Mimarlık ve Anıt

Paylaş:

“Mimarlık ve Anıt” başlıklı ikinci oturumuna hafıza ile takıntılı ilişkisi olan bir kültürel coğrafyada yaşadığımızı söyleyerek başlayan Tanju, hafızanın mimarlıkla ilişkimizde önemli bir rol oynadığını söyledi. Hafıza ile mimarlık arasında ilişki kurmada çok fazla önemsenen Georges Bataille’dan bahsederek, Bataille’ın mimarlığı yeniden tanımladığını ve mimarlığı en sade biçimde “anıt” olarak gördüğünü dile getirdi.

Toplantıda ilk önce, daha önceki haftalarda Kırkambar Kitap etkinliğinde Sanat Araştırmaları Merkezi’nin konuğu olan Alev Erkmen’in Geç Osmanlı Dünyasında Mimarlık ve Hafızakitabında anlatılan hafıza-mimarlık ilişkisine değinildi. Hafıza dolayımında dünyanın hatırlama ile değiştirildiği ve değiştirilerek hatırlandığı olgusu üzerinde duruldu. Tanju’ya göre bu hafıza nosyonuna çok uyan bir tanımlama; bu tanımlamaya göre herkes tikel hafızası sayesinde bir eylemde bulunabiliyor ve her bir insanın –hafızalarının farklı olmasından dolayı– verdiği reaksiyonlar da değişiyor. Bu farklılıklar tamamen insan hafızasının doğasından kaynaklanıyor. Tabii, hafıza da zamanla değişerek daha başka tepkilere de yol açıyor. İşte yukarıda bahsedilen hatırlayarak değişme ve değişerek hatırlama durumu bu şekilde düşünülebilir.

Alev Erkmen’in kitabında Maurice Halbwachs ve Pierre Nora’nın kavramlarından ve toplumsal hafızadan da bahsettiğini vurgulayan Tanju, burada, toplumsal hafıza diye tanımlanan olgunun aslında ortak bir paylaşı değil sadece belirli bir mekânda ve zamanda belirli bir toplumsallığın içinde inşa edilmiş olduğu belirtilmek istendiğini ifade etti. Yani, bu hafızanın doğuştan olmadığı, inşa edilen, kurulan bir durum olduğu üzerinde durdu. Tabii, bu inşa sürecinde sadece fertlerin etkisi değil ayrıca kontrolümüz dışındaki etkilerin de olduğunu ekledi. Bu da hafızanın ne kadar kurgusal ve girift bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyordu.

Alev Erkmen’in kitabında doğrudan aktardığı kavramlardan birinin de “anısal mekânlar” kavramı olduğunu ifade eden Bülent Tanju, bu kavramdaki mekânı fiziksel olarak değil daha çok genel anlamıyla düşünmek gerektiği belirtti. Her tikel zaman ve mekânın bu anlamda aslında “anısal mekân” olduğunu düşünülebilir. Okuduğumuz her metni veya gördüğümüz her durumu unutmuş dahi olsak aslında bunlar hafızayı inşa eden parçalardan oluşmuşlardır. Fakat, belli metinleri ya da durumları anısalmış diğerlerini değilmiş gibi görmenin doğru olmadığını belirten Tanju, her imgenin, her zamanın ve her mekânın, –biz bunları önemli bir anmış gibi kaydetmesek dahi– bizi biz yapan o elastik ve sürekli değişen hafıza paketinin bir parçası olduğunu aklımızda tutmamız gerektiğini söyleyerek sözlerine devam etti. Konuşmacı, aksi takdirde bazı durumları hafızanın aslî parçaları, diğerlerini ise aslî olmayan parçaları şeklinde ayırma durumuna düştüğümüzü dile getirdi.

Anısal mekân dediğimizde her tikel durumun aslında anlatılmaya değer bir hikâyesi olduğunu ve her küçük tikel durumun toplamda etkisiz olmadığını akılda tutmakta yarar gördüğünü söyleyen Tanju, “Anısal mekânlardan söz edeceksek ya da zaman ve mekânın hafızamızla ve anıyla ilişkisi hakkında konuşacaksak, belli bir anısal mekânı ayrıcalıklı kılmamak bu konuda önemli bir adım olacaktır” dedi. Böylece, hafızanın kurgusallığını daha farklı bir açıdan okuma şansı doğacağını sözlerine ekleyen Tanju, Alev Erkmen’in kitabından açıklamalar yaparak sonlandırdığı konuşmasının ilk yarısından sonra, üzerine notlar düşerek çevirdiğiMimarlık: İmkanMekan Sürümüadlı metinden pasajlar okuyarak devam etti. Tanju, bu çevirisini ‘Georges Bataille’ın “Mimarlık” başlıklı küçük denemesinin, bir anlamda yeniden yazımı şeklinde tanımladı.

Bataille’ın denemesinden alıntıları okumaya başlayan Tanju, yazarın “Mekâna müdahale salt mimarlığın işi değil ama mimarlık müdahale ettiğinde özel bir şey yapıyor” şeklinde özetlenebilecek ifadesinden yola çıkarak mimarlık müdahale etse de etmese de mekânsal öncelikle, gövdemizle var olduğumuzu, toplum dediğimiz şeyin de zaman-mekânsal var oluşun dışında bir var oluşa sahip olmadığını belirtti. Mimarların kendilerini kaptırdığı yanılsamanın mekânı ve dolayısıyla zamanı düzenlediklerini ya da düzenleyebileceklerini ya da düzenlemeleri gerektiğini düşünmeleri olarak ifade eden Tanju bütün var oluşumuz zaman-mekânsalsa, mesela şehirle ilgili kararları nasıl sadece bir gruba (diyelim ki mimarlara) bırakabiliriz diye sormak gerektiğini vurguladı.

Bireyin indirgenemez tikelliğe sahip olduğunu işaret etmek üzere toplum yerine çokluk kavramını kullandığını açıklayan Tanju, çokluğun, farklı pratiklerin bütünselleştirilme stratejilerinin vektörel sonucu olarak belirli bir toplum, halk, millet vb. şeklinde göründüğünü dile getirdi. Bu totaliterci “görünme”de görüntünün ortaya çıktığı perspektifin diğer olası perspektiflerin üzerini örtmesi, silmesinin söz konusu olduğunu söyleyen Tanju, “sahici hafıza” ile “modern hafıza” arasındaki farkın da buradan neşet ettiğini dile getirdi. Bu iki hafızayı, hafızaların ya da üretimin perspektifler içinde olduğunu, o ya da bu şekilde çeşitli nedenlerle farklı biçimlerle farkına varmamış bir dünyaya ait hafıza ile bu perspektif çokluğunun dolayısıyla hafızalarımızın az ya da çok haklılığının, yani hafızaların dönüşen kurgusallığının ayırdına varanların dünyasına ait hafıza şeklinde tanımlayan Tanju, bir doktora tezinden yaptığı “Mimarlık mesleğinin doğasından kaynaklanan etik sorumluluğu” ifadesinden yola çıkarak, bu cümlenin mimarlığın sadece mimarlıktan kaynaklanan, dayattığı bir perspektifinin olduğunu ortaya koyduğunu; fakat tek bir perspektifin diğer bütün perspektifleri örttüğü noktada etik ve değer probleminin de kalmadığını, cümleyi bu şekilde kurmanın etik tartışmanın sonunu getirdiğini ve bu noktadan itibaren, bu cümleyi kurmaya başladığımız ândan itibaren aslında sorumluluklarımızdan kaçtığımızı, bizim perspektifimizin üzerini örten başka bir perspektife sorumluluklarımızı yüklediğimizi anlatan sözleriyle açıkladı.

Mekânın doğrudan organizasyonuna soyunan mimarlık ve türevi pratiklerin ise mekânın akışkan transformasyonunu ideal ve durağan bir formla kapatmaya çalışarak mekânı mülk edinen öteki vektörleri organik yerlerine bağlayarak güçsüzleştiren tahakküm pratikler olduğunu belirten Bülent Tanju söz konusu tahakkümün yüksek kültürü tanımladığını ifade etti. 20. yüzyıl sanatının bu nedenle alçaldığını söyleyen Tanju söz konusu alçalmanın modernizmi tanımladığını ve modernist sanatın bunun üzerine oturduğunu sözlerine ekledi.

Bataille’ın metninin modernlik kavramının sabit form yanılsamasının çözülmesi kaybı olduğu akılda tutularak yazıldığını hatırlatan Tanju, bu aynı zamanda hafızanın kurgusal olduğunu, dönüşen bir şey olduğunu söylemektir, dedi. Bitmiş tek biçimle bir hafıza ya da hepimizi aynı şey yapan hafızanın olmaması bağlamında modernizmin diğer bir tanımı söz konusu çözülmenin kaybın olumlanmasıdır diyen Tanju, formsuzlaşmanın en iyi örneğinin tipsizleştirme olduğunu ifade etti. Tipsiz’e örnek olarak klasik tambur çalış biçimlerini alt üst eden Tamburi Cemil Bey’i gösteren Bülent Tanju, mimarların rahatsızlıklarını belirtmek için kullandığı “İstanbul’un yağ lekesi gibi büyümesi gibi bir problemi olduğu” ifadesini ve şehrin belli, tanımla bir formda büyümesi beklentisini eleştirerek, bu görüşe göre İstanbul’un kendisinin zaten var oluşuyla, yağ lekesi gibi tanımsız saçılışıyla bu anlayış için problem teşkil ettiğini dile getirdi.

Tipoloji ve morfolojinin bugün akademyada mimarların ve şehircilerin neredeyse metin üretemedikleri kavramlar olduğunu öne süren Bülent Tanju, tip ve tipolojinin kimlik problemiyle bağlantısı üzerinde durarak tip, tipoloji ve kentsel morfoloji anlatılarının, yani mimarlığın, bu anlamda mimarlık tarihinin, mimarlığın deformasyonu yozlaşması anlatılarının çok yaygın bir tahakküm talebi olarak dikkat çekici olduğunu sözlerine ekledi.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir