Devlet, Ulus ve Seküler Tahayyül: Türkiye’de Başörtüsü Meselesi

Paylaş:

Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Tezgâhtakiler toplantı serisinin Nisan ayındaki ilk konuğu Salih Emre Gerçek’ti. Gerçek, 2012 yılında Essex Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde (Department of Government) tamamladığı “State, Nation and Secular Imagination: Headscarf Issue in Turkey” başlıklı yüksek lisans tezi çerçevesinde bir sunum yaptı.

Sekülerizm üzerine bir çalışmanın nasıl yapılabileceği sorusuyla konuşmasına başlayan Gerçek, sekülerizm ve ulus devlet tahayyülü bağlamında başörtüsü yasağı ve ikna odalarının hangi mantıksal çerçevede temellendirildiği sorusuna cevap aradığını belirtti. Sekülerizm tanımıyla ilgili olarak Gerçek, sekülerizmin ontolojik bir duruma işaret ettiğini ve tanımının yapılamayacağını belirtti. Ancak sekülerizmin normatif bir doktrin olarak tezahürlerinin spesifik örneklere bakarak anlaşılabileceğini, bu bağlamda başörtüsü yasağına ve ikna odaları uygulamalarına bakmanın sekülerizmin nasıl algılandığına ışık tutabileceğini ifade etti. En genel anlamda sekülerizm din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlandığını belirten Gerçek, Charles Taylor ve Kantçı liberallerin dinî olmayan meselelerde ortak bir uzlaşımın gerekli olduğunu bu tanıma eklediklerini hatırlattı. Onlara göre, modern devlet hiyerarşik bir yapıda değildir, modern devlette herkesin temsil ettiği farklı doktrinler olabilir, birarada sorunsuz bir şekilde yaşanması için farklılıkları koruyarak, herkesin üzerinde uzlaştığı, bütün doktrinlerden bağımsız normatif bir politik zemin gereklidir, bu zemin de sekülerizmdir. Dolayısıyla bu gibi düşünürler sekülerizmi evrensel politik bir prensip olarak nitelemektedir.

Antropolog Talal Asad’e atıf yapan Gerçek, onun sekülerizmi tanımlarken “seküler bir vücud var mıdır?” sorusuna “seküler bir vücudun olamayacağı, sekülerizmin bir yaşam formu olduğu” cevabını verdiğini belirtti. Bu tanımı somutlaştırmak için deniz metaforunu kullanan Asad’e göre, sekülerizm bir deniz ise insanlar onun içinde yüzen bireylerdir. Sekülerizmi ontolojik bir sorun olarak düşünen Asad, sekülerizmin tanımının yapılamayacağını varsaymaktadır.

Sekülerizmin modern zamanlarda tartışılmasını modern insan algısı ile doğrudan alakalı gören Gerçek, iç içe geçmiş kimliklerden değil kimliklerin toplamından ibaret olan modern insanın tamponlu bir yapıda farzedildiğini hatırlattı: Böylesine bir modern insan, dininden feragat etmeden aşkın bir politik alanda herkesle buluşabilir.

Sekülerizmin Türkiye’deki uygulama alanına dikkat çeken Gerçek, devletin mistikleştirilmiş soyut bir yapı olduğunu vurguladı. Gerçek’e göre, devletin hem seküler ve tarafsız hem de milliyetçi olması bir çelişkidir, zira milliyetçilik devletin tarafsızlığını ihlal eden bir ilkedir. Devlet tarafsız olmaktan ziyade, Louis Althusser’in kullandığı anlamda, tüm ideolojik aygıtları seferber ederek bütün sınırları belirlemeye ve onları tahakküm altına almaya çalışan bir yapıdır. Devletin din konusundaki tutumu, din ve devlet işlerini ayrıştırmaktan daha çok din üzerinde tahakküm kurmaktır ve Diyanet de bu tutumun en somut örneğidir.

Bu bağlamda Gerçek, “başörtüsü yasağı bize ne söyler?” sorusuna verilebilecek muhtemel cevaplara da kısaca değindi: Türkiye’de, Althusser’in ifadesi ile ideolojik aygıtlar her alana nüfuz etmiştir. Devlet, Michel de Certeau’nun kullandığı anlamda stratejilerini bu vesilelerle kurar. Halk bu stratejiler dâhilinde dönüşürken kendi dünya görüşlerine uymayan birtakım unsurları alarak belli taktikler çerçevesinde onları dönüştürürler. Bu, sistem içi bir dönüşümdür. İdeolojik aygıtlarla ilişkisi olan herkes sistemin bir evladıdır ve sadece belli taktiklerle sistem içinde farklılaşırlar.

Sekülerizmin pratik uygulamalarına da değinen Gerçek, “eğer sekülerizm farklılıkların birarada yaşaması için üretilen bir çözüm önerisiyse, neden politik bir amaç olarak hegemonlaştı ya da din ve devlet işlerini ayırma ideali realitede nasıl tezahür etti?” sorusunun cevabını başörtüsü yasağı ve ikna odaları çerçevesinde ele almaya çalıştığını belirtti. Başörtüsü probleminin 1980’lerden sonra yükselmesinin aslında bir tesadüf olmadığını ifade eden Gerçek, o dönemde sınıfsal hareketlerin artmasına bağlı olarak başörtülü dindar bir orta üst sınıfın ortaya çıkmasının önemli bir etken olduğunu belirtti. Bu durum ise Kemalist habitusta bir tehdit algısı oluşturmuştur. Yapısalcı zihniyet başörtülü kadınları, Kemalist habitusa göre sapkın (deviant) olarak değerlendirmiş ve onları hizaya getirilmesi gereken bireyler olarak algılamıştır. Başörtülü kadınlara rehberlik ederek onları Kemalist habitusa uygun hale getirmek, kutsal bir görev addedilmiştir. Bunun neticesinde de, devletin nimetlerinden faydalanmaya çalışan, ışığa değdiği halde tam olarak aydınlanmamış/dönüşmemiş, hatta temsil ettiği metafizik ilkelerle modern perspektifi sentezleyerek dönüştürmüş bir figür olan başörtülü kadınlara rehberlik etmek amacıyla ikna odalarının kurulduğunu ifade etti.

İkna odlarında, öncelikle başörtülü kadınların sınıfsal konumunu açıklığa kavuşturmak için birtakım sorular sorulmuş, buna binaen bazılarına ekonomik destek vaadedilerek başörtülü kadınlar ikna edilmeye çalışılmıştır. Bu türden ekonomik vaatlere direnenlere ise devletin laik bir devlet olduğu ve başörtüsünün kamusal alanda temsil edilemeyeceği vurgulanarak bu yönde zorlamalarda bulunulmuştur. Gerçek’e göre, ikna odaları örneğinde başörtüsü sorunu sadece sekülerizmin sorunu olarak değil aynı zamanda bir tür sınıf çatışması ve Kemalist habitusun direnişinin bir tezahürü olarak da nitelenebilir.

Modern devletin tarafsızlığını bir mitten ibaret gördüğünü ifade eden Gerçek, modernite ve tahakkümün birbirinden ayrılmaz iki unsur olduğunu belirtti. Gerçek’e göre, Taylor’ın iddia ettiği şekliyle saf ve metafizik kabullerden bağımsız politik bir etikten bahsedilemez; çünkü etik, ontolojiden bağımsız salt epistemolojik bir çaba değil, aynı zamanda pratik bir çabadır da.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir