Osmanlı Devletinde Mekke’nin Yönetimi (1517-1617)

Paylaş:

Marmara Üniversitesi’nde hazırladığı “Osmanlı Devlet’inde Mekke’nin Yönetimi (1517-1617)” başlıklı doktora tezinde Tuğba Aydeniz, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinin ardından Osmanlı idaresine geçen Mekke’nin yüz yıllık idaresine ışık tutuyor. Aydeniz’in de dikkat çektiği üzere Mısır seferi öncesinde Osmanlı idaresiyle Mekke Emirliği arasındaki ilişkiler, özellikle 1512’de Kızıldeniz civarındaki Portekiz saldırıları sırasında Memlük Sultanı Sultan Gavri’nin ve Mekke şerifinin Osmanlı’dan yardım istemesiyle artar. Mısır seferi sonrası Sultan Selim henüz Kahire’deyken Mekke üzerine yürümeye karar verdiği sırada Mekke şerifinin kendisini kabul ettiğini ve biat edeceğini öğrenir, böylece Mısır Beylerbeyliğine bağlı olan Mekke Emirliği Osmanlı idaresine geçer. Mekke şeriflerini denetim altında tutmak için de Cidde’de bir sancak tesis edilir.

Hutbede padişahın adından sonra Mekke şerifinin isminin zikredilmesi, köylerin vakfedilmesi, İstanbul’dan kadı, nazır-ı emval ve şeyhü’l-harem tayin edilmesi ve mahkemelerde yapılan düzenlemeyle dört mezhebe göre hüküm verecek mahkemelerin tesis edilmesi bu dönemde göze çarpan uygulamalar arasında sayılabilir. Aydeniz’e göre bütün bunlara rağmen Yavuz, Mekke’de çok köklü bir değişiklik yapmamıştır.

Mekke şerifliği yapan ailelere bakıldığında, Osmanlı idaresindeki ilk Mekke şerifi aynı zamanda Memlük döneminde de bu görevde bulunan II. Berekât’tır. Şeriflik babadan oğula geçen ve kayd-ı hayat şartıyla sürdürülen bir görev olduğundan II. Berekât’tan sonra oğlu II. Nümey; sonra onun oğulları Şerif Ahmed ve Şerif Hasan; ardından Şerif Hasan’ın oğulları Ebu Tâlib, İdris ve Fuheyd görev alırlar. Ebu Tâlib’in yerine halef bırakmaması sebebiyle şeriflerden oluşan bir meclis tarafından Şerif İdris göreve seçilir, ancak kardeşi Fuheyd’le aralarında kan dökmeye varan ciddi problemler yaşayınca aynı meclis tarafından görevden el çektirilir. Aydeniz bu hadise esnasında İstanbul’un müdahale etmeyişine dikkat çekmektedir. Şeriflerin bazen padişah tarafından azledildiği bilinmekle beraber araştırmaya konu olan dönemde padişahın yaptığı bir azil yoktur.

Hilafetin Mısır’ın Osmanlı’ya ilhakı üzerine kutsal emanetlerle birlikte Eyüp Sultan’da ya da Ayasofya’da Sultan Selim’e geçtiğine dair elimizde ciddi bir veri bulunmadığını savunan Aydeniz’e göre, bu sav, D’Ohsson tarafından ortaya atılmış, daha sonra birkaç tarihçi tarafından da aktarılarak yaygın hâle gelmiştir. Oysa daha erken dönemde I. Murad da, Fatih de halife unvanını kendileri için kullanmıştır. Dolayısıyla Mısır’ın fethi sonrası, Osmanlı’nın fiilen öteden beri taşıyageldiği hilafet anlayışının resmiyet kazandığını söylemek daha doğrudur.

Şeriflerin seçilmesi hususuna da açıklık getiren Aydeniz’in ifadesiyle şerifler aile içinde istişareyle seçilerek isimleri İstanbul’a gönderilir, padişah şerife menşur, birçok hediye ve hilat göndererek onu kabul ettiğini bildirir. Menşurun gelmesinden sonra Mescid-i Haram’da kadıların, seyitlerin, şeriflerin katıldığı bir törende padişahın menşuru sesli bir şekilde okunup hilat giydirilir. Kabe’yi tavaf ettikten sonra duada bulunulmasının ardından herkes şerife biat eder. Şerif, İstanbul’dan, oğlunun ya da kardeşinin kendisine yardımcı olmak üzere görevlendirilmesini isteyebilmektedir. Bu nedenle bazı dönemlerde idarede baba-oğul veya iki kardeş birlikte görev almıştır.

Mekke şerifinin görevlerine de değinen Aydeniz, şeriflerin padişah adına idarede bulunduklarını ve protokolde sadrazamdan sonra vezirlik rütbesinde olduklarını hatırlatıyor. Şerifin temel görevi Hicaz’ın muhafazası ve hacıların himayesidir. Aynı zamanda Mısır’dan gelen zahireyi ve diğer yardımları adil şekilde dağıtmak, Mina civarındaki çevreyi düzenlemek, hac yolu üzerindeki su kuyularını korumak, suyolu inşaatına ve yenileme çalışmalarına nezaret etmek, bedevileri belli bir nizama sokarak asayişi sağlamak suretiyle hacıları rahatsız edecek çatışmaları önlemek, adi suçlarda tahkikat yapmak ve tüccarları korumak da şerifin görevleri arasındadır. Oldukça kalabalık bir maiyete sahip şerifler, müftü dâhil olmak üzere Harem görevlilerinin tayininde görüş belirtme, Medine emirini tayin etme yetkisine de sahip olup Cidde ve Yenbu limanlarının idaresinden de sorumludur. Şerif ayrıca mevlit törenlerine, İstanbul’daki bazı cami açılışlarına, şehzadelerin sünnet törenlerine, üç ayları karşılama törenlerine, Harem-i Şerif’in yapılmasından sonra düzenlenen açılış törenine de katılmıştır. Katılamadığı durumlarda hediyelerini ve kendi adına vekâleten birini göndermiştir.

Aydeniz, şeriflerin gelirlerinden söz ederken ilk sırada Cidde gümrük gelirlerini ve vergilerden aldıkları payları zikreder. Kanunî döneminden itibaren şerifler Cidde gümrük gelirlerinin yıllık hasılatının yarısını, Cidde’ye ulaşan küçük gemilerin gelirinin dörtte birini ve hacı adaylarından alınan vergi, tuz madeni vergisi ve bedevilerden alınan verginin bir kısmını almışlardır. Ayrıca Kabe ve Harem tamiratı için İstanbul’dan gönderilen tahsisattan artan para, sürreden hacılardan kalan buğday, Haremeyn bulgurundan bir miktar, bazı hükümdarların Mekke halkına dağıtılması için gönderdikleri sadakalardan bir pay da yine şerifin gelirleri arasındadır. Maaşını Mısır vakıf gelirlerinden alan şeriflere azledilmeleri durumunda “iaşe bahası” adıyla bir miktar para verilmiştir.

Son olarak şeriflerin merkezî idare ve mahalli idarelerle ilişkilerine değinen Aydeniz, şerif ile Mısır beylerbeyi, Cidde beyi, müftüler, şeyhü’l-haremler ve emir-i haclar arasında ortaya çıkan problemlerin temelinin maddi ve idari işlerdeki uyumsuzluklardan kaynaklandığını ifade ediyor. Ona göre, en çok tartışmaların da Cidde gelirleri sebebiyle yaşandığı görülüyor. Şerifler İstanbul’la yazışmalarını bağlı oldukları Mısır Beylerbeyliği üzerinden yapmışlardır. Ancak şeriflerin kendi aralarında ya da diğer mahalli idarelerle yaşadığı, bazen hac yapılmasına mâni olacak seviyeye ulaşan problemlerde bile İstanbul’un doğrudan ve ciddi bir müdahalesi görülmemektedir.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir