında varlık çevrimini tamamlamış olur. Şiirde de, istisnaları olabilir, başlangıçta yazılanlar duygu aralığından sızar. İnsan bunu ne kadar gizlemeye çalışsa da bu böyledir; ama bu duygu bir düşünceye kavuşursa ve orada kendine ait bir dünya sahibi olursa bana göre çevrimini tamamlamış olur.Dedi:Yazma anı insanın en özgür olduğu andır.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir