18. Yüzyılda İstanbul Evleri: Mimarlık, Rant, Konfor, Mahremiyet

Paylaş:

Özkaya, yazarı olduğu 18. Yüzyılda İstanbul: Mimarlık, Rant, Konfor, Mahremiyet  isimli kitabını sunmak üzere Bilim ve Sanat Vakfı’na misafir oldu. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından 2016 yılında yayımlanan kitabın temelini, Özkaya’nın 2011 yılında savunduğu “18. Yüzyıl İstanbul’unda Barınma Kültürü ve Yaşam Koşulları” adlı doktora tezi teşkil etmektedir.

Yazar, 513’ü menzil (ev) olmak üzere toplam 706 gayrimenkul hakkında tutulmuş kayıtları kantitatif ve istatistiksel olarak incelediğini, ayrıca Osmanlı’nın diğer bölgelerindeki konut kültürüne dair mevcut dönem belgeleri ve bunlar hakkındaki çalışmaları da irdelediğini belirtti. Eserde metodolojik yaklaşım olarak Nelly Hanna’nın 18 ve 19. yüzyılda Kahire konutları üzerine yaptığı çalışmayı örnek aldığını ifade eden yazar, yine Suraiya Faroqhi, Stefanos Yerasimos, Uğur Tanyeli ve Abraham Markus gibi Osmanlı coğrafyası konut kültürü üzerine çalışma yapan kişilerinden de esinlendiğini aktardı.

Özkaya 19. yy öncesinden günümüze ulaşan yapı stoğu azlığının, araştırmayı başlarda güçleştirdiğini ancak bu sorunu özellikle ahkâm defterleri sayesinde aştığını ifade etti. Ahkâm defterlerinde vakıflara ilişkin hükümler içinde “istibdal” kayıtları bulunmaktadır. Bu kayıtların mülk sahipleri, kiracılar ve komşular hakkında verdiği bilgiler sayesinde, istibdale katılanların isim, unvan ve meslek bilgileri, dönemin kiracılık ve mülkiyet durumları, mahalleler ve mahalleler arasındaki taşınma trafiği ve farklı kentli grupların sosyo-ekonomik durumlarına göre kent içi dağılımları hakkında bilgi edinebilmek mümkündür. İstibdal kayıtlarının bu denli ayrıntılı olmasının nedeni, istibdalin vakıf mütevellisi-kadı-ve-sultan silsilesinde tutulmak zorunda olmasıydı. İstibdal kayıtlarının altını kalınca çizmekte yarar var. Zira Özkaya, araştırmasını şimdiye kadar kent ve konut bağlamında pek incelenmemiş olan bu kayıtlar üzerine bina etmiş.

Peki, istibdal ne demek? İstibdal kısaca vakıflar ile gerekli şartları haiz şahıslar arasındaki mülk değiş-tokuşudur. İstanbul’da kent iskânı için oldukça önemli kurumlar vakıflardı ve vakıflar harap veya yararlanılamaz hale gelen mülklerini istibdal ederlerdi. İstibdale katılan mülk sahiplerinin büyük bölümü ise, sâkini bulundukları mahalle içinde mülk edinebilmek amacıyla, vakıflardan satın alınması normal şartlarda imkânsız olan bu yerler için istibdale başvururlardı. İstibdale başvuranların çoğunluğunun askeri sınıftan, ekonomik açıdan güçlü, Müslüman, erkek ve kent sakinleri olduğu ortaya çıkıyor. Yazar aralarında reaya sınıfından kimsenin bulunmaması sebebiyle bunları üst-orta sınıf kentliler olarak niteliyor.

İstibdale konu olan mülklerin şehir içindeki konumları incelendiğinde yoğunluğun, tarihi yarımada çevresinde toplandığı görülüyor. Vakıf mallarının çoğunluğu, şehir Aksaray ekseninde veya doğu-batı istikametinde bölündüğünde, şehrin doğusunda kalıyor. İstibdalin bu bakımdan kent sakinlerinin bu bölgelerde mülk edinebilmesi için önemli bir araç haline geldiği anlaşılıyor.

Kayıtlar, istibdale katılan kentlilerin komşuları hakkında da bilgi sunuyor ve bu, reayayı dolaylı yoldan tarihte görünür kılıyor. Bu sayede, kent sakinlerinin nasıl bir dağılım gösterdiği hakkında fikir edinebilmek mümkün… Mesela 19. yüzyılda şehir nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan gayrimüslimlerin, Müslümanlarla beraber yaşadıkları belli mahalleler bulunsa da, aslında daha ziyade şehrin kenar kısmındaki mahallelerde meskûn bulunduklarının ortaya çıkması, kentteki dağılımın çok da homojen olmadığını gösteriyor. Müslümanların yaşadıkları bölgeler esas alındığında ise sosyo-ekonomik açıdan çok keskin bir ayrımla karşılaşılmıyor.

Özkaya istibdale konu olan mülklerin şehir içindeki konumlarını, kent dokusunun yoğunluğunu dikkate alarak inceliyor. Bu bağlamda, yoğunluk bakımından önemli bir veri grubu ise konutların kat sayısı ve arsa büyüklükleridir. Bunların kantitatif değerlendirmeleri sonucunda yazar, yoğun ve az yoğun mahalleler ile kat yüksekliklerinin fazla olduğu bölgeleri tespit edebilmektedir.

Vakıf mülklerinin arsa kıymetlerine bakıldığında, ki bu Özkaya’nın dikkatle takip ettiği hususlardan biridir, talep edilen mülklerin şehrin yoğun dokusu içerisinde istibdale aday gösterilen mülklerden çok daha değerli olduğu ortaya çıkıyor. Ayrıca kentte daha az ve daha çok kıymetli mülklerin bulunuşu ile arsa ve binaya ayrı ayrı değer biçilmesi rant konusunu akla getiriyor. Elde edilen bir diğer veri ise arsaların kent genelinde oldukça küçük olduğu yönünde… Osmanlı’daki bölünebilir miras ve sonucunda ortaya çıkan bu küçük arsalarınsa istibdal yoluyla elde edilen arsalarla birleştirildiği göz önüne alındığında, kent sakinlerinin menzil-i kebir tabir edilen ana meskenler civarında bulunup istibdale konu olan arsalara neden ilgi gösterdiklerini açıklıyor.

Konutların sokakla kurduğu ilişki ve mahremiyet bağlamında ise yazar sokaktan içeri, kamusaldan mahrem alana doğru kademeli bir geçiş olduğunu ve bunun sayısız biçimlerle ifade edildiği tezini ortaya atıyor. “Tarik-i ‘aam” ve “tarik-i has” olarak ayrılan yol çeşitleri kentin kamusallığı hakkında ipuçları veriyor. Eve girmeden önce tarik-i has ve mahrem alan kabul edilen odalardan önce ise pek çok ara mekânın bulunduğuna dikkat çekiyor. Konutlar onları kente bağlayan yolların yapısal özellikleri bakımından kamusallık ve mahremiyet bağlamında farklı nitelikler kazanıyor. Özkaya, kayıtlarda 1) tek bölümlü, 2) dâhiliyeli ve hariciyeli olmak üzere iki bölümlü ve 3) bitişik konutlar olmak üzere üç farklı ev tipolojisinden bahsediyor.

Özkaya, kitabın amacını 18. yüzyılın ortalarında barınma kültürü ve standartları ile farklı kentli grupların konutlarına dair yeni bir bakış açısı getirmek şeklinde özetliyor. Yazar bu çalışmasıyla üst-orta sınıf kentlilerin kiracı veya ev sahibi olduğu evlerin mekân bileşenlerini incelemek suretiyle yönetici elitlere ait saraylara münhasır klasik anlatıların ve idealize edilmiş üst sınıf konut biçiminin dışına çıkıyor.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir