Ada Atölyesine Dair Öznel Bir Değerlendirme

Paylaş:

 Ada Atölyesi, benim için ayakları yere basmaksızın ancak hangi hava ve kara sahasında dolaşıldığı bilinerek konuşmanın adı oldu: Ayakları yere basmaksızın, zira konuşma kalıpları ile sınırlanmıyorsunuz; nerelerde dolaştığınızı biliyorsunuz, zira metninize sadık kalmak (mecazınızı metinden aldığınız karineler üzerine kurmak) ve felsefe, antropoloji, edebiyat ve hatta siyasetten, farklı teorisyenlerden beslenerek ciddiyetle hazırlanmış okuma listesini takip etmek durumundasınız. Bu eş zamanlı genişlik ve zorunluluklar, oturumlar sırasında zihinde kalıcı sunumların ortaya çıkmasına da vesile oldu: Ayşe Pay’ın Mercan Adası’na getirdiği üçlü formül; Yaylagül Ceran’ın Sineklerin Tanrısı romanında antropolojik açılımları, Selim Karlıtekin’in coşkulu ve derinlikli Karanlığın Yüreği sunumu; Betül Özel Çiçek’in Batı edebiyatı ve tarihine dair zihnimizdeki düğüm düğüm olmuş soruları bir çırpıda çözüverişi! Zaman zaman, pek titiz koordinatörlerimize “Bunu nasıl temellendirdiniz?” dedirtecek aşırı yorumlar da yapmadık değil; herhalde Sineklerin Tanrısı’nda Hz. İsa’ya benzetilen Simon’un, Nietzsche’nin üst insanı olarak değerlendirilmesi bunlardan biri olsa gerek.Kendi adıma pratik ile teorik arasındaki gerilimin en aza indiği alanlardan biri oldu Ada: Ada’da edebiyat mı idi alanımız felsefe mi idi yoksa? Batılı’nın kendi için kararttığı ve önündeki yolları kapatarak adalaştırdığı dünyasında sorduğu sorular ne kadar bizim sorularımızdı? Bir insanın var oluşuna dair arayışları ne kadar bizim sorularımız olmayabilirdi? Batılı’nın zihnindeki en karanlık sorular karşımıza geldi Ada’da, bir kısmı bize de dönük olan, bir kısmı bizden değil ve fakat cevapları ile çevresini ve bizi de yakan… Zihinde kalan pek soru oldu Ada’dan; metinler, kavramlar ve yardımcı metinlerin iç içe işlendiği de oldu bazen.Mesela, Tournier’in Cuma romanını Jennifer Church’un Freud’da içselleştirmeyi anlattığı metinle sentezlenmesi bir örnek olabilir (2. Oturum/ Sümeyye Parıldar): “Jennifer Church’un makalesinde özetle, öznenin başkası ile irtibatının, içselleştirmenin ben’in içinde bir tür proto-toplum oluşturma, bir iç kontrol mekanizmasının oluşması olduğunu ve bunun da hem toplum hem de ahlâkın oluşumunda temel teşkil ettiği anlatılmıştı. Yani öteki, aslında toplum ve ahlâkın oluşumunun teminatı olarak sunulmuştu. Bu bağlamda Michel Tournier’in romanı incelendiğinde, Cuma’nın Robinson’un süper-egosunun çözülüm sürecini sunduğu düşünülebilir. Bu itibar ile kuşku ve yalnızlık, çözülme sürecini besleyen unsurlardan en temel ikisini oluşturacaktır. Tournier, kuşku ile çözülüm sürecinin nihayetinde gerçekleşecek olanlara okuyucuyu (ve Robinson’u) hazırlarken, yalnızlık, Robinson’un süper-egosunun kendisinden besleneceği ötekilerin çekilmesinde- yani çözülümün imkân ve hızlanmasında kullanılmıştır. Özet olarak, kuşku ve yalnızlık süper-egonun çözülüm sürecini besleyen iki unsur olarak kullanılmışlardır. Romanın başlangıcında, yalnızlığı sebebiyle halüsinasyonlar gören ve hakikatle gerçeği zaman zaman birbirine karıştıran, aklını kaçırmaktan korkan Robinson, medeniyetin öğretilerini kaybetmeyi aklını kaybetmekle bir tutuyorken; romanın sonunda medeniyetin kendisine miras bıraktıklarından, kültürün kendisine öğrettiği her şeyden endişe duyar hale gelmiştir.”

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir