İslam Siyaset Düşüncesinde Adalet Fikri

Paylaş:

Küresel Araştırmalar Merkezi tarafından düzenlenen Küresel Siyaset ve Adalet Konuşmaları’nın ikincisi, İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Hızır Murat Köse’nin katılımıyla gerçekleştirildi. Konuşmasına İslam siyasi düşünce tarihinde adalet meselesi etrafında yazılmış çok sayıda metnin her birinden bahsetmenin mümkün olmadığını belirterek başlayan Köse, bu duruma gerekçe olarak tarihsel süreçte adalet üzerine tartışmaya elverişli bir vasatın oluşmamasını gösteren ve İslam tarihini bütünüyle bir ‘zulümler tarihi’ şeklinde sunan yaklaşımları hatırlatarak bu türden okumalara şüpheyle yaklaşılması gerektiğini ifade etti. Köse, bir kavramın canlılığını ölçmenin onun metinler içerisindeki canlılığıyla ölçülebileceğini, siyasi düşünce tarihimizde adaletin de her daim karşılaşılan bir kelime olduğunun altını çizerek adalet kavramının sistematik biçimde ele alınmamış oluşu ile yokluğu arasındaki farka işaret etti. Konuşmanın başlığı olan “İslam Siyaset Düşüncesinde Adalet Fikri” ifadesi üzerinde duran Köse, İslam ve siyaset gibi genelleyici ifadelerinin bu şekilde bir araya getirilmesinin oluşturduğu zorluklara dikkat çekerek sosyal bilimler literatürü üzerinden İslam’da siyaset meselesini konuşmanın da bir başka temel problemi teşkil ettiğini belirtti. Adalet ve türevi kelimelerin Kuran’da çok defa geçtiğini fakat bu ifadelerin hemen hemen hepsinin bugünkü anladığımız anlamıyla siyasetle ilgili olmadığını belirten Köse, adalet kelimesinin yaratılıştaki adalet, hukuki anlamda adalet, eşler arasındaki adalet, borcu yazmada adalet, şahitlik etmede adalet gibi farklı şekillerdeki kullanımları bulunduğunu belirttikten sonra Köse, İslam siyaset düşüncesinin ana metinlerindeki kullanımlarına geçti.

Hızır Murat Köse’nin konuya örnek olarak üzerinde durduğu ilk metin Necmeddin-i Dâye’nin Mirsadü’l-ibad adlı eserinin siyaseti konu alan beşinci bölümüydü. Siyasetten bahseden bu tasavvufi metinde, padişaha adaletle ilgili nasihatlerde bulunulduğunu belirten Köse, literatürde sufilerin siyasete menfi baktığına ilişkin genel bir kanı olduğunu hâlbuki Necmeddin-i Dâye’nin bu metninde belirgin bir siyaset tasavvuruyla karşılaşıldığını söyledi. Necmeddin-i Dâye, bizim siyaset olarak bildiğimiz tedbirü’l-medineyi anlatırken kanunların menşeini tabiî ve va’zî olarak ikiye ayırıyor. Va’zî olanlar, bir iradenin vaz ettiği kanunlardır. Bunun bizdeki karşılığı ibadattır; bunu tedbirü’l-nefs gibi görüyor. Tedbirü’l-menzil ise nikah ve muamelat ile ilgili işlemlerdir. Hadleri ise tedbirü’l-menzil çerçevesinde değerlendiriyor ve bunların tamamının ilm-i fıkh şemsiyesi altında bulunduğunu söylüyor. Adalet müsavattan ibaret olduğunu, müsavatın da beraberlik olduğunu belirtiyor. Kesret alemi ise vahdet aleminin bir yansımasıdır. Eflatun’u bu şekilde kullanıyor. “Adalettir vasattır, adalet itidaldir.” diyor. Klasik felsefenin tasnifiyle insanın üç kuvvesi olan kuvveyi natıka, gazaviyye ve şehvetten üç erdem çıkartıyor: Hikmet, şecaat ve iffet. Bunların ifrat ve tefritleri var. Hikmetinki kurnazlık ve ahmaklık, şecaatinki deli cesareti ve korkaklık, iffetinki de azgınlık ve isteksizlik. Burada itidali sağlıyorsanız Necmeddin-i Dâye’ye göre bu dengenin adı adalettir. Adaletin ifratının tefritinin olup olmadığı ise tartışılmıştır; genel kabul, olmadığı yönündedir. Eski Yunan’dan gelen klasik erdem ve adalet anlayışının bizde aldığı şekil anahatlarıyla bu şekildedir.

Turtûşî üzerinden söyleyecek olursak İslam düşüncesinde bir ahkâm ve siyaset ayrımı yapılmıştır. Ahkâm hükümler; siyaset ise bunun takibi, kontrolü, cezalandırma vb. işlemlerdir. Bir kanun ve ahkâm var, buna sürekli eklemeler yapılıyor denilebilir. Fıkıh var, fıkhın içinden siyaseti işaret eden Ahkâmü’s-sultaniye gibi eserler çıkmış; ama ortada tek bir ahkâm ve belli bir yasa koyucu var. Bu, yasayı açmaya yahut yasaların bıraktığı boşlukları doldurmaya eğilimli bir siyaset anlayışıdır. Dolayısıyla Ahkâmü’s-sultaniye kitaplarında adalet kelimesini siyasi manâsıyla çok fazla görmüyorsunuz. Ahkâm zaten o işlevi görüyor. Bu yüzden İslam siyaset düşüncesinde adaleti çalıştığımızda, Maverdî bunu açıkça tartışmadığı için bu konuya yer veren İbn-i Cem’a’ya gitmek durumundayız. İbn-i Cem’a adalet-ihsan ilişkisine bakar ve adaleti memleketin ruhu şeklinde tasavvur eder. Adalet sayesinde mamurluk olur, şükür adalet sayesinde gerçekleşir. Yönetici adaleti ile Allah’a şükretmiş olur. İbn-i Cem’a küfrün adil olup bu şekilde yaşayabileceğini de söylüyor.

Siyasetle ilgili metinler de kendi içerisinde tasnif edilebilir. İnsanın kendisiyle olan ilişkisini tedbirü’l-nefs ve ahlâk çerçevesinde ele alan Necmeddin Dâye ve Kınalızâde gibi isimlerin ardından insanın insanla olan ilişkisine geçildiğinde burada siyasetnamelerden, Ahkâmü’s-sultaniyelerden, Nasihatü’l-mülk gibi eserlerden oluşan başka bir literatür söz konusudur. Bu tarz metinlerin ilki Tahir bin Hüseyin’e aittir; oğlu Abdullah’a yazdığı altı sayfalık bir mektuptur. Erken bir tarihte yazılmış olmasına rağmen kavramların son derece oturmuş olduğu, yoğun bir metindir. Mektup, oğluna takvalı olmasını öğütleyerek başlar. Raiyyeyi korumasını nasihat ettikten sonra “(…) sana adalet lazımdır,” der. Beş vakit namaza ve sünnete riayet etmesini söyler. Ardından istihare gelir; bu kavram, bir karar verirken Allah’tan yardım dilemek, ona dua etmek ya da istihare namazı olarak da kabul edilebilir. İktisadın rüşt’e, rüştün tevfik’e, onun da saadet’e götüreceğini anlatır. Mahmut siyaset (övülmüş siyaset) ibaresini kullanıyor. “Fukara ve miskinlere bakacaksın.” der; sosyal adalet bakımından bu da ilginçtir. İsrafa kaçmadan ihtiyaçları karşılamakla yükümlü olduğunu, fakat insanoğlu için maddi tatminin imkânsızlığından ötürü harcamalarında dikkatli davranması gerektiğini söylüyor. Bu aslında modern siyasetin meşruiyet krizlerinden biri olarak görülen vaatleri yerine getirememe meselesiyle de ilişkilendirilebilir. Adaleti üçe ayırır: Malda adalet, sözde adalet ve fiilde adalet. Malda adalette, gelir-gideri uygun şekilde alma ve dağıtma hususu. Sözde adalet ile âlimlerle olan ilişkisinde dikkat etmesi gereken inceliklere işaret ediliyor, fiilde adalet ise ceza ile ilgili konuları kapsıyor.

Turtûşî ise adaleti ikiye ayırır: Birincisi ilahi adalet, ikincisi şibih (adalete benzeyen), yani ıstılahî. Istılahı ise üzerinde uzlaşılan şey olarak anlatıyor. Nebevi adalet şeriata dayalı, esasını şeriattan alan adaletken diğeri akla dayanır. Siyaset, kaynağı açısından akıldan yahut vahiyden gelmesine göre, amaç açısından ise sadece dünyayı yahut hem dünyayı hem ahireti hedeflemesi şeklinde tasnif ediliyor.

İbn-i Haldun adaleti tartışmaz. Çünkü zaten metninin tamamında farklı vesilelerle adalet meselesi üzerinde durur. Zulüm için bir bahis açmıştır; “Zulüm umranı harap eder.” der. İtidalle ilgili bir diğer bahis vardır. Siyasetteki sertlik meselesiyle ilgili bu bölümde sultanın şefkatine dikkat çekiliyor. Siyaset, yapı itibariyle riskli bir alan olduğu için bu noktada itidali tavsiye etmektedir. Bu bağlamda yöneticilerin de fazla zeki olmaması gerektiğini söylüyor, hayat orta yollu olduğu için dâhinin topluma kendi seviyesini dayatmasının itidali bozup zulmü doğuracağını söylüyor.

Köse, konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Adaletin bir tanımını yapmaya çalışmadım. Allah’ın Adl ismi var, bir nizam ve inayeti var. Bizler onun içerisinde yaşıyoruz. Kelâmi mezheplerin çıkışını da etkileyen, Emevilerle birlikte başlayan ‘zalim sultan’ meselesine ve sultan zulmederse bu zulmün kime atfedileceği etrafındaki kelâmi tartışmalara hiç girmedim. Bütün bu konuştuklarımızın yaşadığı bir dünya vardı ve o dünya şu anda yok. Bu yüzden bu metinlere nüfuz edebilmek de zorlaşıyor. Sözü edilen dönemlerde herkese hakkının verilmesi esasına dayanan bir nizam ve bu nizamın işlemesi esasına dayanan bir anlayış hâkimken bugün değişmeye dayalı bir anlayış hüküm sürüyor.”

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir