Türkiye Sosyoloji Alanındaki Çağdaş Temayüller Üzerine Panoramik Bir Sunuş

Paylaş:

Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin başlattığı Türkiye’de Çağdaş Sosyolojik Yönelimler adlı toplantı dizisinin ilk oturumunda İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Alim Arlı, bir sunum gerçekleştirdi. Türkiye’deki sosyoloji alanının ve bu alanda yapılan çalışmaların genel bir haritasını çıkarmayı amaçlayan toplantı dizisine bir mukaddime olarak değerlendirilebilecek sunumunda Alim Arlı, ilk olarak Türkiye’de sosyolojinin günümüzde nasıl bir alan haline geldiğini anlayabilmek için geçmişte ne olduğunu anlamak gerektiğini, belirli isimler üzerinden de Türkiye’de başlangıcından beri sosyoloji alanına hâkim olan genel tema ve meseleleri sunmaya çalıştı.

Türkiye’deki sosyoloji alanının gelişimini ana hatlarıyla tasvir eden Arlı’ya göre Türkiye’de sosyoloji alanını anlamaya çalışırken üç temel meseleye dikkat etmek gerekiyor. En başta Türkiye’de sosyoloji alanının oluşum ve şekillenmesi Türkiye’nin genel siyasi-ideolojik mücadelelerine, zihniyet dünyası ve kimlik tartışmalarına maruz bir karakter sergilemektedir. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki kuruluşundan itibaren sosyolojinin ağırlıklı olarak imparatorluğun siyasi ve ekonomik bağımsızlığını hedefleyen sosyal-siyasi reform politikalarının ihtiyaç duyduğu bilgiyi üreten ve Cumhuriyet sonrasında da kurulmakta olan ulus-devletin ihtiyaçlarına hizmet eden bir bilim olarak formüle ve icra edilmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye sosyolojisinin bu karakteri alanın niteliğinin belki de en temel belirleyicisidir. İkinci olarak Türkiye’deki üniversite rejimi içerisinde sosyoloji alanına tanınan imkânlar ve yapılan kısıtlamalar alanın şekillenmesinde oldukça etkindir. Üçüncü mesele ise Türkiye’deki sosyoloji alanının dünyaya ne kadar açık olduğu ve dünyadaki sosyoloji gündemiyle olan ilişkisinin niteliğidir.

Arlı’nın hayli geniş ve kuşatıcı olan ve tek tek çalışmalar üzerine yorumlarda bulunduğu sunumunu burada hakkıyla aktarmak çok zor olsa da, genel olarak ifade edildiğinde, Arlı’ya göre Türkiye’de sosyoloji alanının gelişimini alanın temel özellikleri ve yapısal karakteri açısından iki döneme ayırmak mümkündür: Kuruluştan 1980’e kadar olan dönem ve 1980 sonrası.

Birinci dönemin temel özellikleri gerek kurumsal varlık gerek personel istihdamı açısından sosyoloji alanının hayli dar oluşu, buna paralel olarak çalışma sayısının azlığı ve alanın belli başlı isim ve kurumlar tarafından kuşatılması olarak özetlenebilir. Özellikle 1940’lara kadar İstanbul Üniversitesi (Darülfünun) merkezli ve önce Ziya Gökalp sonra da Hilmi Ziya Ülken tarafından çizilen bir sosyoloji alanı mevcut. Öte yandan bu dönemde sosyolojinin gündeminin büyük ölçüde kurulmakta olan ulus-devletin gündemi ve ihtiyaçları tarafından şekillendirildiğini görüyoruz. 1940’lardan itibaren sosyoloji alanı hem belirli ölçüde farklılaşmaya hem de kısmen de olsa devletten özerkleşmeye başlıyor. Bu dönemin öncü isimleri olan Behice Boran ve Niyazi Berkes, 1948 tasfiyesine kadar alanı ciddi olarak etkileyen eğitim ve telif faaliyetlerinde bulunmakla kalmayıp, Ankara’da yürüttükleri faaliyetlerle sosyoloji alanının İstanbul merkezli karakterini de bir ölçüde değiştiriyorlar. 1948 tasfiyesinden 1960’lara kadar çok canlı bir sosyoloji ortamından bahsetmek mümkün görünmüyor. 1960-1980 arası ise hem yapılan bazı öncü çalışmalar (Mübeccel Kıray’ın Ereğli çalışması, Şerif Mardin’in çalışmaları vb.) hem de kurulan bazı kurumlar (Hacettepe ve Boğaziçi Sosyoloji, DPT vb.) ve buralarda yetişen insanlar ile alanın şekillenmesi açısından önemli bir zaman dilimi olarak değerlendirilebilir. Her ne kadar bu dönemde çok kısmî bir özerkleşmeden bahsedilebilirse de esas itibariyle devletin ilgi ve çıkarlarıyla, Kemalist tarih, siyaset ve eğitim felsefelerinin tahakkümü altında olan pek çok konu tabu olarak kalmış ve çalışılamamıştır. Sosyoloji alanında kayda değer bir genişleme, farklılaşma ve konu çeşitlenmesi için 1980 sonrasını beklemek gerekmiştir.

Zaten 1980’lere kadar Türkiye’de sosyoloji alanında çalışan insan sayısı –istihdam imkânları oldukça kısıtlı; kurumsal ve maddi imkânlar –bağımsız sosyoloji kürsüsü çok az– bakımından pek az yatırım yapılan ve desteklenen bir alan olduğunu ifade eden Arlı’ya göre, 1980 sonrasında müstakil bir bölüm olarak kurulan sosyoloji, somut olarak daha fazla zihnin yatırım yaptığı bir alan haline gelmiştir. Buna paralel olarak konu çeşitlenmesi artmış, önceden tabu olan bazı konular çalışılmaya başlanmıştır. Bu dönemde özellikle din sosyolojisi, etnik meseleler, modernleşme tartışmaları, iktisat tartışmaları ve kent sosyolojisi ana tartışma damarlarını oluşturmuştur. Nilüfer Göle’nin din-İslam-modernleşme tartışmalarına katkıları, Mardin’in Osmanlı-Türk modernleşmesi üzerine çalışmaları, İsmail Beşikçi’nin Kürt meselesi üzerine öncü çalışmaları gibi pek çok çalışma yeni tartışma kanalları açmış, sosyoloji alanında belli tartışma izleklerinin oluşup şekillenmesine katkıda bulunmuşlardır. Arlı’nın sunumu bu tartışma alanlarına ve bu alanlarda yapılan çalışmalara dair değerlendirmelerle devam etti.

Türkiye’deki sosyolojik epistemoloji tartışmaları, post-yapısalcı yaklaşımların Türkiye sosyoloji alanına etkileri, Ulus Baker’in dünya sosyoloji gündemine de önemli katkılarda bulunan çalışmaları, Dünya Sistemi okulunun etkileri gibi daha pek çok konuya değinen Arlı, sunumunun son kısmını, kısa da olsa, Türkiye’ye özgün bir sosyolojinin üretilip üretilemeyeceği tartışmalarına ayırdı. Arlı’ya göre Türkiye’de bu tartışmalar şimdiye kadar büyük ölçüde spekülatif zeminlerde sürdürüldü ve dolayısıyla pek bir verim alınamadı.

Sunum eğer böyle bir sosyolojinin imkânı varsa bunun operasyonel araçlarının neler olduğu, sahada nasıl çalışılacağı, sosyolojinin kendi geçerlilik koşullarını felsefi olarak kurup kuramayacağı gibi meselelerin açığa kavuşturulması sorularıyla nihayete erdirildi. Sunumun soru-cevap kısmı ise sosyal bilim araştırmalarının finansmanı meselesinden sosyoloji çalışmalarındaki refleksifivite eksikliğine, sosyolojinin etik ve pedagojik meselelerinden Türkiye’deki resmi istatistik verilerinin sınırlılıklarına, sağlam bir oryantalizm ve Avrupa merkezcilik eleştirisinin özgün ve özgürleştirici bir sosyolojinin inşası için vazgeçilmezliğinden sosyal bilimler, doğa bilimleri ve İslami ilimler arasındaki etkileşimin niteliğine kadar pek çok meselenin tartışıldığı keyifli bir sohbet havasında sona erdi.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir