Felsefî Antropoloji Teorileri ve İnsanın Anlamı

Paylaş:

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı’nda doktora adayı olan Yaylagül Ceran, “Felsefî Antropoloji Teorileri ve İnsanın Anlamı”başlığıyla sürdürdüğü çalışmasını Bilim ve Sanat Vakfı Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Tezgâhtakiler toplantısında bizlerle paylaştı. Ceran’ın, felsefî antropolojinin tarihsel seyri ve bu çerçevede ortaya konulan teoriler paralelinde yaptığı sunumunu özetle ele aldığımızda şunlar söylenebilir:Antropoloji insanın toplumsallaşma sürecini araştıran bir disiplindir ve ortaya çıkışı 19. yüzyıl sömürgecilik faaliyetleriyle yakından alâkalıdır. İnsan doğası ve insan fenomenini kendine konu edinen felsefî antropoloji ise daha sonraki dönemlerde karşımıza çıkar. Bu konuyu Türkiye’de ilk kez gündeme getiren kişi ise Takiyyeddin Mengüşoğlu’dur.Felsefe tarihi içinde insan ya ontolojinin ya epistemolojinin ya da ahlâk ve siyaset felsefesinin dolaylı konuları içinde yer almıştır. Aydınlanma düşüncesi ile beraber özellikle Kant, diğer alanlardan bağımsız olarak ‘insanın’ kendisini ele almanın kapılarını aralamıştır. Kant’tan sonra gelen filozoflar ise felsefî antropolojiyi sistemli bir zemine oturtmuşlardır.Max Scheler (1874-1928), İnsanın Kozmostaki Yeri adlı kitabında felsefî antropolojinin genel sınırlarını üç gelenekten hareketle belirler:- Adem-Havva formunda Yahudi-Hıristiyan geleneğinin öngördüğü Tanrısal insan (İbrahimî Gelenek).- Logos/Akıl çerçevesinde Antik Yunan geleneğinde öngörülen rasyonel insan (Felsefî Gelenek).- Cins-tür ilişkileri içinde Doğa bilimleri ve genetiğin öngördüğü biyolojik insan (Bilimsel Gelenek).Teolojiye, felsefeye ve bilime ait üç temel antropoloji tespit eden Scheler, her üç gelenek içinde ortaya çıkan insan düşüncesini bütünsel bir çerçevede ele alarak felsefî antropolojinin sınırlarını belirlemiştir. Başka bir ifadeyle hem yaşadığı çevreyi anlamlandıran hem de ona yeni bir kategori yükleyen insan, felsefî antropoloji alanını oluşturmuştur. Özellikle Kıta Avrupası Felsefesi içinde ortaya çıkan ve insanın bu çok yönlülüğünü problem konusu edinen Dilthey, Plessner ve Scheler felsefî antropoloji çalışmalarının kurucuları olmuşlardır. Bu çalışmalarla felsefî antropoloji 1920’lerde bağımsız bir disiplin olarak kabul edilmiştir. Felsefî antropolojide özellikle insanın biyo-psişik-rasyonel ve tinsel yönlerine vurgu yapan, bunların bir bütünü olarak insanı kabul eden söyleme Max Scheler ile ulaşılmıştır. İnsanın ne’liğini sorgulayan, insanı problem alanı olarak belirleyen pek çok araştırma felsefî antropoloji başlığı altında düzenlenebilir.Scheler’in bakış açısından hareket edildiğinde, karşımıza insan fenomenini tanımlamaya çalışan üç temel öncül çıkar:- İnsan, Tanrı’nın zihnindeki tasavvurdur.- İnsan (Tanrı), insanın zihnindeki tasavvurdur.- İnsan, Tanrı’nın mekanik oyuncağıdır.Bu öncüllerde de görüldüğü gibi her üç gelenekte yaşanan çağın bakış açısı ve problemlerinin etkisi bağlamında temellendirilen insan, tek boyutuyla ele alınmıştır. Bu çerçevede insanın bütünselliği parçalanmıştır. Felsefî antropoloji bu parçalanmışlığın sebep ve sonuçlarını incelemektedir. Temel teorilerini ise, “İnsanın kökleri nelerdir, insan nasıl bir canlıdır, insanı ‘insan yapan’ nedir, insan diğer canlılardan farklı mıdır, farkın kaynağı nedir?” soruları üzerinden oluşturur. Bu bağlamda karşımıza altı farklı teori çıkar:1. Darwinizmden destek alan Gelişim Psikolojisi Teorisi.2. A. Gehlen’in, insan ile diğer canlılar arasındaki varoluş farkı üzerine kurmuş olduğu Biyolojik Teori.3. Scheler’in insanı pisikovital ve geist olarak iki varlık alanına ayırdığı Geist Teorisi.4. İnsanı Geist-Ruh ve Beden’den oluşan üç varlık alanına sahip bir yapı olarak gören Kültür Antropolojisi Teorisi.5. İnsanı somut (konkret) bir canlı olarak kabul eden Ontolojik temelli Antropoloji.6. Makine insan tasavvurunun evrimleşmiş söylemini oluşturan Dijital Antropoloji Teorisi.Tüm teorilerde göze çarpan temel husus, metafizikle olan bağlantının bir noktada kesintiye uğramasıdır. Kant’ın özellikle rasyonel metafiziğe getirdiği eleştiri sonucu daha sonraki pek çok filozof metafiziğe olumsuz bakmış ve ilerleyen dönemde Batı geleneğinde metafizik kabuller ortadan kalkmıştır. Böylece insan olmanın belirleyici özellikleri dar bir alana hapsedilmiştir.Buradan hareketle “İyi bir insan olmanın koşulları nelerdir?” sorusu sorulduğunda, “İyi bir insan olmak, iyi bir vatandaş olmak ve iyi bir tanrı olmaktır” denebilir. Gerçekten insan olmanın koşullarını araştırdığımızda ise bu koşullara ulaşmak, ontolojik bütünlüğü kendi gerçekliği içinde kavramakla mümkündür. Metafizik ilkeyi sistem içinde anlamlı kılmak ise, ontoloji, metafizik, epistemoloji, ahlak ve din referanslarından hareketle yeni bir teolojik çerçeve inşa edebilmekle olacaktır. Batı insanı bu değerleri inşa edebilecek bir dil ve teoloji gerçekleştirebilirse anlamsızlıktan ve hiçlik duygusundan kurtulabilir.Genel hatlarıyla vermeye çalıştığımız sunumuyla Yaylagül Ceran, Adem’in insana bürünüş serüvenini anlamlandırmada, Batı’nın düştüğü açmazların bir tahlilini yapmış oldu. Sunum katılımcıların yöneltmiş olduğu çeşitli sorular çerçevesinde gelişen tartışma faslıyla sona erdi.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir