İngiltere’nin Balkan Politikası ve Yunanistan (1821-1830)

Paylaş:

Türkiye Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen Tez-Makale sunumlarının Nisan ayı konuğu İstanbul Üniversitesi’nde tamamladığı doktora tezi çerçevesinde Hasan Demirhan oldu. Programda 1821 Yunan ayaklanmaları ile başlayan ve 1830’da Londra Antlaşması’nın imzalanması ile sonuçlanan Yunanistan’ın bağımsızlaşma sürecini, bu süreçte İngiltere’nin aldığı pozisyonların belirleyici etkileri, Yunan meselesinin Avrupa devletleri arasındaki rekabetin kendisini gösterdiği bir vaka olarak Osmanlı açısından giderek nasıl uluslararası bir mesele hâline dönüştüğü gibi meseleler tartışıldı.  

19. yüzyıl başlarında Avrupa’da ciddi bir Antik Yunan ilgisi görüldüğünü, hatta insanların Antik Yunan kıyafetleri ile dolaştıklarını belirterek konuşmasına başlayan Demirhan, Antik Yunan’ın varisleri ve torunlarının yaşadığı toprakların, “medeniyetin beşiği” olarak telakki edildiğini söyledi. Bu nedenle bağımsız bir Yunanistan fikrinin kamuoyunda önemli bir desteğe sahip olduğunun ve çeşitli sermayedarların bu çerçevede önemli faaliyetlerde bulunduğunun altını çizdi. Diğer taraftan Ortaçağ’a referans yapan kahramanlık hikâyelerinin, milli bilinci kurma ve koruma istikametinde bir fonksiyon icra eden Ortodoks kilisesinin ve verdiği çok dilli eğitimin yanı sıra, talebelerini yurt dışına da gönderen ve 1821’e kadar Osmanlı’ya tercüman yetiştiren Fener Lisesi’nin ise Yunan milliyetçiliğinin teşekkülünde rol oynayan iç faktörler olduğuna dikkat çekti.

1821’de başlayıp 1830’da bağımsız bir Yunan devletinin kurulması ile sonuçlanan sürecin başat aktörünün Yunanistan’dan ziyade İngiltere olduğunu ileri süren Demirhan, sunumunun devamında bu süreci ve tezi detaylandırdı. Buna göre; ilk defa 6 Mart 1821’de Aleksandros İpsilantis öncülüğünde Boğdan’da başlayan ve 3000 kişilik bir ordu ile İstanbul’a yürümeyi hedefleyen isyan, başlangıç itibariyle istediği desteği bulamadı. Zira Metternich/Viyana (1815) sistemi, isyankâr oluşumlara destek vermeyi yasaklıyordu ve Rusya’dan da beklenen destek gelmemişti. İpsilantis’in bu isyan girişimi bastırılırken bu süreçte Avrupa medyasının isyanın bastırıldığını görmezden geldiğini, başarısızlıkları kahramanlık olarak lanse ettiğini ve Avrupa halkının “medeniyetin banisi” olarak görülen Yunanlara yardım etmesi gerektiği yönünde çağrı ve haberlere yer verdiği görülmekteydi. Bununla beraber Yunan isyanının tehlike arz eder bir hüviyet kazanması, 6 Nisan’da Mora’da “Hristiyanlara barış, konsoloslara saygı, Türklere ölüm” sloganıyla bir papaz tarafından başlatılan ve sistematik olmamakla beraber, çok hızlı bir şekilde yayılan olaylara tesadüf etmektedir. Yukarıda bahsedildiği üzere Avrupa ve özellikle Londra merkezli Helenist cemiyet bu süreçte Yunan isyan hareketine ciddi aynî ve nakdî yardımda bulunmaktaydı. Londra Yunan Komitesi gibi örgütler; para, asker, (hukukî, siyasî, ziraî, inşâî ve kültürel) eğitim gibi çok geniş bir yelpazede önemli yardımlarda bulunuyorlardı. Keza İngilizler Yunanistan’da yayınladıkları gazeteler vasıtası ile Yunan taraftarı ve Osmanlı/Türk aleyhtarı (“Katil Türkler!”) yoğun propaganda yapıyorlardı. Nihayet aşırı Yunan hayranı olan George Canning’in (Stanford Canning’in amcası) 1823’te İngiltere dışişleri bakanı olmasından itibaren İngiltere’nin isyana duyduğu ilgi ve verdiği destek daha da artacak ve Canning, Yunan isyanına katılanları asi değil, savaşçı olarak tanımlayacaktır. Süreç açısından bir sonraki önemli dönüm noktasını ise 1826’da toplanan Petersburg Zirvesi teşkil etmektedir. Yunanların tam bağımsızlık talepleri eşliğinde takip ettiği bu zirvede Metternich’in statükonun devamını savunmasına mukabil, Rusya Çarlığı, özerk bir Yunan devleti kurulması tezini savunur ve zirve Rusya’nın talepleri doğrultusunda sonuçlanır (4 Nisan 1826). Böylece bir yandan Yunan sorunu resmen uluslararası statü kazanmış bir yandan da Rusya’nın olaya müdahale hakkı doğmuştur. Ne var ki tam bağımsızlık taleplerini sürekli dile getiren Yunanlar bu yeni durumu tasvip etmemiş ve zirve boyunca sürece müdahil olmayan İngiltere’nin himayesine başvurarak bağımsız bir Yunan devleti kurma arayışını sürdürmüşlerdir. Başından beri muhtemel bir Osmanlı-Rus savaşını engellemeye ve dolayısıyla Rusya’nın Akdeniz’e inmesini önlemeye çalışan İngiltere, Yunanlardan gelen bu hâmilik teklifine sıcak bakmış ve bu tarihten itibaren isyanı devlet düzeyinde desteklemeye başlamıştır. Bu sürecin çok önemli ve bir diğer dönüm noktasını ise Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması teşkil etmiştir. Zira bu olaydan sonra, cihad ilân edilmesine rağmen (1828-29) Osmanlı Devleti’nin isyanı bastırmakta güçlük çektiği görülecek ve bu noktada Yunan meselesi tekrar İngiltere – Rusya rekabetinin bir parçası hâline gelecektir. Yunan isyanının alacağı seyri değerlendiren İngiliz kamuoyu da bu rekabet çerçevesinde şekillenmiştir. Bağımsız bir Yunan devleti fikrine sıcak bakmayan muhafazakârların temel argümanını, Rusya karşısında Osmanlı’nın zayıflamasının doğru olmayacağı düşüncesi teşkil ediyordu. Liberaller ise Rusya etkisine açık ve özerk bir Yunan devletindense; İngiltere himayesinde bağımsız, kontrol edilebilir bir oluşumu desteklemiş ve nihayet bu görüş hayata geçmiştir.

Yunan isyanının başlangıcından itibaren uluslararası politikanın bir mücadele alanına dönüştüğüne işaret eden Demirhan’ın temel tezini ise 1821-1830 arasındaki bu yoğun diplomatik süreçte Yunanların hiçbir zaman masada/söz sahibi olmadıkları ve baştan sona bütün süreci İngiltere’nin idare ettiği fikri teşkil ediyor. Zira mesele Yunanistan’ın kurulup kurulmayacağı kadar, kimin kontrolünde olacağıdır da aynı zamanda.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir