İyinin ve Kötünün Ötesi Var mı?: Mesnevi ve Tragedya

Paylaş:

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi’nin Mart 2015’te başlattığı SanatKötülük dizisinin Mayıs ayı konuğu Zeynep Gemuhluoğlu idi. Kötülük, sanat ve felsefe ilişkisini konu alan serinin üçüncü oturumunda konuşan Zeynep Gemuhluoğlu, Nihat Hayri Azamat’ın “Dağ Taş” isimli şiirini okuyarak başladığı konuşmasında, şiirin işaret ettiği yolculuk, kahraman, seçim/irade ve fark gibi izleri tragedya, mesnevi ve bu iki tarzı doğuran dünyalar üzerinden takip etti. Mesnevi ve tragedyayı aynı konu içinde ele alırken herhangi bir paralellik ilişkisi kurmayacağını -ki zaten bunun mümkün de olmadığını- belirten Gemuhluoğlu, farkları göstererek/farklar üzerinden bir anlama niyeti olduğunu belirtti.

Gemuhluoğlu, konuşmasının ilk kısmında Batılı felsefe ve sanat tarihi içerisinde tragedya türünün doğup gelişmesini ve bunun politik uzanımlarını ele aldı. Buna göre tragedya şehirde, mitos ve logos arasında doğmuştur. Tragedyanın en önemli vasfı, mitostan sonra oluşu ve sahneyi gerektirmesi nedeniyle gecikmişliktir. Bu gecikmişlik hem form hem de içerik -protagonist denen ana karakterin başına gelenler- bakımından geçerlidir. Mesela Oidipus, yazgısına karşı çıkmak için kararlar aldıkça hep başka bir şeye geciktiğini fark eder. Tragedyanın şehirliliği ise onu, sanat, felsefe, kötülük, ahlak gibi mevzularla birlikte polis/politika merkezinde ele almayı gerektirir. Kelime anlamının “keçi şarkısı” oluşu tam da böyle bir ilgiyi açık eder. Agamben’in yorumunu takip ederek “pharmakos” (günah keçisi) kelimesini “pharmakon” (hem zehir hem şifa. Arapça’daki ‘tiryak’ kelimesine benzer şekilde) üzerinden anlayabiliriz. Günah keçisi “polis”teki birliğin hastalık, kötülük v. s. gibi nedenlerle bozulması durumunda alt tabakadan seçilen ve üzerine tüm günahlar, olumsuzluklar yüklenerek öldürülen/sürülen kişidir. Bu kurban hem kutsal hem de iğrenç kabul edilir. Tragedyadaki kahraman ise Aristoteles’in belirlediği şekliyle üst tabakadan biridir fakat seçimleri sonucu düşerek/çözülerek bir günah keçisine dönüşür. Uzak Doğu, Hint ve bize ait kahraman tipolojilerinde sefer ortak noktadır. Kahraman yola çıkar, irade eder/seçer/mürîd olur ve sonra da bunun sonuçlarıyla yüzleşir. Tragedya kahramanı yolculuğunun sonunda ulaştığının hiç oluşuyla diğerlerinden ayrılır. Öznede bir yarılmaya/uçuruma sebep olan bu hiçlikle birlikte kötülük problemi konuya dahil olur.

Gemuhluoğlu, Şerif Mardin’in bizde gerçek anlamda sanat yapılamayacağı, şeriat nedeniyle kötülüğün dışarıdan bir şey olarak kabul edilmesinin demonik yaratıcılığı önleyip yalnızca süslemeci bir sanatı mümkün kıldığı iddiasına da değinerek demon-kötülük ilişkisini ele aldı. Buna göre “Eudemonia”nın (mutluluk) “demon’u ile iyi geçinmek” anlamına gelmesinin de gösterdiği üzere demon, aslı itibariyle olumsuz bir çağrışıma sahip değildir. Kelimenin bugün anladığımız şekliyle şeytana dönüşmesi Sümerler ve Hristiyanlık üzerinden -iblis, lucifer, mephistophelesdeğişimi ile- takip edilebilecek bir süreçtir. Gadamer’in yorumladığı haliyle Platon’daki metheksis (pay alma) kavramı (tragedya ile ilişkisi Promethe örneği üzerinden kurulabilir) ve buna mukabil olabilecek şekilde bizdeki “Utarit’ten şiir alanların değil, Zühre’den şiir alanların gerçek şair olduğu” kabulü de bu konuyla birlikte düşünülmelidir.

Sanat, kötülük, polis meselelerinin Platon-Benjamin arasındaki tarihsel serüveni ise Gemuhluoğlu’nun konuşmasında şu şekilde yer aldı: Sanat, Platon düşüncesinde imge üzerinden ele alınır ve epistemolojik bir meseledir. Polisten kovulan şairlerin günah keçileri oldukları söylenebilir. Aristoteles’in, tragedyanın şeylerin değil, olayların taklidi olduğunu kabulüyle hem imge zamansallık kazanmış hem de şiir ve sanat tragedya üzerinden temize çıkmıştır. Burada, Kant’a kadar olan klasik dönemde kötülüğün kemâlin yoksunluğu kabul edildiğini, radikal kötülükten bahsetmenin imkânsız olduğunu ve yine sanatçının eşyayı kuran değil takip eden/eşyanın hakikatinin peşinde olan” kişi olması bakımından henüz özneye dönüşmediğini hatırlamakta fayda var. Bir yandan kötülüğün ve sanatın bugün anlaşılan şekliyle belirginleşmesine sebep olan Kant, imgelemin kökenine dair yaptığı ikircikli açıklama ile de “Romantizm”in yolunu açmıştır. Hölderlin ve ilk dönem romantikleri bu açıklığı takip ederek imgeleme hem aklın, hem de duyuların kaynağı olacak şekilde merkezi bir konum vermişler, böylece dini, sanatı ve yaşamsal olanı birleştirme imkânını yakalamışlardır. Hölderlin’in, tanrılar, insanlar ve physis’in (doğa) aynı anda-yerde var olabilmesini önererek “uçurumla yüzleştiğini” söylemek mümkün. Böyle bir birlik halinde iyilik, kötülük (burada kemâlin eksikliği değil artık) ve çelişkiler, “iyinin ve kötünün ötesinde” olacak şekilde bir araya gelmiştir. Heidegger de polis yorumunu bu noktada Hölderlin’i takip ederek şekillendirmiştir. Bu, çoklukların kıyas yoluyla bire indirilmesi (klasik metafizik için hakikat denen şey budur) değil, çokluk olarak kalacak şekilde bir arada kalması anlamına gelir. Son olarak bir şeyin ancak harabede deneyimlenebileceğine işaret etmesi bakımından Benjamin’in “diyalektik imge”sini tragedya meselesine bağlamak mümkün görünmektedir.

Gemuhluoğlu, konuşmasının ikinci kısmında ise mesnevinin içinden çıktığı dünyanın birlik hâlini “şerh”, “şehir” ve “kalp” kelimeleri üzerinden takip etti. Buna göre ilk olarak mesnevi de dahil klasik sanatlarımıza dair teorilerin olmayışı bu dünyaya dair önemli ipuçları içerir. Teori, tragedya meselesinde de işaret edildiği üzere bir gecikmişlikle malûldür. Tragedyalar, olay yaşandıktan sonra kurulan bir sahneyi gerektirirler. Şerhler üzerinden devam eden mesnevi geleneği ise sürekli aynı şeyi açarak yaşar. Mesnevi türünün kökenleri miraçnâmeler ve miraç hadisesidir. Şerhler ve sohbetler vasıtasıyla devam eden okuma eylemi her seferinde kişinin bu yolculuğa katılımını sağlar ve deneyimi mümkün kılar. Mevzu bahis geleneğin anlaşılması, birisi fütüvvet diğeri şehir olmak üzere iki konunun incelenmesiyle mümkündür. Kelime anlamı genç olan fetâ kökünden türemiş fütüvvet, İbn Arabi ekolünün ve Anadolu’da gelişen tasavvufun önemli kelimelerinden biridir ve melâmetle ortak anlamda kullanılır. Fetâ, “kimseye borcu olmayan, kimseden de alacağı olmayan kimse” şeklinde tanımlanır. İnsanların içinde, onlardan farksız bir şekilde gizlenmiş olarak yaşar, diğergâmdır. Bu çizgiyi takip eden fütüvvet teşkilatı Anadolu’da bir çeşit zanaatkarlar birliği olacak şekilde kurulup gelişmiştir. Birliğin kuruluşu konuyu şehire ve böylece İbn Arabi, Mevlâna, Hacı Bayram Veli hazretlerine getirir. Hacı Bayram Veli hazretlerinin “Çalabım bir şar yaratmış” diye başlayan şiirinde dile getirilen bu şehri/kalbi anlamak ise ancak İbn Arabi hazretlerinin bahsettiği manada hayâl, mutlak hayâl, miraç, kalp, insan-ı kâmil, âlem ve Kur’an’ı anlamakla mümkündür. Burada miracın, kişinin zahirinden yola çıkması bakımından metheksis, sudur ve mimesisten çok farklı bir yerde durduğunu hatırlamak gerekir. Şehir ile birlikte anılan “kalp” kelimesinin “değişmek, dönüşmek” anlamı dikkate alındığında ise söz konusu birliğin farklılıkların bir arada durduğu, süregiden değişikliklerin mekânı olacak şekilde kurulduğu anlaşılır. Dil ise burada ancak kuşdili denebilecek bir tarzda var olur. Mesela “Vücûd ikliminin sultanı sensin” gibi sevgiliye seslenen herhangi bir şiirde “sultan” ile aynı anda sevgili, padişah, şeyh, pir, Hz. Peygamber ve Hakk’ın kastedilmesi hem dili hem de bu dille birlikte var olan dünyayı her türlü karşılaştırmanın imkânsız olduğu bir yere koyar.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir