Türkiye’de Edebiyat Tarihçiliği

Paylaş:

Otobiyografik bir anlatı serisine, Türkiye’de edebiyat tarihçiliği çerçevesinde Birol Emil ile devam edildi. Yeni Türk edebiyatı sahasında 53 yıllık hocalığında kazandığı tecrübeleri dinleyicilerle paylaşan Emil, mesleğini öylesine seviyor ki, “Dünyaya ikinci bir geliş olsa seçeceğim meslek hocalıktır” diyor. Emil’e göre bu mesleğin heyecanı, asaleti başka hiçbir meslekte yoktur.

Emil, Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunudur. Erzurum’da öğretmenlik yaparak meslek hayatına atılan Emil, bir süre sonra mezun olduğu fakültede Mehmet Kaplan’ın asistanı olarak akademik kariyerine başlar. Asistanlığı döneminde kürsü başkanı Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. 1982’de YÖK kanunuyla yeni üniversiteler açıldığında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Fen-Edebiyat Fakültesi dekanlığı yapar. Bir ara Paris ve Varşova üniversitelerinde ders verir ve daha sonra Marmara Üniversitesi’ne geçer.

Tanpınar’ın Emil için ayrı bir önemi vardır. Zira, ona göre, Tanpınar hem ilim adamı hem sanatkâr hem de fikir adamıdır. Sanatkârlığından aldığı bir vasıfla o, nevi şahsına münhasır, estet bir şahsiyettir ki, gördüğü her şeyde bir güzellik bulur. O estet bir bilim adamı, estet bir sanatkâr, estet bir fikir adamıdır. Türk edebiyatında Tanpınar, başka hiçbir edebiyat tarihçimizin ve ilim adamımızın göremediği dikkatlere sahiptir. Tanpınar’ın benimsediği sanat anlayışının temeli estetiktir. Sanatkârlığından gelen bu hassasiyetini fikir ve ilim adamlığına da yansıtmıştır. Onun eserlerinde ilmin, sanatın ve fikrin at başı gittiğini görürsünüz. Sanatkârlara mahsus sezgi ile kimsenin görmediklerini görür. Onda derin bir tefekküre dayanan fikir ve sanat vardır. Bu özellikleriyle o alışılagelmiş bir hoca değildir. Onun konuşması talebelerini ziyadesiyle etkiler. O kadar yüksek seviyede anlatır ki o düzeye erişmek asla mümkün değildir. Mektup ve günlüklerinde ise şairanedir, büyük ve derin bir şair hassasiyeti vardır, onda. Tanpınar’ın bir özelliği de yazı dili müthiş disiplinlidir. Ancak dağınık konuşur.

Eserlerine bakıldığında, Emil’in nazarında, Tanpınar’ın en önemli eseri, Türk edebiyatında başka örneği bulunmayan, bir kültür ve sanat denemesi diye nitelenebilecek, meşhur Beş Şehir adlı kitabıdır. Bu nedenle, kültürümüzün, sanat ve medeniyetimizin ne olduğunu öğrenmek için bütün öteki kaynaklardan önce bu eser okunmalıdır. Nitekim, Türkçenin nihai kertede erişebileceği en üst üslup nedir; bir eser nasıl şaheser hâline gelir; sanatkâr, ilim, kültür ve fikir adamı olarak Tanpınar kimdir, bunlar Beş Şehir kitabında görülecektir. Emil, Tanpınar’dan ve bir kısmı notlu olmak üzere en az 15 defa okuduğu bu kitaptan öylesine etkilenir ki, bir ara yazdığı mektuplarda onun gibi yazmaya özenir.

Tanpınar’ın eserlerinin iki ana çizgisi; diğer bir ifadeyle, onun bütün eserlerine hâkim iki ana görüş vardır. Biri tarihîlik denilen fikirdir, ikincisi de aşma/müteal olma fikri. Beş Şehir bu fikrin ispatı için yazılmıştır âdeta. Bütün mesele mazi ile nerede, nasıl donanacağımızdır. Devamlılık fikri esere hâkimdir. Emil’e göre yenilik getiren her sanatkârda eskiye bakan bir taraf vardır, maziyi inkâr ettiğimiz an sanat kendiliğinden durur. Yenilik dediğimiz şey hakikaten yoktan var olan bir şey değildir gelenek zincirine son halkanın eklenmesidir. Tanzimat’tan sonra Türk aydınının en büyük zaafı bu devam fikrini kaybetmesidir. İmtidat ve teselsül bizim son çağdaki kültür ve medeniyetimizde yoktur. Oysa eskilerde bu, vardı. Oturmuş bir kültür ve medeniyet var idi. Yeni edebiyatımızda bunu göremiyoruz. Tanpınar ise buna özellikle dikkat eder.

Daha sonra, Tanzimat Döneminde Türkçülük akımının önemli temsilcilerinden olan Ziya Gökalp’in ‘kültür milliyetçiliği’ kavramına işaret eden Emil, hocası Mehmet Kaplan’ın da bu akımın Cumhuriyet dönemindeki temsilcisi olduğunu düşünmektedir. Ona göre Kaplan’da milliyetçilik fikri ve kültür kavramı hiç bir zaman bir slogana dönüşmemiştir. “Metot, teori ve felsefe bizde yok, Avrupa’da vardır” diyen hocasından ve tecrübelerinden iki Avrupa olduğu fikrine sahip kapılır, Emil. Bunların ilki siyaset Avrupa’sıdır ve 26 Ağustos 1071’de başlamıştır. İstanbul’un fethi, 400 yıl boyunca Orta Avrupa’ya ulaşan Türk hâkimiyeti nedeniyle bu hesaplaşmayı Batı bitirememektedir ve bu konuda hafızası son derece güçlüdür. Bunun yanında ikinci bir Avrupa vardır ki, bu, kültür ve medeniyet Avrupa’sıdır; günlük hayatında sanat ve ilmiyle görülen. Hocası Mehmet Kaplan’ın ikinci özelliği; o ilim ve fikir adamıdır, ancak sanatkâr yanı yoktur. Onun en üstün tarafı ise insan düşüncesinin en yüksek mertebesi olan felsefe ile en hissi sanatı olan edebiyatı birleştirmesidir. Bu ise eserlerine muhteva derinliği katar. Bu yönüyle o müthiş bir mütefekkirdir.

Kendi formasyonunu bu iki hocasından aldıklarına ve hâlâonların eserlerini okumasına bağlayan Emil, kendi talihinin büyük hocaların rahle-i tedrisinden geçmek olduğu görüşündedir. Nitekim o, Tanpınar’dan edebi eserlerin sırlarına sanatkâr hassasiyetiyle varmayı; Mehmet Kaplan’dan da edebiyat üzerinde tefekkür etmeyi öğrenmiştir.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir