Teolojik Dilin Hususiyeti ve Ateist Argümanların Sınırı

Paylaş:

Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Tezgâhtakiler programının Kasım ayındaki ikinci konuğu, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Rahim Acar idi. Din felsefesine dair yaptığı nitelikli çalışmalarla bilinen Acar, Teolojik Dilin Hususiyeti ve Ateist Argümanların Sınırı adlı kitabı üzerine bir sunum gerçekleştirdi.

Acar’ın çalışması giriş ve iki bölümden oluşuyor. Giriş bölümünde, teolojik dilin, teist dinler bağlamındaki tartışmaları ve bunların doğurduğu sıkıntılara Ortaçağ İslâm ve Batı dünyası göz önünde bulundurularak değiniliyor. Birinci bölümde ise kötülük probleminden ve Tanrı tasavvurundan hareketle Tanrı’nın var olmadığını ispatlamaya çalışan, ateistik argümanlardan birkaç örnek tahlil ediliyor. Daha sonra ateistik argümanlara verilen cevaplar ve tek anlamda yüklemleme üzerinde duruluyor. İkinci bölümde, Tanrı hakkında anlamlı bir şekilde konuşabilmek için, dilimizin Tanrı ve mahlukat hakkında kullanıldığında tümüyle aynı anlamda olması gerekmediği gösterilmeye çalışılıyor. Thomas Aquinas’ın teolojik dil ile ilgili “benzer anlam teorisinden” hareketle konu hakkındaki görüşüne de bu minvalde yer veriliyor.

Teolojik dil, Ortaçağ’da hem İslâm hem de Hristiyan dünyasında önemli bir problemdir. Acar’a göre, Selefiye, Müşebbihe, Mücessime arasındaki ayrım ve daha sonraki Mutezile, Eşarî, Maturidî ayrımlarının kaynağı “teolojik dil” sorunudur. Konuyla ilgili Ortaçağ Hristiyan dünyasında üç görüş öne çıkmaktadır:

İlk yaklaşım, Tanrı hakkında kullandığımız dilin, Tanrı’nın nasıl olduğunu göstermediğini, ama ne olduğunu gösterdiğini söyleyen Anselm’in görüşü. İkinci yaklaşım Aquinas’a ait olan Tanrı ve mahlukat hakkında kemal bildiren sıfatların benzer anlamda yüklendiği fakat tamamen aynı anlamda yüklenmediğini söyleyen görüştür. Buna karşılık kemal bildiren terimleri tamamen aynı anlama atfederiz anlayışını savunan Duns Scotus, üçüncü bir yaklaşım olarak karşımıza çıkar. Acar’a göre Batı düşüncesinde, yirminci yüzyılın başlarından bugüne kadar devam edegelen görüş Duns Scotus’a ait yaklaşımdır. Felsefi dilin tek anlamlı olması gerektiği düşüncesi Hume ve Kant’tan itibaren izlerini sürebileceğimiz bir şeydir. Yirminci yüzyılın başlarında mantıkçı pozitivistlerin ortaya çıkışı da bu düşüncenin ürünüdür.

Acar, kötülük probleminden hareketle yapılan ateistik argümanlarda, Hume’un Epiküros’tan hareketle ortaya koyduğu görüşüne yer verdikten sonra bunun modern zamandaki formüle edilişini şu şekilde ortaya koydu: (1) Mantıksal bir argüman olarak, eğer kötülük varsa, Tanrı yoktur. Tanrı ve kötülük mantıksal olarak birbiriyle çelişiktir. (2) Âlemde kötülüğün olması, bir mantıksal çelişki olmayabilir ama kötülüğün olması Tanrı’nın olmasının aleyhine bir delildir. Sonrasında kadir-i mutlak ve iyi olan Tanrı ile kötülüğün çeliştiğini söyleyen, J. L. Mackie’nin görüşüne değinen Acar, kötülük problemine dair bir diğer argümanı şu şekilde formüle etti: Birinci öncül; kadir-i mutlak ve âlim-i mutlak bir varlığın, daha büyük veya aynı ölçüde bir iyiyi kaybetmeksizin ya da daha büyük kötülüğe müsaade etmeksizin, kötülüğü önleyebileceğine dair dünyadaki ızdırap örnekleri. İkinci öncül; âlim-i mutlak ve sırf iyi bir varlık, daha büyük bir iyiyi kaybetmeksizin, herhangi bir şiddeti, ızdırabı önler. Üçüncü öncül; öyleyse âlemde kötülük olduğuna göre, kadir-i mutlak, âlim-i mutlak, “sırf iyidir” diyemeyiz. Sonra da kötünün aslında var olmadığı gösterilir. Kötülük probleminden hareketle kurulan her iki argümanda da terimlerin aynı anlamda kullanıldığı görülmektedir.

Tanrı’nın var olmadığını ispatlamak üzere kurulan bir diğer argüman serisi de “Tanrı tasavvurundan” hareketle kurulan argümanlardır. Acar’a göre, bu argümanlarda terimleri tecrübemizle hangi anlamda kullanıyorsak, Tanrı’da da aynı anlamda kullanmamız gerektiği şeklindeki varsayımın başarılı olduğu yönündedir. Bu konunun açılımını M. Martin ve W. Rowe’un görüşleri çerçevesinde yapan Acar, sunumunun devamında bu argümanlara karşı verilen cevaplara da değindi. Yirminci yüzyılda R. Swinburne, teolojik dilin, en azından kemal sıfatlar söz konusu olduğunda tek anlamda kullanılması gerektiğini savunuyor. W. Alston, Aquinas’ın “benzer anlam teorisine” karşı çıkan kişilerden biridir ve terimleri benzer anlamda kullanmanın teolojik dili muğlaklaştıracağını, Tanrı’ya iyi, irade eden vs. demenin anlamsızlaşacağını ifade eder. Acar’a göre, teist cenahtan gelen savunmalarda da aslında formel olarak, felsefi dilin terimleri tek anlamda kullanılması yönünde bir varsayım vardır. Ama fiilen savunmalara bakıldığında, Tanrı’nın bizden farklı oluşu gereği istisnalar yapılmaktadır.

Stephen John Wykstra, Rowe’un kötülük probleminden hareketle kurduğu argümanına cevap verir: “Âlemde kötülükler olabilir, biz bunların maksadını göremiyoruz diye onlara maksatsız diyemeyiz. Bize bazı şeyler maksatsız gibi görünebilir, ama bundan onların gerçekten maksatsız olduğu sonucuna varamayız”. Wykstra’nın bu açıklamasında bizdeki bilginin Tanrı’daki ile aynı olmadığını görüyoruz.

Aquinas’a göre, âlem Tanrı’nın eseri olarak, Tanrı’dan başkadır. Ancak âlem Tanrı’nın eseri olması hasebiyle, bir eser ustasının izini ne kadar yansıtırsa, âlem de Tanrı’yı o kadar yansıtır. Tanrı’nın, kemal sıfatlarıyla âleme yansıdığını görmekteyiz. Tanrı âlemden başkası olması hasebiyle, kemal bildiren terimleri, Tanrı’ya yüklediğimizde bu insanlarınkiyle tamamen aynı değildir. Ama diğer taraftan, tümüyle ayrı anlamlar yüklersek, bu takdirde de, Tanrı hakkında konuşmanın hiçbir anlamı kalmaz. Âlem tanrının eseri olması ve bundan dolayı kendisini yaratanı yansıtması bakımından, Tanrı ile âlem arasında, kemal bildiren sıfatların anlamında bir ortaklık söz konusudur. Farklılığı sağlayan şey, örneğin bilme terimi insana da Tanrı’ya da yükleniyor, ama Tanrı’nın bilgisini bizden farklılaştıran şey, onda formel sıfatlar dediğimiz, ezelilik, basitlik, değişmezlik gibi sıfatların oluşudur. Bizim bilgimiz öğrenmeye, zaman mekân şartlarına, değişmeye açıkken, Tanrı’nın ki öyle değildir. Dolayısıyla terimlerin içeriği bakımından bir örtüşme vardır. Tanrı’da üstünlük bildiren sıfatların aslı Tanrı’dadır. O, mahlukata ne kadar verdiyse, mahlukatta o kadar vardır. Dolayısıyla “asıl anlam” Tanrı’da vardır. İnsanla Tanrı arasında da bir “ortaklık” vardır. İnsanın bilgisi eşyadan hareketle elde edilen bilgidir. Bilme objemiz, bilgimizin kriteridir. Buna karşılık Tanrı’nın âleme dair bilgisi söz konusu olduğu zaman, Tanrı’nın bilgisi eşyanın varoluşunun kriteridir.

Tanrı’nın bilgisi yaratıcı bir bilgidir. Bizim bilgimizse, eşyadan hareketledir. Böyle bakarsak, bilme terimini Tanrı’ya ve mahlukata yüklediğimizde, bir ortaklık söz konusu, ama tümüyle ayniyet söz konusu değildir. Eğer tümüyle aynı olsaydı, o zaman bilmede bizim için gerekli olan şartlar neyse Tanrı için de aynısının olması gerekirdi. Ama benzer ve tamamıyla aynı olmaması hasebiyle hem Tanrı hem insan hakkında anlamlı bir şekilde konuşabiliriz hem de Tanrı tasavvurundan hareketle tutarsızlık argümanının maksadı yoktur diyebiliriz.

Acar’a göre, davranışlar ve ortaya çıkan sonuçlar arasındaki benzerlikten, bunların sebepleri hakkında da aynı şeyler olduğu sonucuna varamıyoruz. Teolojik dili benzer anlamda kullandığımız zaman ateist argümanlar, kötülükten hareketle kurulan argümanlar, Tanrı tasavvurundan hareketle kurulan argümanlar etkinliğini önemli ölçüde yitirmektedir. Acar’ın sunumu verimli bir soru-cevap faslıyla neticelendi.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir