Türkçenin Sistematiği

Paylaş:

Tezgâhtakiler programına konuk olan Hüseyin Rahmi Göktaş ile 2006 yılında basılan Beñseñoğ: Türkçenin Ruhu adlı kitabı çerçevesinde iki saat süren bir oturumla Türkçenin sistematiği meselesi tartışıldı.Yazarın konuşmasında kendisinin kavramlaştırdığını söylediği kökses ve değinge kavramlarının ağırlıklı yer tuttuğu söylenebilir. Göktaş’a göre ğ ve ñ Türkçenin kelime yapısının özünü oluşturan kökseslerdir. Zaten, Göktaş kitabında bu iki harfi, bir başka ifadeyle, onların birer okunuşu olan  ve i açıklamak için yazdığını ifade etti. Yazara göre ñ ve ğ’ harflerinin birer okunuşu olan  ve  un tahlil edilmesiyle Türkçenin temel yapısı tahlil edilmektedir. Göktaş bu tahlil yöntemini “kelime grameri” olarak adlandırdı.Göktaş’ın, çalışmasının tartışmalı birçok konuyu içermekle birlikte, üzerine bina ettiği temel yapının, kendisinin kelime grameri dediği, konuşmasından ve verdiği örneklerden anlaşıldığı kadarıyla ses ve anlam ilişkisinin irdelendiği bir alan üzerinden yaptığı tahlillerden oluştuğu söylenebilir. Ses ve anlam arasında uzlaşımsal/rastlantısal bir ilişki olduğunu kabul etmeyen Göktaş sesten (harften) hareketle anlama ulaşma gayreti içerisindedir.Aristo’dan Baleybelen mucidi Muhyî’ye, oradan Gazali ve Sassure’e kadar dil üzerine kafa yoran hemen hemen herkesin kabul ettiği gösteren (ses) ve gösterilen (anlam) arasındaki ilişkinin uzlaşımsallığı/rastlantısallığını –yansıma sesler hariç- çürütmeksizin yazarın teorisini çürütülen bir varsayım üzerine bina etmeye çalışması ve buna ek olarak  ve un bütün Türkçe kelimelerin köksesi olduğunu iddia etmesi, aşırı indirgemeci bir yaklaşım sayılarak tartışmalara yol açtı.Yazara göre ben ve ‘sen’ in kök sesi dir. Yine ona göre ‘o’ dediğimizde aslında , baktı dediğimizde baktığ demiş oluyoruz. Bunların köksesi ğ, başka bir ifadeyle onun bir okunuşu olan dur. Yazarın bu teorisini tarihsel ve filolojik verilerle desteklemek yerine ilahî-ilhamî vasıtalarla iç dünyasında ulaştığı bir hakikat olarak sunması başka bir tartışmaya yol açtı.Haddizatında Göktaş’ın üzerinde durduğu birçok konu Dil-Bilim tarihi içerisinde geniş bir literatüre sahip. Mesela Göktaş dilin o dili konuşan millet üzerinde tesiri olduğunu hatta cümle düzeninin bir milletin derin karakterini oluşturduğunu ifade etti. Göktaş, bu kadar ciddi bir iddiayı temellendirmeye ya da örneklendirmeye ihtiyaç duymasa da Dil-Bilim literatüründe Saphir-Whorf teorisi olarak bilinen bu düşünce bugün büyük ölçüde çürütülmüştür.Göktaş’ın kökses çalışmasının çok yakın bir örneğini Saussure’ün 15 yaşında iken kendisini Dil-Bilime yönlendiren hocası Pictet’e sunduğu Diller Üzerine Denemesinde bulmak mümkündür. Saussure adı geçen denemesinde bütün dillerin kökeninde üç temel ünsüzün olduğunu ifade etmişti. Hocası dille ilgili çalışmalara yeni başlayan talebesinin cesaretini kırmamış, ancak gülerek geçiştirmiştir. Saussure de bu düşüncesindeki aşırı indirgemeciliği Dil-Bilimde derinleştikçe anlamış ve zamanla onu tamamen terk etmiştir. Yine Göktaş “Ben neye işaret eder?” sorusuna felsefî bir yaklaşımla “O’ya işaret eder” cevabını vermesine karşın Saussure benin konuşana gönderme yaptığını örnekler vererek teknik bir şekilde açıklamıştır. Göktaş’ın ne kitabında ne de konuşmasında beslendiği referanslara ulaşmak mümkün. Kendisinin de dilcilerin eserlerini okumadığını söylemesinden hareketle bu benzerliklerin ilginç bir tevafuk olduğunu ifade etmekte fayda vardır.Konuşmanın ikinci kısmında, kelimeler arasındaki ses benzerliklerinden hareketle, yazarın kelimeler arasında anlam ilişkisi kurma çabasına şahit olduk. Verdiği örnekler ise b –sesi etrafında buluşan bulmakbu ve ben kelimeleri ile d/ğ sesi etrafında buluşan değmekdeğildeğer kelimeleri idi. Yazarın “bir kelimenin mevcut anlamına nasıl ulaştığı” ve “Türkçe kelimelerin kendisinden anlamlanarak çıktığı bir kök” ifadelerinden bugünkü mevcut kelimelerin bir kök ya da ilkel bir özden değişerek ve gelişerek gelen eğretilemeli veya tedrici bir uzantı olduğunu kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bu da 18. yüzyıl dilcilerinin yoğun bir şekilde kullandıkları bir metottu. Bu dönem dilcileri Condillac’ın etkisiyle “bir şeyin niteliğini [onun] kaynağıyla açıklıyorlardı”, dolayısıyla kök ve köken bilim 18. yüzyıl dil çalışmalarında çok önemli yer tutuyordu. Mesela o dönemde bar (çizgi, çubuk, kol, engel, hapsetmek, vb.) kökü ile barn (ambar), baron (baron, feodal güç), barge (mavna), bargain (pazarlık) ve bark (kabuk) kelimeleri arasında anlam ilişkisi kuruluyordu. O dönem çalışmalarında bu tür örneklere çokça rastlamak mümkündür.Netice itibariyle, konuşma bittiğinde yazar ve dinleyiciler arasında birçok konuda mutabakat sağlanamamasına rağmen Göktaş’ın çalışması Türkiye’de ısrarla ihmal edilen dil üzerine düşünme ve çalışmaya katkı sağladığı için kayda değer olduğunu söylemek gerekmektedir.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir