İnformel Mantık Bağlamında Budist Mantık

Paylaş:

Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Tezgâhtakiler toplantı dizisinin Ocak ayındaki ilk konuğu İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. İsmail Latif Hacınebioğlu’ydu. Kitabı çerçevesinde gerçekleştirdiği sunumda Hacınebioğlu, Batı felsefesi ile Doğu felsefesini ve bu felsefe geleneklerinde formel ve Budist mantık çalışmalarını karşılaştırarak inceledi.

Hacınebioğlu, konuşmasına Budist mantığı informel mantık felsefesi içerisinde değerlendirdiğini belirterek başladı. Konuşmacıya göre informel mantık, gelişimini formel mantığa ve dolayısıyla Aristoteles’e borçlu olduğumuz bir alandır. Bu bağlamda formel mantığın oluşum ve şekillenme süreçlerinden bahsederek konuşmasına devam eden Hacınebioğlu, İslam felsefesi geleneğini de kapsayan Batı felsefesinin günümüze kadar geçirdiği aşamaların Aristoteles’e ve onun formel mantığına göre konumlanan düşünce akımları üzerinden okunabileceğini ifade etti. Doğu düşünce geleneğinde ise Çin ve Hint olmak üzere iki ana düşünce damarının bulunduğunu, bu medeniyetlerde gerçekleşen tartışmaların Doğu felsefesi diye isimlendirilebilecek bir tartışma alanına zemin hazırladığını ekledi.

Bugün Aristoteles mantığı hakkında konuşulmasını mümkün kılan nedenlerin; bu geleneğe ait yazılı metinlerin varlığı, gelenekte çeşitli ekolleşmelerin görülmesi, bu ekoller arasında diyalektik bir ilişkinin sürmüş olması ve problemlerin temelini teşkil eden kavramların yapılan tartışmaların ışığında belirgin hâle getirilmesi olduğunu belirten Hacınebioğlu, aynı süreçlerden doğudaki felsefi geleneklerin de geçtiğini vurguladı. Doğu felsefesinin varlığından şüphe eden görüşlerin konuya dair incelikli bir literatür taraması yapılmamasından kaynaklandığını belirten Hacınebioğlu, bu coğrafyalarda gözden kaçmayacak kadar köklü bir yazılı geleneğin bulunduğuna dikkat çekti.

Hacınebioğlu’na göre Batı felsefesini, hakikatin bilinebilirliğinden kuşku duyan Sofist gelenek ile bu görüşün karşısında duran Sokratik geleneğe dayanan, diğer bir deyişle, tarihi seyri bu iki dinamiğe indirgenebilecek bir düşünce çizgisi şeklinde tanımlamak mümkündür. Bunlara benzer tartışmaların yaklaşık olarak aynı tarihlerde Hint ve Çin coğrafyalarında da başladığı görülmektedir. Hacınebioğlu’na göre Budist mantığın temel düşüncesini kavramak açısından, madde ve içerik tartışmalarında Aristoteles mantığının durduğu yeri hatırlamak önemlidir. Aristoteles mantığı, düşüncenin formel kısmına vurgu yapar. Bu mantığa göre, bir kavramın formel tanımının yapılması düşünme sürecinin ilk basamağını oluşturur ve önermeler doğruysa, sonuç da zorunlu olarak doğru kabul edilir. Hint felsefi geleneğinde öne çıkan bir ekol olan Nyaya mantığı da benzer şekilde katı bir formalizmi benimsemiştir. Aristoteles mantığının İslam felsefesindeki izlerine Sufi yaklaşımlardan gelen eleştirilerin bir benzerini Budist mantığın Hint felsefesine ve özellikle de Nyaya mantığının katı formalizmine karşı geliştirdiğini görmek mümkündür. Budist filozoflara göre Nyaya mantığı aşırı realizmiyle gerçekliği boğmuş, sınırlamış ve anlaşılmaz hâle getirmiştir. Bu açıdan Budist mantığının Nyaya mantığına bir karşı çıkış olduğunu ve özellikle hakikat konusu etrafında şekillendiğini söylemek mümkündür.

Budist düşünürlerin hakikat hakkında söylediklerinin genel çerçevesi şu şekilde çizilebilir: “Dış dünyanın gerçekliği insanın kendi kurgusudur.” Dolayısıyla bu kurgu gerçek hakikati temsil etmemektedir. Hacınebioğlu’na göre Budist filozoflar gerçek hakikatin var olduğunu açık bir şekilde kabul etmekle birlikte, insanın zaaflarından dolayı bu hakikati kuşatmaya muktedir olmadığını da belirtmektedirler. O hakikatle ancak bütünleşilebilir. İnsanın kavramları, tanımlamaları hakikati betimleyemeyecektir; çünkü kullandığı dil eksiktir. Wittgenstein’ın dilin bir oyundan ibaret olduğu söyleminin Budist mantık metinlerinde de geçtiğini belirten Hacınebioğlu, Budist mantıkta, Aristoteles felsefesinin üç temel ilkesine yönelik itirazların da yer aldığına işaret etti. Ancak bunların tarihi açıdan Hint felsefi ekolündeki düşünürlere karşı geliştirildiğini varsaymak gerekir. Bu üç ilkeden özdeşliğe getirilen itiraza göre, insan, bir şeyin o şey olduğunu bilebilecek zihinsel yetiye sahip değildir, çünkü bir şey ancak o şey olunduğunda bilinebilir. Şu halde kendisi dışında herhangi bir şey hakkında konuşan insanın sözleri yeterli ve geçerli olamayacaktır. Özdeşlik ilkesinin bir açılımı olan çelişmezlik ilkesinin de reddedilişi ile birlikte kavramsallaştırmaya genel olarak itiraz edilmiş olur; çünkü bu iki ilke, bir kavramın anlaşılabilmesi için zorunludur. Tüm bunlar Budist mantıkta, zihnin özgürleştirilmesi veya zihnin kalıplarına itiraz edilmesi olarak ifade edilmiştir. Aristoteles mantığının dış dünya gerçekliğini temellendiren üçüncü hâlin imkânsızlığı ilkesi de Budist filozofların eleştirilerinden payını alır. Öyle ki Budist mantığa göre bir kalem aynı zamanda bir kuş, kuş aynı zamanda bir dağ olabilmekte ve böylece dış dünya gerçekliği sarsılmaktadır.

Budist mantığın bir diğer özelliği, kavram realizmine yönelik eleştirisi ve nominalizmidir. İnsanoğlu, varlık alemine burada kurulu olan senaryoyu anlamak ve bu kurguyu yıkıp yerine yenisini inşa etmek için gelmiştir. Yeniden inşayı gerçekleştirmek için zihinde mevcut bulunan tüm dinamiklerin, kavramsallaştırmaların ve metodolojilerin yıkılması gerekir. Burada felsefi bir sistematiğin olduğunu görmek mümkündür: Kurguların, kavramların ve dolayısıyla düşüncenin yeniden inşası, yani argümantasyon. Budist mantıkta düşünce süreçlerine aksiyomatik bir cümleyle başlanmaz. Kişi kendine ait kavramlarla, akıl yürütmelerle, tasdik yöntemleriyle bir önermeyi yeniden inşa etmelidir. Diğer bir deyişle, bir önermenin tasdiki, kişisel bir meseledir. Ancak bunu yaparken dış dünya bilgisini öncelememelidir. Bu anlamda kategoriler, örneğin zaman ve mekân kategorileri, Budist mantıkta ölçü olarak kabul edilmemektedir. Bir cümlenin aksiyomatik değeri, onun zamandan ve mekândan bağımsız bir şekilde ispatının yapılabilmesidir. Kişinin bilgiye ulaşabilmesi ancak kategoriler içerisindeki tercihlerinin farkında olması ve zihinsel faaliyetini takip etmesiyle mümkündür.

Son olarak Budist felsefe geleneğindeki münazara meselesine değinen Hacınebioğlu, bu gelenekte “kişinin haklı olması” biçiminde bir ispat yönteminin bulunmadığını ve hakikatin dillendirilmesinin, muhatabın tasdikinden bağımsız bir şekilde hakikati ispat ettiğini belirterek konuşmasını nihayete erdirdi.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir