Mekân/Yazı/Ses: Osmanlı’da Kadınların Cami Hamiliğine İlişkin Bir İnceleme

Paylaş:

Sanat Tarihine Mümkün Bakışlar dizisinin Mart ayı konuğu Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyelerinden Nina Ergin oldu. Çalışmalarını sanat tarihinde ihmal edilen ses ve koku kaynakları üzerinden yürüten Ergin, sunumunda Atik Valide Külliyesini ses, mekân ve yazı boyutlarıyla ele alırken, külliyenin hamiliğinin üstlenen Nurbanu Sultan üzerinden de kadın hamilik meselesinin farklı boyutlarına değindi.

Sanat tarihinde büyük kadın sanatçıların görülmediği kabulünün haksızlık, hamilik içinse aynı söylemin yersizlik taşıdığını ifade eden Ergin, bu kabullerin araştırmalarla nasıl zaman içinde değişime uğradığını belirterek hamiliğin ne olduğu, neden yapıldığı, kaynağın nereden bulunduğu, bu hamilerin kendine özgülüklerini yapılarına taşıyıp taşımadıkları gibi sorulara açıklık getirdi.

Hamilik, ataerkil toplum yapısında kadınların kendilerini görünür kıldığı bir alan açmıştır. Bu sayede de kadınlar varlıklarını ve güçlerini, daha önemlisi konumlarını sergileme imkânı bulmuşlardır. Kültürel üretime belki de sanatçı olarak yapacaklarından çok daha fazla fayda ve katkı sağlamışlardır. Kadın hamilerin maliyetli yapılara girişmeleri ekonomik açıdan bağımsızlıklarına işarettir. Bu durum Batı’da Rönesans döneminde bile görülmeyen bir durumdur. Osmanlı toplumunda kadın hamilerin gelirlerini ise miras, çeyiz, vakıf gelirleri, armağanlar, ticarî kazançlar gibi kalemler oluşturmaktadır ve idare de kendilerine aittir.

Saray kadınlarının rol modellerini Saba Melikesi Belkıs ile Peygamberin ailesindeki hanımların oluşturabileceğini dile getiren Ergin’e göre kadınlar, kendilerindeki bu gücü eğitimlerinden, eşlerinin ve oğullarının statüsünden ve mali bağımsızlıklarından almış olmalıydılar.

Nurbanu Sultan özelinde ise hem eş olarak hem de Valide Sultan olarak gücünün doruğunda bir kadın ile karşı karşıyayız. Nurbanu, Şehzade Selim’in gözdesidir ve Kanuni’nin ölümü ile 1566’da Topkapı’ya taşınır. 1571’de Selim’in nikâhlı eşi olur. Düğün armağanı 110.000 altındır. Günlük harçlığı 2.000 akçedir. Aynı sene kendini hayır işlerine verir. Yenikapı’da ve Üsküdar’da birer saray inşa ettirir, külliyesinin yapımını başlatır. 1583 yılında oğlu III. Murad tahta çıkar ve kendisi de valide sultan olur. Aynı sene vefat eden Nurbanu Sultan, eşinin yanına gömülür. Cenaze merasimini Lokman’ın Şehinşahnâmeminyatürlerinden izlemek mümkündür ki bu da bir kadın sultan için tek örnektir.

Ergin, konuşmasının devamında külliyeyi üç boyutuyla ele aldı: Mekân/Yazı/Ses

Mekân

Valide Sultanın hayatındaki aşamaları Atik Valide Sultan Külliyesi’nin inşa sürecinde görmek mümkündür. İnşanın ilk aşamasında, 1571-1574 tarihlerinde Nurbanu, II. Selim’in nikahlı eşi ve şehzade annesidir. Bu dönemde caminin küçüklüğü ve Mimar Sinan’ın hizmetlerinden kısıtlı olarak yararlandığı görülmektedir. İkinci aşama 1574-1578 yılları arasında Valide Sultan olduğu ve Mimar Sinan’ın Edirne’den döndüğü bir dönemdir. Nurbanu bu zaman diliminde sadece mimariyi büyütmekle kalmaz, ikinci bir minare de ekletir ki bu sadece padişahların kullandığı bir ayrıcalıktır. Gülru Necipoğlu’na göre Nurbanu bu inşaya Valide Sultan olarak başlasaydı büyük ihtimalle karşımızda daha muazzam bir yapı sözkonusu olacaktı. Üçüncü aşama ise oğlunun saltanatına ve ölümünden sonrasına denk gelir.

İnşa için anıtsal etki sağlaması düşünülerek yüksek bir tepe seçilmiştir. Hatta öyle ki bu yapı şehircilik üzerine yaptığı katkılarla da araştırılması gereken bir başka boyut açar. Bu sayede Üsküdar’ın nüfusunun üçte bir artışını anlatır Âşık Mehmed. Etrafının boşluğu yeni iskânlara yol açar. Böylece Nurbanu’nun şehrin dokusunda da kendini ebedileştirdiğini görürüz. Sonrasında diğer valide sultanlar içinde bir gelenek başlatır ve Üsküdar’ın çehresi değişir.

Camiin merkezi planında yerleşik kurallara bağlı kalınması, hamilikte kadın erkek farkının olmadığını gösterir. Tek fark çifte minaredir. Bir diğer önemli husus da, oğlunun İstanbul’da hiç camii yaptırmamış olmasıdır. Bu da eşinin vekâletini kendisinin üstlendiğine bir işaret olabilir.

Yazı

Külliyenin diğer bir inceleme boyutunu yazı oluşturur. Ergin, bu boyutu sınırlı sayıda kişinin görebildiği vakfiyeler ve camii duvarlarını süsleyen kitabeler olarak iki kategoride ele aldı.

Vakfiyenin, özellikle dua ve maksat kısmında hamisine ilişkin pek çok bilgi taşıdığı görülmektedir. Hayırseverliğiyle cennete girme arzusunu buradan okuyabiliriz. Ayrıca oğlunun savaşçı olmamasına getirilen eleştirilere de burada bir savunu vardır. Oğlunu dindar bir halife, Allah’ın buyruğundan çıkmadan dinini savunan biri olarak anlatır ve över. Kitabeler ise bir anıtın özgün mesajını yansıtan en görünür unsurlardır. Burada hamiliği hakkındaki ipuçlarını, hangi ayetlere yer verip vermediği gibi seçimler üzerinden edinebiliriz.

Giriş kitabesinde çifte minare örneğinde olduğu gibi yine cesur bir ilk örneğe rastlarız. İlk satırda kendi ismi geçer. Aslında bu, kadın sultanların eşlerinin veya oğullarının isimlerine yer verilen önceki örneklere aykırıdır. İç kısım kitabelerinde ise diğer Mimar Sinan örneklerinde görülen kural ve geleneklere bağlı kalındığını ama özellikle bir konuya vurgu yapan ayetlerin çoğunluğu oluşturduğunu görürüz. Bu da Allah’ın bağışlayıcılığı ve merhameti konulu ayetlerdir.

Ses

Kaynak olarak kullanılmayan ancak Ergin’in özel ilgi alanını oluşturan ses boyutu, aslında kıraatin sadece düşünsel değil, duygusal ve tinsel etkisi ve de Kur’an kıraatinin ilk vahyin canlandırılışı olduğu bilgisi ile önemi ıskalanan bir alandır. Sesin doğru ve düzgün dağılımı, yankısı gibi meselelerin de mekân kuruluşunda belirleyici etkileri unutulmamalıdır. Nina Ergin arşiv kayıtlarından Atik Valide Külliyesi’nin ses programını çıkartarak hangi gün ve saatlerde neler okunduğu, kimlere ne kadar ödendiği, hangi okumalara sıklıkla yer verildiği gibi bilgileri diğer kayıtlarla karşılaştırarak buraya özgülüklerin peşine düşmüş, Al-i İmran suresinin sık okunduğunu saptamış. Yazı programındaki vurguların seste de karşımıza çıkması ifadelerin güçlendirilmesine yönelik olmalıdır. Allah’ın bağışlayıcılık, affedicilik özelliklerinin öne çıkarılmasında Nurbanu Sultan’ın kendi kişisel tarihine gönderme olduğu kadar, çevrenin gayrimüslim sakinlerinin de etkisi olmuştur şeklinde düşünülebilir.

Tek bir külliye üzerinden ister şehircilik, ister toplumsal cinsiyet, ister hamilik, isterseniz de mekân kuruluşu, ses, yazı ya da koku çalışın tüm bu ayrımların ötesinde bütünlüklü bir bakışı önceleyen ve önemseyen Ergin için ulaşılan tüm bilgilerin vardığı sonuç, bütün duyularla eş zamanlı olarak hissedilmesi amaçlanan, birbirinin etkisini çoğaltarak büyüten bir mekânsal etkiye ulaşmak, caminin içinde olma deneyimini eşsiz kılmaktır. Toplantının sonunda hepimizin dilinden şu temenni döküldü: Zamanın ses ve koku ortamlarının yeniden yaşatılacağı birkaç örnek istifademize sunulsa keşke. Hem böylece sorun mekânların çıplaklığında mı yoksa bizde mi bir test sürüşü de yapabilirdik!

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir