Son Dönem Osmanlı Düşüncesinde İrade Hürriyeti

Paylaş:

Tezgâhtakiler toplantı serisinin Kasım ayındaki üçüncü programında Rıdvan Özdinç, 2010 yılında Marmara Üniversitesi SBE Kelam Bilim Dalı’nda tamamladığı “Son Dönem Osmanlı Düşüncesinde İrade Hürriyeti (1908-1918)” adlı doktora tezi çerçevesinde bir sunum yaptı.

Elimize, iradeyle alakalı, modernleşme sorununun herhangi bir şekilde gündemde olmadığı bir dönemde yazılmış bir metin aldığımızda iradenin ya hukuki bir terim olarak hür ve köle arasındaki münasebetle ya da tasavvufi bir terim olarak insanın Allah’ın dışında her şeyden azade olmasıyla ilişkilendirildiğini görürüz. Bu tür metinlerde mevzu irade hürriyeti gibi bir kavramsallaştırmaya tabi tutulmamakta, genel olarak mezheplerin itikadi yaklaşımları çerçevesinde ele alınmaktadır. Fakat modernleşme sorununun ciddi bir krize dönüştüğü özellikle on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ve onu takip eden süreçte irade meselesi radikal biçimde farklılaşıp tamamen siyasi bir veçheye bürünmüştür. Rıdvan Özdinç’e göre bu radikal dönüşüme Seyyid Bey’in “Hukuk ve şeriatın temel taşı, yani insanlar arasındaki tüm muamelat ve münasebeti içeren vaziyet-i hukukiye ve mesuliyeti tayin edecek araçlar, irade ve kader meseleleridir” şeklindeki ifadesi çok güzel bir örnektir. Gelenekte hiçbir zaman bu denli hususi bir önem arz etmeyen irade ve kader meselesinin bir anda tüm sosyal, hukuki, ahlaki ve siyasi yaşamın merkezine konması gerçekten de dikkat çekilmesi gereken bir konudur. Özdinç’e göre bunun nedenlerini ve gelişim sürecini üç esasta incelenebilir.

Bu esaslardan ilki, ilk dönemden itibaren bütün İslam coğrafyasını etkisine alan klasik geleneğin ve mezheplerin Allah-insan ilişkilerini açıklama biçimlerinin bu süreçte tekrar nasıl gündeme gelerek sorunsallaştırıldığıdır. İrade hürriyetine dair Maturidilik, Eşarilik ve Mutezile arasındaki farklar özellikle oryantalistlerin saldırıları bağlamında yeniden gündeme gelmiş, Osmanlı dünyasında baskın olan Maturidiliğin, Eşarilikten farkları ortaya konulup bu saldırılardan muaf olduğu vurgulanmıştır. Hatta daha radikal biçimde bu ikisini de reddederek tamamen Mutezilenin görüşlerini temel alıp irade hürriyetini savunarak bu saldırılara cevap verenler bile vardır. Örneğin Hoca Kadri Bey tamamen Mutezili argümanlarla bir siyaset teorisi geliştirmeye çalışmış ve Mutezile’nin kader anlayışı üzerinden kurguladığı bir muhalefet dili arayışına girmiştir. Aynı şekilde Selefilik de yeniden gündeme gelmiş, örtük ve açık iki tavırda kendini göstermiştir. Bunlardan ilkine İbn Teymiyye fikriyatı yön vermiş, özellikle onun yerleşik kurumlara yönelttiği eleştirilerin irade hürriyeti ile bağlantısı kurulmuştur. İkinci tavır ise İbn Teymiyye’nin bilerek veya bilmeyerek göz ardı edilmesi şeklinde kendini belli etmiştir. Selefin bir taraftan genel olarak meşrulaştırma hizmeti görmesi, diğer yandan yeni durumlar için ayet ve hadisleri kolaylıkla kullanma hakkı tanıması öne çıkmakta, bariz bir şekilde Maturidiliği savunan mesela Harputi, İzmirli gibi isimlerde selefe bağlanma gayreti göze çarpmaktadır.

İkinci esas irade-kader meselesiyle doğrudan ilgili olan Osmanlı’daki insan tasavvurudur. Osmanlı insan tasavvurunu ele alırken en önemli esasların başında “tasavvuf” gelmektedir ki oryantalistlerin eleştirilerindeki temel vurgulardan biri bu kaderci insan tipinin olumsuzlanmasıdır. Dönemde hâkim yaklaşım bu insan tipinin yeni sorunlara cevap veremediği ve değişmesi gerektiğidir. Bu yeni insan tipinin temel dayanağı da tabii ki hürriyeti bir hak olarak değil adeta vazife ilan eden hür insandır. Terakkiye mani olan fatalist insan tasavvuru artık miadını doldurmuştur. Bu yeni insan hür ve özgür karakterini fark edip çevresine ve siyasete bizzat müdahildir.

Üçüncü esas ise sancılı modernleşme sürecinin bizzat kendisidir. Mevcut insan tasavvurunu yok ederek büyük bir darbeyle gelen bu akımın açtığı psikolojik ve toplumsal tahribattır. Umutsuzlukla acil pratik kaygılara yönelinmiş, yeni arayışlara girilmiştir. İrade ve hürriyet kavramlarının insan merkezli yorumlanmasında bu umutsuzluğun ciddi bir etkisi olduğu söylenilebilir. Ayrıca bu süreci tamamlanmış bir şeymiş gibi almak, sanki hâlâ başka biçimlerde benzer krizler yaşamıyormuş gibi davranıp meseleyi tarihselleştirmek, bu perspektifte belli şablonlarla döneme bakmak son derece yanlış bir okuma biçimidir.

Başta Seyyid Bey’den yapılan alıntıda da görüldüğü gibi meşruiyet-gayrı meşruiyet, husun-kubuh vb. tüm ahlaki ve hukuki kavramların yeniden gündeme gelerek sorgulandığı bir dönem olan 19. yüzyılın ikinci yarısı ve bu mirası takip eden dönemde irade hürriyeti tüm bu sorunların esasında görülmüştür.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir