Saraybosna’ya Hoşgeldiniz

Paylaş:

Raskrsnice Sarajevo  

Bir dört yol Saraybosna

Prop sam ziv

Söyle bana

Svi pucaju po mom gradu

Hep şehrime ateş ediliyor

Niko nije kriv?

Suçlu yok?

Henda * 

 

Temmuz ayı sonunda BBC destekli İngiliz yapımı Welcome to Sarajevo filminin gösterimi ile 1991–1995 Bosna savaşını hatırlamış olduk. Film, yönetmen maharetinden ziyade gerçek olay kurgusu ve BBC haber görüntülerinin kullanması bakımından değerlendirilmeyi hak ediyor. Bu gözle bakıldığında ise kuvvetle Batı benmerkezciliğini yansıtıyor. Şöyle ki:Micheal Henderson Londra’da bir gazetecidir. Sarajevo ateşi içindeki görevi esnasında savaş mağduru çocuklarla muhatap olur ve oldukça etkilenir. Gerek haber peşinde koşarken şahit olduğu vahşet, gerekse Saraybosna’nın muhtelif yerlerinde ağır şartlar altında toplanmış yetim çocuk kampları onu buna mecbur kılmıştır. Etkilenmemek elde değildir. Zira her an bir sniper mevcut yetimhaneleri darmadağın edebilir. Dahası gıda ve ilaç yoksunluğu had safhadadır.Amerika’dan gelen bir yardım görevlisinin çocuklarla ilgili planı ile hikâye başlar: Yurt dışında akrabası olan çocukları (bu şart BM tarafından koyulmuştur) Saraybosna’dan savaş sona erene kadar çıkarmak en azından can güvenliklerini temin etmek… Ümitsizlikle İngiltere’ye dönmek üzere olan Michael bu projeden haberdar olmasıyla, dönmekten vazgeçip daha evvel gördüğü Ljubica Izevic yetimhanesini devreye sokacaktır. Zaten küçük Emira’yla burada tanışmıştır. Yalnız, Emira’nın yurtdışında herhangi bir akrabası yoktur. Micheal işte tam burada yapması gerekeni yapacak ve Londra’ya gitmek isteyen Emira’ya refakat edecektir. Evvelinde Emira’ya onu götüreceğine dair söz bile vermiştir.Yolculuk boyunca Çetniklerin** saçtığı dehşet ve İngiliz-Amerikan görevlilerin tepkileri ise dikkate şayandır: Bir gurup Çetnik otobüsü durdurur ve Boşnak çocukları seçerek alıkoymaya kalkışırlar. Aynı durumdan nasibini alan Emira ve minik kardeşini Michael “She is English. She is with me” diyerek korumaya çalışsa da başarılı olmayacak, minik kardeşi Çetnikler alıkoyacaklardır. Bay Henderson’un bilmediği şey bu dağlı teröristlerin İngilizce anlasalar bile İngiliz kimliğinin Saraybosna cehenneminde anlamı olmayacağıdır. Bu ayrıntı filmin Batı küstahlığını buram buram hissettiren sahnelerinden yalnızca birisidir. Neyse ki kalan sağlarla yol devam eder ve çocuklar yurtdışına taşınır.Emira, Henderson’un gayretkâr sevgisiyle Londra’da son derece iyi bir başlangıç yapacak ve oranın bir ferdi olacaktır; ta ki savaşın sonunda annenin ortaya çıkıp Emira’yı istemesine dek. Henderson yaptığının iyi olup olmadığı muhasebeleri içinde Saraybosna’ya anne ile anlaşmak üzere giderken Emira’ya bir söz daha vermiştir: Emira dönmeyecektir, annesi bunu kabul edecektir. Nitekim öyle olur. Savaşın öldürdüğü kent Saraybosna daha ürkütücü gelmiştir Henderson’a. Bu şehir bir çocuğa hiçbir vaatte bulunamayacak kadar bitiktir. Sonunda, anneyle anlaşmak zor olmayacaktır, çünkü zaten Emira annesiyle konuşma lütfunda bile zor bulunacaktır. Emira Kurşic şimdi Emira Henderson olarak hayata devam edebilecektir.İzleyiciler arasında bu savaşın bizatihi figüranları vardı. Hem Boşnaklardan üniversite için burada bulunanlar, hem de yirmi yaşında Türkiye’den gönüllü asker olarak gelip gazi olmuş bir konuğumuz vardı. Onlar için yaşanan acıları böylesine trajik bir öyküyle hatırlamak filmin üslubu ile daha zor oldu. Çünkü konuğumuz Mehmet Ayar bize aslında Batılıların böyle binlerce Müslüman çocuğu “sistematik biçimde kaçırarak” Hıristiyanlaştırdıklarına bizatihi şahit olduklarını, Batı’nın savaş acılarına karşı hem siyasî hem pratik alanda pasif kalmakla yetinmeyip üstelik Sırplara teçhizat yardımı da yaptıklarını anlattı. Ayrıca bunlara mukabil silah ambargosu ve yardım yasağı ile Müslümanların nasıl çaresiz bırakıldığını hatırlattı. Kamera çekim teknikleriyle bile Henderson karakterini bir kahraman olarak sembolize eden filmin tersine “yargıç Batı’nın” tutumunun son derece gaddar olduğunu görmüş olduk.Birleşmiş Milletler’in ise durum karşısındaki sorumsuzluğu ironik estantenelerle ifade edilerek filme elle tutulur bir yan kazandırılmış. Yalnız belirtmek gerekir ki seçilen film müziklerinde “tuzu kuru” Batı’dan başka bir şey hissedemedik. Bu bağlamda, hep dillendirilen, bazen inanmakta şüphelere düştüğümüz gerçekleri gerçek muhataplarından duymak bizim için iyi bir fırsat oldu. Mehmet Ayar savaş tecrübesinden ayrıntılı bahsederken bilhassa Müslümanların organizasyon sorunlarına rağmen Bosna için gereken fedakârlıkta bulunduklarını anlattı. Dünyanın birçok yerinden fiilen savaşmak için gelen binlerce gençten bahsetti.O zaman henüz 9–10 yaşlarında olan Boşnak arkadaşlarımız da söylenenleri tasdik ettiler, kendilerine ilişkin eklemeler yaptılar. Güncele dair, Müslüman nüfusun artış hızının hâlâ Hıristiyan nüfus artışından çok yüksek olduğunu aktaran arkadaşlar “soykırım”ın ve diğer asimilasyon çabalarının hedefe götürmediğini söylediler. Fakat savaşın fikir arka planındaki argümanların hâlâ geçerli olduğunu ve son aylarda Saraybosna’da Çetnikler tarafından büyük bir gösteri yapılıp “en iyi Müslüman=ölü Müslüman” sloganlarının atıldığını aktardılar. Kinin devam ettiğini ve Dayton’ın sadece Müslüman haklarını ihlal eden bir ateşkes olduğunu ifade ettiler. Sosyal olarak ise Bosna’nın savaş sonrası en büyük sorununun problemli bürokratik yapı ve beraberinde gelen fakirlik olduğu dile getirildi. Bu vesileyle Bosna’nın dünü ve bugün Bosna’nın tekabül ettiği diğer İslam coğrafyaları hatırlanmış oldu. Toplantı anlamına binaen fatihalarla sona erdi.Dipnotlar * Savaş dönemi yapılmış şarkılardan birinden alıntı** Çetnik, militarist Sırp milliyetçilik ideolojisi mensupları

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir