Büyük Saat’in Vuruşu: Turgut Uyar Şiirinde Anlatısallık

Paylaş:

MODERN ŞİİR VE SAATİN TİKTAKLARI

Çoğunlukla modern şiire dair hâkim görüş, “Modern şiir hikâye anlatmaz. şeklindedir. Kuramsal düzlemde ortak kabullerle hemfikir değilseniz, işiniz biraz zor; itirazlar karşısında görüşünüzü sağlam gerekçelerle temellendirmeniz gerekir. Bu böyledir. Mehmet Sümer, bu konudaki kafa karışıklığı üzerine enine boyuna düşünerek önce yüksek lisans tezinde, sonrasında Büyük Saat’in Vuruşu: Turgut Uyar Şiirinde Anlatısallık[1]kitabında bunu yapıyor; bir önkabulün taşlarını yerinden oynatmaya sıvanıyor. Hikâye ve şiiri aynı potada düşünmeye tahammül edemiyorsanız bile, mezkur çalışma bu yönüyle kulak verilmeyi hak ediyor.

Sanat Araştırmaları Merkezi’nin 19 Aralık’ta Kırkambar Kitap programının konuğu, Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Dr. Mehmet Sümer’di. Sümer, anlatı (narrative) ve modern şiir kavramlarından yola çıkarak İkinci Yeni şiirinde ve bilhassa Turgut Uyar şiirindeki anlatımcı özellikleri örnekleriyle ortaya koydu. Konuğumuz, sunumunun başında, modern şiirde anlatısallıktan (narrativism) kastın, şiirle hikâyenin yollarının kesiştiği türleri ifade eden mensur şiir ve manzum hikâye kavramlarından uzak olduğunun altını çizdi. Sümer, bu konuda Behçet Necatigil’in “Şiirimizde Hikâye” başlıklı yazısına atıfta bulundu. Necatigil, yazısında manzum hikâyenin terk edildikten sonra, içinde anlatı öğeleri barındıran şiirlere karşılık olarak şiir-hikâye kavramını öneriyor.  Sümer’e göre bu kavram, şiirdeki hikâyeleme unsurunu ifade etmekte yetersizdir; çünkü artık şiirin kafiye ve vezinle sınırlanmadığı bir anlayışta, şair (Necatigil), şiirin evrimini dikkate alırken hikâyenin evrimini es geçiyor. Modern şiir nasıl ki vezin ve kafiye ile tanımlanamazsa, modern hikâye de klasik ‘giriş, gelişme, sonuç’ üçlüsüne bağlı ilk tanımından uzaklaşmıştır. Sümer’in buna alternatif olarak önerdiği kavram ise anlatımcı şiir.

Sümer’e göre şiirde anlatımcılık konusunda en bilinçli ve tutarlı ikinci Yeni şairi, Edip Cansever’dir. Şiirinde anlatımcılığa yer verir ve “Sait Faik’in hikâyelerinde ne kadar şiir varsa benim şiirimde de o ölçüde hikâye var” diyerek şiirde anlatının hakkını teslim eder. İlhan Berk ise öykülemeden kaçındığını ve ikinci Yeni’nin anlatmayı tamamen sildiğini iddia etmesine rağmen, Sümer’e göre, şiirleriyle kuramsal bakışı uyuşmamakta. Atilla İlhan da Berk’in şiirinin oldum olası öykü barındırdığını söyleyerek bunu yadsıyan tutumunu eleştirir. Yine Sezai Karakoç’un Hızır’la Kırk Saat’i ile Leyla ve Mecnun şiirleri, İkinci Yeni şiirindeki hikâyelemeyi örnekler.

Turgut Uyar’ın meseleye bakışı ise dönemlere göre değişkenlik arz ediyor. Şair, Sümer’in görüşüne göre, şiirde anlatıya en çok yer veren ikinci Yeni şairlerinden biri olmasına rağmen farklı dönemlerinde farklı görüşler ortaya koymuştur. Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959), hem II. Yeni’yi başlatan şiir kitaplarından biri hem de Sümer’in ifadesiyle “Uyar şiirinin omurgasını teşkil eden kitap”tır, aynı zamanda anlatımcılığına dair en güzel örnekleri barındırır. “Geyikli Gece”, “Akçaburgaz’lı Yekta” şiirleri, “Salihat-ı Nisvan’dan Saliha Hanımefendi’ye” gibi pek çok şiirinde anlatımcılığını görmek mümkün.

Yazara göre Uyar, şiirde anlama karşı değil; hatta bir şiiri anlamaya çalışırken okurun bir hikâyenin parçalarını bir araya getirdiği gibi bir çabaya girdiğini söylüyor. Eskiyle irtibatı açısından tahkiye kavramına karşı ve bu kavramla barışması da durduğu yer açısından zaten mümkün değil. Ancak şiirdeki çağrışımların ister istemez hikâyeyi getireceğini de yadsımıyor. Son dönemlerinde kendisiyle yapılan bir röportajda “Öyküye karşıyım dedim ama yanılmışım. Şiirde öykü deyince her şeyiyle öykü anlaşılmasın. Bir kişinin öyküsü, bir ânı ya da yazgıyı kastediyorum. Şiirde öykünün tahkiye sağlamlığına ulaşmasına karşıyım” diyecektir. Mehmet Sümer’in Turgut Uyar poetikasını nitelemek için önerdiği kavram imgesel gerçekçiliktir. Kavramın dayanağı, gerçekliğin şiire aktarılması. Sözgelimi, İsmet Özel gibi şairlerin tanıklıklarıyla biliniyor ki Uyar, bazı şiirlerinde yaşanmış olayları imgeye bürüyerek aktarıyordu.

Mehmet Sümer’in iddiasını destekleyen bir görüş de Roland Barthes’a ait. Barthes, modern şiiri klasik şiirden ayırt ederken klasik şairin aslında düzyazı şeklindeki bir ifadeyi vezne, kafiyeye, yani klasik kalıplara sokarak ve süsleyerek nazımlaştırdığını söyler. Hâlbuki modern şiir, düzyazıdan yola çıkmaz, süs unsurlarının devreden çıkarılmasıyla ve şiirin kendine özgü değerleriyle kurulur. Dahası, modern şiirdeki göstergelerin gerçeklikle bağı kopmuştur, yani mimesisin kırılması söz konusudur. Bu yüzden modern şiirdeki anlatının ne Mehmet Akif ve Tevfik Fikret’teki mensur şiirle ne de Dağlarca ve Dranas’taki manzum hikâyeyle örtüşmesi söz konusu değildir. Bu, kendi mecrasında akan bir şiirdir.

Sümer’e göre aslında her metinde bir şekilde anlatı söz konusudur; tıpkı anlam gibi, şiirde anlatı da kaçınılmazdır. Şiiri saf, steril bir hâle getirmek isterken anlatıyla şiirin yollarının ayrıldığını ilk ortaya atan Fransız sembolistleridir. Hâlbuki şiir, özünde kural, sınır ve şart kabul etmez. “Bütün güzel örnekler anlatımcı olsa şairler bundan nasıl kurtulacaklarının yolunu ararlar. Çünkü şiirin tarihi, kopmalarla belirlenir” diyen Mehmet Sümer konuşmasını Turgut Uyar’ın “Acıyor” şiiriyle noktaladı.


[1]  Mehmet Sümer, Büyük Saat’in Vuruşu: Turgut Uyar Şiirinde                       Anlatısallık, Hece Yayınları, 2015.        

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir