Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm

Paylaş:

Türkiye Araştırmaları Merkezi bünyesinde yeni bir özel toplantı serisine başlandı. Ayhan Aktar’ın misafir edildiği bu toplantı dizisinin ilk oturumunda kendisinin son dönem makalelerini biraraya getirdiği Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm(İletişim, Mayıs 2006) adlı kitabı üzerine tartışıldı. Ermeni tehciri, Türk-Yunan nüfus mübadelesi, Şark Ticaret Yıllıkları, Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşmakitabı, İstanbul ve Bursa’da ekonomik faaliyetler gibi temalar etrafındaki tartışmalar, kitap oturuma katılanlar tarafından okunduğundan dolayı soru cevap şeklinde bir sohbet havasında gerçekleşti.

Toplantıdaki tartışma konularının ilki, Aktar’ın kitabının ilk bölümlerinde ele aldığı Ermeni tehciriydi. Bu konuyu, Meclis-i Mebusan zabıtları ile mukayeseli bir şekilde inceleyen Aktar, Ermeni tarihçilerinin genelde Ermeni tehcirinde hayatta kalanlarla değil ölenlerle, kurtaranlarla değil öldürenlerle ilgilenmek yönünde bir yaklaşım sergilediklerini vurgulamaktadır. Aktar’a göre, Ermeni tehciri ile alakalı üstümüze üstümüze gelen ve insanları siyah ya da beyaza iten iki tür anlatım vardır. Ancak meseleyi sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için gri alanlarda dolaşmak gerekmektedir. Bu gri alan ise hikâyelerde mevcuttur; Yüzbaşı Sarkis Torosyan ve onun From Dardanelles to Palestineisimli anı kitabında olduğu gibi: Torosyan Kayseri’de doğar, topçu mektebinden mezun olur, üç aylık kurs için Almanya’ya gider, dönüşünde I. Dünya Savaşı patlak verir, Çanakkale Boğazı’nın girişindeki Ertuğrul tabyasına komutan yapılır, bir düşman gemisi batırır, Enver Paşa’dan takdir ve madalya alır. Ailesi tehcir edilen Torosyan, Galiçya’dan sonra Suriye’ye yollanır, Halep’te bir kampta kızkardeşini bulur ve ondan anne ve babasının Islahiye çıkışında kurşuna dizildiğini öğrenir, Şerif Hüseyin’in ordusuna katılır ve Osmanlı ordusuna karşı savaşır. Böylece, Torosyan’ın adı Çanakkale Savaşı’nın resmi tarihinden silinmiştir. 1915’te ne oldu sorusu sansürlenmiş ve İttihat ve Terakki Cemiyeti diktatoryası yüzünden 1918’den sonra, bilhassa İttihatçı karşıtları tarafından, konuşulmaya başlanmıştır.

Peki, Ayhan Aktar’ı azınlık meselesiyle ilgilenmeye sevk eden amil nedir? Kendisini bir çeşit “kader kurbanı” olarak niteleyen Aktar, liseyi bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde İşletme-İktisat’a başlar, ancak bu bölümde okumaktan pek hoşnut kalmaz. Şerif Mardin, Sosyal Bilimler Bölümünü açtıktan sonra bu bölüme geçen Aktar, hayatta tesadüflerin çok ve önemli olduğuna inanmaktadır: Kendisinin varlık vergisini çalışması bir tesadüftür ve bu tür konulara azınlıklarla başlamak kendisi için ufuk açıcı bir etkiyi beraberinde getirmiştir. “Üstten ısıtmalı dizel motorum. Bir konuya girişmem için epey bir ısınmam lazım” diyen Aktar, Mavi Kitapile alakalı makalesinde olduğu gibi bazen bir şeye sinirlendiğinde yazar; bazen de “gazetelerin ömrü 24 saat, bu yazını genişlet de dergide basalım” şeklindeki arkadaş tekliflerini kıramayarak. Diğer taraftan gelişme sosyolojisi ile uğraşan bir kişi olarak Aktar’a, hatırat okumak cazip gelmektedir; zira hatıratlarda bütün sübjektivitesi ile birlikte bir adam, bir hikâye anlatılmaktadır.

Kitap, Niyazi Berkes ve Türkiye’de Çağdaşlaşmaadlı kitabı üzerine yeni bir okuma gayretini de içerir. “Ne olacak bu memleketin hali” tartışmaları içindeki 1970’lerin Türkiye’sinde, hazır klişeler boldur, herkes kendinden aşırı emindir, soru sormayı yok eden bir ortam vardır, ama Boğaziçi Üniversitesi yine de kurtarılmış bir bölge gibidir Aktar’a göre. Bu yıllarda İngiltere’ye giden Aktar, orada Niyazi Berkes ile tanışır. Onun ifadesiyle, “Türkiye 1938’e kadar altın çağını yaşamıştır ondan sonra da bozulma başlamıştır” fikrini her ne kadar popüler yapan Attila İlhan ise de ilk telaffuz eden Niyazi Berkes’tir. “İngilizce yazmaya başladığınızda yabancı okuyucuya göre yazarsınız” diyen Aktar, bütün anıların bir otosansürden geçtiğini ve Berkes kadar, yaşadığı dönemi iyi analiz eden adamların sayısının çok az olduğunu savunmaktadır.

Kitapta, dolayısıyla toplantıda ele alınan bir başka konu Türk-Yunan mübadelesi idi. Mübadele ile alakalı arşiv malzemesini, kamu yöneticisinin dikkatini çeken bir olay olduğunda kayıt altına alınan, değilse alınmayan bir şey olarak açıklayan Aktar, Batı Anadolu’da yaşanan felaketin Yunanistan sınırları içindeki Türkler üzerindeki büyük etkisine dikkat çeker. Kendisinin dile getirdiği üzere, mübadele uzmanı bir tarihçi olmamakla beraber mübadele çalışmasında kravatlı siyah elbiseli birtakım adamların, bir masa etrafında oturup “ver Rumlarımı, al Müslümanlarını” şeklinde karikatürize edilebilecek bir pazarlıkla insanların gıyaplarında karar vermelerinin mantığıyla ilgilenmektedir. Diğer bir ifadeyle, bir ağacı yerinden söküp başka bir yere atma hoyratlığı onun araştırma konusunu teşkil etmektedir ve mübadele bunu anlaması için bir araçtır.

Aktar, son olarak, tüketime karşı olan hocalarından Şark Ticaret Yıllıkları’ndaki cıvıl cıvıl ortama, Lozan zabıtlarının Yunancaya çevrilmediğinden İTO’ya 1990’larda mezkur yıllıklarla ilgili sundukları projenin hikâyesine kadar daha pek çok konuda bol anekdotlar aktardı katılımcılara. Sohbet, Ayhan Aktar’ın “tartışma güzeldi, sorular güzeldi, bana bir çok şeyi tekrar düşündürdünüz” sözleriyle sona erdi.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir