Oto/Biyografik Vebal: Tutarlılık ve Kronoloji Sorunları

Paylaş:

Türkiye Araştırmaları Merkezi 2003’den bu yana sürdürdüğü Sözlü Tarih Çalışmalarının bir alt kategorisi olarak TAM Sohbet programı çerçevesinde ve Mustafa Sacit Öztürk koordinatörlüğünde Kasım 2013 tarihi itibariyle “Sözlü Tarih Konuşmaları” başlıklı bir program serisi başlattı. Bu program serisinin amacı, tarih çalışmalarında kullanım alanı giderek yaygınlaşan, buna mukabil gerek barındırdığı imkanları ve problemleri gerekse metodolojik boyutu yeterince tartışılmayan “sözlü tarih”i bilimsel bir yöntem ve alt disiplin olarak ele almaktır. Bu bağlamda sözlü tarih çalışmalarının serüveni, teorisi, metodları ve problemleri mevcut çalışmalar ışığında, alanında uzman kişilerle değerlendirilmektedir. 2013-2014 faaliyet döneminde gerçekleştirdiğimiz ilk programda Şehir Üniversitesi’nden Abdülhamit Kırmızı ile “Oto/Biyografik Vebal: Tutarlılık ve Kronoloji Sorunları” başlığı altında biyografi, otobiyografi ve sözlü tarih çalışmalarında gözden kaçırılmaması gereken değişim, hafıza, hatırlama konuları ele alındı. İkincisinde Boğaziçi Üniversitesi’nden Arzu Öztürkmen’le “Meşruiyet ve Güvenirlik Sınırında Yöntem ve Yaklaşım Olarak Sözlü Tarih” üzerine konuşuldu. “Türkiye’de Akademi Dışı Sözlü Tarih: Üç Proje Üç Deneyim” başlıklı üçüncü oturumda ise Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Esra Danacıoğlu ile akademi dışındaki deneyimleri çerçevesinde Tarih Vakfı’nın, “Tarih Grupları”, “Tarihe Bin Canlı Tanık” ve “Antalya Kent Müzesi” projeleri bağlamında Türkiye ve dünyada sözlü tarihin akademi dışındaki yeri/potansiyelleri masaya yatırıldı.

Serinin ilk oturumunda Abdülhamit Kırmızıkonuşmasına insanın bugünkü konumunda kendisini geçmişe doğru kurgulamasının anlık olduğuna ve bunun zaman içerisinde farklı deneyimlerle değişebileceğine dikkat çekerek başladı. Ona göre, insan hayatı düz bir çizgide ilerlemese de kişi kendisini bugüne taşıyan bir hayat hikayesine ihtiyaç duyar. Kendisiyle ilgili geçmişi retrospektif olarak inşa eder. Bu anlatıda kişinin yaşı, cinsiyeti ve hafızasının çalışma şekli oldukça etkilidir. Issız adaya giderken yanımıza istemeden aldığımız şeydir hafıza.

“Ben buraya nasıl geldim?” sorusu üzerinden çok ihtimalli bir hayattan bazılarını ayıklayıp lineer bir anlatı inşa eder insan. Dümdüz bir hikaye anlatır. Oysa yaşadıklarıyla ve geçmişiyle sürekli bir müzakere halindedir. Geçmişi buna göre değişir ve hatıraları buna göre tekrar tekrar yazılabilir. Modern “ben” anlayışı, değişmez bir “öz”ün varlığını ileri sürse de bu böyle midir, gerçekten?… Tutarlı bir özne var sayılsa da anlatılanlar sadece o öznenin hikayesi değildir. Kültürün istediği bir “ben” vardır ve onun görünmesi istenir. Kim olduğumuzun inşası anlattığımız sırada oluşur, konuştukça anlattıkça ortaya çıkar ve bu yüzden de değişir. Bu bağlamda günlükler, hafızanın düşmanıdır, aslında. Hafıza sürekli kendini yeniler, geçmişteki olayı yeniden yazar. Oysa günlük, bir olayı sabit hale getirir. Günlüklerin çoğunun çöpe gitmesinin bir sebebi de kişinin sonradan orada yazdıklarına sahip çıkmamasıdır. Kişi biyografisini şu anki konumunda bitecek şekilde kurgular, hatıralar ona göre şekillenir. Günlüklerde ise bu kurgu sabitlenir, yaşanılan olay bir tek şekilde anlatılabilirmiş gibi görünür. Günlükler üzerinde çalışırken buna dikkat etmek gerekir.

Bununla birlikte, “hafıza” kadar “unutma” da sözlü tarih çalışmaları için önemlidir. Nitekim, hatırlamak ve unutmak yan yana gider. Yapılan bir yanlış, yaşanılan bir travma kişinin hikayesini bozar. Büyük travma geçiren insanlar, yaşadıkları travmaları ister istemez unutur. Hatırlamak kadar unutmak da insan için nimettir. Yeni yaşayacaklarımıza açık olabilmek için unutmak gerekir ama aynı zamanda eskiyi ve bugünü yarına bağlamak için de hatırlamak…

Sözlü tarih çalışmalarının 1980’lerden sonra yaygınlık kazanması meselesine gelince bu, tarih düşüncesindeki değişimlerle açıklanabilir, Kırmızı’nın ifadesiyle. 1940-1970 arası dönemde etkili olan pozitivizme karşı bir tepki olarak, siyasi olanı insandan yola çıkarak anlamak, tarihi “insanlı” yazmak yönünde bir eğilim ortaya çıkar. 1980’lerden sonra artık postmodern bakış açılarının etkisiyle insan merkezli çalışma metodları revaç bulmaya başlar. Pozitivizme, yapısalcılığa karşı başlayan bu güvensizliğin sebebi bilimsel paradigmaların sosyal süreçlerle ortaya çıktığı düşüncesidir. Buna göre farklı sosyal süreçler farklı bilimsel paradigmalara yol açabilir. Örneğin, 20. yüzyılda Osmanlı tarihi çalışmaları modernleşme ve sekülerleşme paradigmaları içerisinden yapılır. Cumhuriyete nereden geldik sorusu sorulur ve geriye doğru bir sekülerleşme okuması yapılır.

Sözlü tarih gibi kalitatif araştırmaları bilimin üvey çocuğu olarak niteleyen Kırmızı’nın vurguladığı bir başka husus, bunun böyle olmasının nedeni, kantitatif araştırmaların hegemonyası altında yaşanılmasından değil, bu tarz çalışmaların kendi zorluğundan dolayıdır. Sözlü tarih çalışması yapmak yalnızca muhatabın dinlenilmesinden ibaret değildir. Araştırmacı da konuyla bütünleşir aslında. Araştırmacı için konudan bağımsız, mutlak bir objektivite yoktur. Sözlü tarih çalışmaları bu nedenle çok zordur, söylenmemiş olanı çıkarabilmek güçtür. Sadece anlatılanlar araştırmacıyı bir tek hikayeye hapsedecektir. Ancak farklı sorularla açıldığında hikaye başka yerlere taşınabilir. Ayrıca, hatıraların tarih metni olarak değerlendirilmesinde ne söylendiğinden ziyade, nasıl ve niçin söylendiği önemlidir. Nitekim, tarih geçmişin kendisi değil, geçmiş hakkında bir söylemdir. Tarihçi, geçmiş hakkında bulduklarından yola çıkarak olabildiğince objektif bir tarih üretmeye çalışır.

Serinin ikinci oturumu Arzu Öztürkmen ile yapıldı. Sunumunda sözlü tarihin meşruiyeti ve güvenilirliği meselesine odaklanan Öztürkmen, sözlü tarihin güncel hayatımızdaki merkezi yerine işaret ederek başladı konuşmasına. Ona göre sözlü tarih yöntem olarak aşina olduğumuz bir ilimdir. Bir şoförle konuşurken bir aile tarihi dinleyebiliriz. Kendi hikayemizi başkalarına anlatarak da aktarım yöntemini kullanırız. Bu nedenle gerek yöntem gerek pratik olarak sözlü tarihin uzağında değiliz. Akademik disiplin içerisinde “sözlü tarih denilince ne anlıyoruz” sorusunun gündeme gelmesi ise sosyal tarih çalışmalarının yükselişiyle alakalıdır. Sadece tarih alanında değil sosyoloji, siyaset bilimi gibi farklı disiplinlerde de söyleşi ve hayat hikayesi üzerinden yapılan çalışmalar mevcuttur.

Sözlü tarih, sosyal tarih içerisinden II. Dünya Savaşı sonrası Marksist tarih yazımında işçi hayatlarına dikkatlerin yönelmesiyle ortaya çıkar. İktisadi dokümanlar işçilerin hayatlarını anlamaya yetmeyince Marksist tarihçiler, sanayileşme sürecini anlamak için sözlü mülakat içinde bulurlar kendilerini. Anlatılar üzerinden tarih yazımı buradan neşet eder. Daha çok Marksist sosyal tarihçilik bağlamında değerlendirilen bu çalışmaların etkisi zamanla başka alanlara da yansır, kadın tarihi gibi. Böylece sözlü tarih duyulmayan, görülmeyen ve yazılamayanı yazma alanı olarak tezahür eder. Bu, teorik bir arayışı da doğurur ve farklı disiplinler arasında bu konudaki tecrübeler paylaşılır. 80’li yıllara gelindiğinde sözlü tarih kendi sınırlarını belirleyen bir disiplindir artık ve resmi lineer ana akım tarih yazımının dışında kalan tarihsel alan, bakılmayan tarihsellik şeklinde adlandırılır. Bu aynı zamanda güvenilirlik ve meşruiyetinin de tartışıldığı dönemdir.

Diğer taraftan, anlatının neyi anlattığı kadar nasıl anlattığı da önemlidir. Burada anlatılanlar kadar anlatılmayanlar da bilginin bir başka katmanıdır. Hakikatin tamamına erişemeyeceğimizi baştan biliriz ama ona ne kadar yaklaşabileceğimizi anlamaya çalışırız. Bir sözlü tarih çalışmasında çapraz sorgulamayla muhataptan çeşitli bilgiler elde edilebileceği gibi tarihin bunalımlı dönemlerine ilişkin anlatılarda hafızanın hatıraları birleştirdiğine şahit oluruz. Sözlü tarih bu tür durumlarda bize kısmî bir bilgi verir. Ayrıca, zaman zaman sözlü tarihin verilerini test edebileceğiniz bir kronolojiye de ihtiyaç duyarız.

Sözlü tarih çalışmasının nasıl yapılacağı konusuna gelince, sözlü tarihçiliğin ana türü yaşam öyküsü, en klasik anlamıyla söyleşidir. Bununla birlikte, gazetecilerin, terapistlerin ve sözlü tarihçilerin konuşmalarda uyguladıkları yöntemler birbirinden farklıdır. Tarih yazımı için bir laboratuar egzersizidir sözlü tarih, Öztürkmen’in tabiriyle. Sözlü tarihçiliğin bir formülü ve doğrusu yoktur. Her sözlü tarih projesi bir deneyimdir. Muhataba yaklaşımda izlenecek yöntem, onun hayat hikayesini anlatmasının bir lütuf olduğunu unutmamaktır. Zira, araştırmacı, muhatabına muhtaçtır. Bu nedenle canlı kaynakla iletişim müthiş bir tarihçilik deneyimidir. Araştırmacının bu bilgi kaynağını algısı ve onun üzerindeki otoritesini test etmesi deneyimi önemlidir. Sözlü tarih çalışma yönteminin ikinci önemli meselesi anlatının muhatabın kurgusuyla kayda geçirilmesidir. Bazı anlatıcılar deneyimlidir, hazır hikayeleri vardır, hemen anlatır ama kimi zaman da muhataplara “ne anlatacağız” derler. Ancak, burada anlatıcının kurgusunun nasıl olduğu, kısa da uzun da olsa önemlidir, kayda o şekilde geçmelidir. Eksik kaldığı düşünülen mevzular daha sonra açıklığa kavuşturulmalıdır. Çoğu kere konuşma yapmak için yeni bir imkan elde etmek mümkün olmadığı için ilave soruları da karşınızdakini rahatsız etmeden birinci dinleyişte üretmek gerekir. Bu noktada yönlendirmeli soruların karşı tarafa itici gelmemesine dikkat etmelidir. Sözlü tarihçiliğin en önemli katkılarından bir başkası da canlı iletişim halinde tarihçiye de kendisinin kim olduğunu göstermesidir.

Üçüncü toplantının konuğu ise Esra Danacıoğlu idi. Sözlü tarih ve yerel tarih çalışmalarındaki tecrübelerini dinleyicilerle paylaşan Danacıoğlu, asistanlık yıllarında sözlü tarih çalışmalarına başlar ve uzun yıllar bu alanda çalışmalarını sürdürür. Tarih Vakfı’nın sözlü tarih projelerinde de yer alan Danacıoğlu, yerel tarih grupları, sözlü tarih risklerinin neler olduğu ve bir kentin nasıl anlamlandırılacağı konusundaki bir projenin nasıl yürütülebileceği ve ürünlerinin nasıl ortaya konulabileceği hususunda deneyimlerini bizlerle paylaştı.

Danacıoğlu’nun bu sahadaki ilk çalışması, birkaç arkadaşıyla 1990’ların ortalarında başlattığı “Yunan İşgali Altında Gündelik Hayat” projesidir. 1930’lardan itibaren Anadolu’daki yaşama dair Yunanistan’da beş bine yakın yaşam öyküsünün derlenmesi kendilerinin ilham kaynağıdır. Yunan işgali altında İzmir’de neler yaşandığı sorusuyla çalışmaya başlarlar. Bu ilk tecrübelerinde büyük soru grupları oluşturarak yola çıkmaları ona göre bir yöntem hatasıdır. Nitekim bu, konuşmacıyı yönlendiren, kendi hikayesini kurmasını engelleyen bir yöntemdir. Önceki kuşağın belgeci tarih yazıcılığını benimseyen bir kuşak olması ve sözlü tarihin denetim ve kontrol dışı şeylerin ortalığa serilebilme ihtimali bu dönemin kendine özgü zorluklarıdır.

Sonraki yıllarda Tarih Vakfı’nın projelerine katılır, Danacıoğlu. İlk yer aldığı proje 1990’ların sonlarında kurulan “Yerel Tarih Grupları”dır. 2002 yılına kadar süren ve içinde sözlü tarihi de barındıran bir projesidir bu. Anadolu’nun farklı kentlerinde tarihsel, kültürel çevrenin korumasına duyarlı çeşitli sivil girişimleri ortak platformda bir araya getirmek, tarih araştırması yapmak ve sözlü tarih projesi ile ilgili teknik konularda bilgi vermek amacıyla yola çıkılır. Bu amaçla farklı kentlerde dört ayrı sergi düzenleyen grupların birincil kaynağı sözlü tarihtir. Her bir yerel tarih grubu kendi projesini oluşturur. Özellikle, Çanakkale yerel tarih grubu bu çalışmada kalıcı ürünler ortaya koyar. 2000 yılında Çanakkale’deki dört taş mektepten toplanan eski defterler, öğretmen malzemeleri, eski önlük ve karneler ve çeşitli sözlü tarih çalışmalarının sergilendiği “Çantalar Elimizde” sergisi açılır. Bunu 2001’de “Sokak Adlarında Yaşayanlar” projesi takip eder. Proje kapsamında Çanakkale’deki sokakların adlarının hikayesini anlatan bir kitap da yayınlanır. Bu bağlamda tarih algısının sözlü tarih ve yerel tarih çalışmalarındaki etkisine de değinen Danacıoğlu, sözlü tarihin çoğulluk ve denetimsizliği gibi yerel tarihin de çoğulluk ve denetimsizliğine dikkat çeker. Ona göre, Türkiye’de paralel tarihler vardır, tarihin aile içindeki anlatısı ile devlet söylemindeki anlatısı birbirinden farklıdır. Bu, bir tür şizofrenik tarih algısıdır. İki tarihle beraber yaşamayı öğreniriz. Nitekim, sözlü tarih çalışmalarında kendi hikayesini anlatırken kişilerin büyük anlatıya da geçiş yapabildikleri görülmektedir.

Danacıoğlu’nun yer aldığı başka bir sözlü tarih projesi, “Tarihe Bin Canlı Tanık”tır. Türkiye’nin yaşam öyküsünü oluşturma çabasının ürünü olan bu çalışma BBC’nin 20. yüzyıl biterken 6000 kişi ile belli temalarda yaptıkları görüşmelerden esinlenir. Çeşitli organizasyonlar, meslek grupları ve Kayseri, Diyarbakır, Kars belediyelerinin destek verdiği projede 4-5 saatlik yaşamöyküsü görüşmeleri yapılmış, bunlardan bazıları Milliyet gazetesinde yayınlanmıştır. Sözlü tarih çalışmalarında hassas olunması gereken konuları bu proje deneyimlerinden hareketle paylaşan Danacıoğlu, burada öncelikle kiminle görüşüleceğinin ve bu yaşamöyküsünün bütün içerisinde neyi temsil ettiğinin önemine işaret etmektedir. Bunun için bir örneklem çıkarmak kolaylaştırıcı bir unsurdur. Zira, Türkiye toplumu nüfus noktasında son derece hareketli bir toplumdur. Bu nedenle bir yaşamöyküsüyle karşılaşıldığında, mesela bu hayat Kastamonulu olmayı mı İstanbullu olmayı mı temsil ediyor sorusu gündeme gelir. Belli meslek potaları, anlatıcının kadın-erkek olması gruplamayı kolaylaştıran faktörlerdir.

Danacıoğlu’nun bir başka deneyimi de “Antalya Kent Müzesi Projesi”. Müzeyle beraber bir kent belleği merkezini kurmaya yönelik yürütülen bu projede sözlü tarih, toplanacak yerel bilgi açısından önemli bir kaynaktır. Burada, sözlü tarih çalışmalarının yeni bir kullanım alanı karşımıza çıkıyor. 1980’lerden beri sözlü tarih müzelere girmiş durumda. Müzelerde insan merkezli olarak süreçleri anlatmaya dönük gözlemlenen değişim sözlü tarih çalışmalarını da hızlandırmıştır. 1990’larda ise dokunmatik ekranların gelişmesiyle sözlü tarih müzelerin ayrılmaz bir parçası olur. Böylece, küçük mekanda çok şey anlatan insan hayatına dokunmayı sağlayan bir şeye imkan tanır sözlü tarih.

Son olarak sözlü tarih çalışmalarında dikkat edilmesi gereken hassasiyetlere de değinen Danacıoğlu’nun ifadesiyle, hayatlarına girmemize ve yaşamöykülerini anlatmamıza izin verdikleri için insanlara müteşekkir olmamız ve mahrem dünyalarından neyi anlatıp neyi anlatmadıklarını onlara bırakmamız gerekir. Ayrıca belli bir entelektüel birikimi olan insanlarla yapılan sözlü tarih çalışmalarında onların ne yaşadığından çok ne düşündüğünü öğrendiğimizi de hatırda tutmalıyız. Zira, kendilerine sürekli dışarıdan bakma ve ben nasıl görünüyorum refleksi içinde bulundukları için bu tür kimseler kendi konuşmalarında da sansür uygulayabilmektedir. Bir başka husus, ön görüşmelerde muhatap ile gereğinden fazla konuşulmamalı ve yaşam öyküsünün ana çizgileriyle ilgili de genel bir fikre sahip olunmalıdır.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir