Bilim ve Sanat Vakfı Hukuk ve Adalet Yaz Programı

Paylaş:

Bilim ve Sanat Vakfı 2017 yaz programının konusu “hukuk ve adalet“ idi.
Bundan sonraki başlıklarda 3-7 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşen programın oturumları hakkındaki değerlendirmeleri bulabilirsiniz.

Sercan Gürler
Hukuk-Adalet İlişkisi

Yaz programının ilk konuşmacısı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Sercan Gürler’di. Gürler hukuk felsefesi açısından adalet meselesini ele alarak, hukukun çok boyutlu olduğunu, ahlak, siyaset ve adalet gibi kavramlarla iç içe olduğunu belirtti ve hukuku bu kavramlardan ayırmak için “üç boyutlu hukuk anlayışı”ndan bahsetti. Bu boyutlar yasaklar ve serbestlikler alanı olan normatif boyut, normların belli bir zaman ve mekan dahilinde uygulanmasını sağlayan olgusal boyut ve adil olduğu iddiasıyla hukukun kendisine meşruiyet zeminini sağladığı adalet boyutudur. Bu üç unsuru keyfi söylemlerden uzak tutmak, kendilerine nesnellik kazandırmak  gerekmektedir. Normatif hukukun nesnellik ölçüsü düzen fikri ve akıl, olgusal boyutun nesnellik ölçüsü toplumsal fayda ve adalet boyutunun nesnellik ölçüsü değer düşüncesidir. Gürler, değerlerin nesnel, değer yargılarının öznel olduğunu ekleyerek hukukun normatif yönü aracılığıyla güvenlik, özgürlük ve eşitliğin sağlandığından bahsetti. Güvenlik bireyin malını/canını koruyan asayiş anlamında güvenlik ve işlevsel, tutarlı ve sık değişmeme özellikleri ile hukukun bizatihi güvenilir olması yönleriyle ikiye ayrılmaktadır. Bu ikinci tür güvenlik adildir ama buradaki şekli bir adalettir. Özgürlüğün tabi ve medeni özgürlük olduğunu ve eşitliğin ise eşit olanların eşitliği olduğunu dile getirdi. Konuşmasının sonunda adaletin şekli yönüne vurguda bulunarak adaletin Aritoteles tarafından matematiksel olarak formüle edildiğini söyledi. Aristoteles’e göre  adalet denkleştirici dağıtıcı ve nasfet olarak üçe ayrılmaktadır. Denkleştirici adalette kısas mantığı, dağıtıcı adalette bir çokluğun dağıtılması ve nasfette ise merhamet duygusu vardır. Gürler, alınan her hukuki, idari kararla hukukun yeni baştan yazıldığını, bu sebeple yeni baştan yorumlandığını ve bu yorumun nirengi noktasının adalet olduğunu söylerek konuşmasını tamamladı.

Emir Kaya
Farklı Hukuk Teorilerinde Adalet

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Emir Kaya hukuk teorilerini tabii hukuk, pozitivizm ve sosyolojik ekoller hukuku olarak üç ana başlık altında inceledi. Ayrıca  insan hakları, küresel hukuki realizm gibi çeşitli melez teorilerin varlığından bahsetti. Tabii hukuk önce doğanın, sonra insan doğasının anlamlandırıldığı ve buradan hareketle iyi-kötü ayrımlarının yapıldığı ve sonra hukukun üretildiği bir anlayıştır. Dolayısıyla temelinde ahlak bulunmaktadır. Ancak tabii hukuk “Doğanın kaynağı nedir?” gibi ontolojik ve “İyinin ve kötünün ne olduğunu kim söyleyebilir” gibi epistemolojik bir soruya yanıt vermede çok başarılı değildir. Otorite etrafında şekillenen hukuki pozitivizm, “hukuk egemenin buyurduğudur” diyen sert versiyon ve normlar hiyerarşisinin olduğunu söyleyen normatif verisyondan oluşur. Hukuki pozitivizm, insanların otoriteye meyilli olma zaafını kullanarak yola çıkması ama insan doğasını bir kenara bırakmak istemesiyle bir çelişkiye düşmektedir. Sosyolojik ekoller hukukunda ise hukuk daha çok toplum içinde konumlandırılır ve anlamlandırılır. Burada da toplumun norm olarak kabul ettiği şeylerin aynı zamanda hukuku oluşturması ancak bu durumda her şeyin hukuk sayılabilmesi bir problemdir. Kaya, “Türkiye’de hangi teori geçerlidir?” sorusu için hukuk ve kültürel normların karması ile bir sistemin ortaya çıktığını ama bunun sağlıklı şekilde gerçekleşmediği yanıtını verdi. Bu sağlıksızlığa vurgu yapmak için teori yerine zihniyet kavramını kullanmayı tercih etti. Yaptıkları “Türkiye’de hukuk zihniyeti” anketine göre öğrencilerin çoğunun tabi hukuk talep ettiğini ama genelde teorik hukuk dersleri aldığından bahsetti. Son olarak Türkiye’de hukuk felsefesi temelinin olmadığını iddia ederek hukukun bir kültür işi olduğunu, sistem değişikliğine odaklanmak yerine bu kültürel zanaata yönelmek gerektiğini söyleyerek konuşmasını sonlandırdı.

İlker Kömbe
Ortaçağ İslam Ahlak ve Siyaset Felsefesinde Adalet Teorisi

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi İlker Kömbe, Ortaçağ ahlak ve siyaset felsefesinde adalet kavramının bir düzen içerisinde ortaya çıktığından, kökeninde klasik evren anlayışı ve klasik insan anlayışı olduğundan bahsetti. Adalet kavramı ortaçağ ahlak ve siyaset felsefesinde eşitlik, denlik, birlik ve denge demektir. Bu kavramlar klasik kozmolojide yerleri ve konumları belirlenmiş, yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik bir şekilde sıralanan, nedensel olarak birbirine etki eden ve aralarında amir, memur, itaat ve hizmet etme ilişkisinin yer aldığı organik bir düzen içerisinde ortaya çıkar. Bu düzen evrenin ayüstü ve ayaltı alem olarak ayrıldığı, Tanrı’dan evrenin nasıl çıktığını açıklamaya çalışan Sudur teorisine dayanmaktadır. Nefsi gayri cismani, dolayısıyla duyularla değil, akıl ile kavranan, bölünüp parçalanmayan, bir olan fakat bedenle doğrudan ilişkiye girebilen bir cevher ya da töz olarak tanımlayan Kömbe, nefsin akıl, öfke ve arzu olarak üç temel güce sahip olduğunu söyledi. Adaletin buradaki anlamının sıhhatli oluşu nitelediğini belirterek, bu sıhhatin öfke ve arzu güçlerinin akıl gücüne itaat ve hizmet etmesi olduğunu söyledi. Aksi halde sıhhatsizlik ve zulüm olacağını vurguladı. Siyaset felsefesinde ise adalet erdeminin ortaya çıkabilmesi için bir insanın hem hikmet hem cesaret hem de iffet erdemlerine sahip olması gerektiğini belirtti. Son olarak devlet ve toplum şeması içinde adaletin dağıtıcı ve düzeltici adalet olarak nasıl formüle edildiğinden bahsederek konuşmasını bitirdi.

Arslan Topakkaya
Bireysel Adalet-Toplumsal Adalet kavramı bağlamında Platon Aristoteles karşılaştırması

Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölüm başkanı Arslan Topakkaya, konuşmasına “adalet kainatın ruhudur” diye başlayarak, Platon’un Devlet ve Aristoteles’in Nikhomakos’a Etik kitaplarında adalet meselesinin işlendiğini söyledi. Devlet’te Sokrates “adalet nedir?” sorusuna en genel tanımı bulmak ister. Önerilen bir çok tanımdan sonra “adalet herkesin kendi üzerine düşeni yapması ve kendi payına sahip olmasıdır” tarifine ulaşır. Platon adaletin üç farklı yansımasından bahseder: Ruhta, ahlakta ve politikada. Ruhtaki yansıması aklın irade ve içgüdüye sahip olması, ahlaktaki yansıması bilgelik, cesaret ve ölçülülüğün dengede olması ve politikadaki yansıması ise yöneticilerin, koruyucuların ve üreticilerin kendi üzerine düşeni yapmasıdır. Platon’daki adaletin daha toplumsal olduğunu belirten Topakkaya, Aristoteles’te daha pratik ve daha ferdi bir adalet anlayışı olduğundan söz etti. Aristoteles’e göre adalet yasalara uymaktır ve dolayısıyla bir poliste yani şehirde gerçekleşir. Değiş-tokuş meselesine de değinerek Aristoteles’te bireylerin devleti aldatmaması ve devletin de bireyleri aldatmaması gerektiğinin vurgusu olduğunu söyledi. Her iki filozofta da adaletin devletin temeli olduğunun altını çizen Topakkaya, Aristoteles’in adalet anlayışının praksis olduğunu, Platon’unkinin ise teoride kaldığını belirterek konuşmasını sonlandırdı.

Osman Safa Bursalı
Hukuk Düzeninde Hakı Norm ve Adalet

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi araştırma görevlisi Osman Safa Bursalı hak, düzen ve nizam, norm ve adalet kavramlarından söz ederek bunların hukuk düzeniyle olan ilişkisini vurguladı. Düzenin çeşitli şeyler ya da bir bütünün parçası arasındaki ölçülü uygunluk, ahenk, nizam gibi anlamları olduğunu; hak kavramının ise doğru, hukukun veya geleneğin bir kimseye tanıdığı bir hisse veya pay, gibi manalara sahip olduğunu söyledi. Bursalı, bir işin yapılışında bir şeyin ölçülerine ve özelliklerine ait kurallar ve değerler topluluğu diye tanımlanan normun, hukuk düzeni açısından bir eylemi emredebildiğinin, yasaklayabildiğinin ya da bir eyleme izin verebildiğinin altını çizdi. Son olarak adalet kavramından bahsederek adaletin hak ve hukuka uyma, herkesin hakkını gözetme, doğruluktan ayrılmama, bir cemiyette kanun ve nizam yoluyla hakların karşlıklı olarak korunması, dengeli tutulması gibi manalara geldiğini belirtti.

Abdurrahman Atçıl
Osmanlı İmparatorluğunda Hukuk Normunun Oluşumu:
Farklı ve Örtüşen Fikirlerin Etkileşimi

İstanbul Şehir Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Abdurrahman Atçıl,
geniş ve farklı coğrafyaları yönetim altına alan Osmanlı İmparatoluğu’nun bunları nasıl bir arada tutabildiği üzerinde durdu. Klasik oryantalist görüşe göre bu yönetim, askeri güç ve sultanın despotik iradesiyle gerçekleşmiştir. Ama bu tek başına yeterli olmayacağı için toplumsal ilişkiyi düzenleyen kurallar ve kaidelerin nereden geldiği üzerinde durulması gerekmektedir. Atçıl, Osmanlı toplumunda hukuk normunun toplum içindeki farklı birimler arasındaki etkileşim sonucunda oluştuğunu ve yukarıdan aşağı bir dayatma şeklinde gerçekleşmediğini söyledi. Osmanlı toplumuna bakıldığında hukuk normunun kaynağı bazı tarihçilere göre şeriat, bazılarına göre kanun ve bazılarına göre ise toplumdaki çeşitli grupların fikir, istek ve menfaatlerinin etkileşiminin sonucudur. 1525 Mısır kanunnamesine, 1545’te para vakıflarının yasaklanmasına ve 1624’te Osmanlı ile Venedik barış halindeyken oluşan bir problemin çözüm yöntemlerine bakıldığında bu üç kaynağın varlığı görülebilir. Son olarak modern hukuk kavramının modern öncesi Osmanlı hukuk evrenine doğrudan uygulanmaması gerektiğini vurgulayan Atçıl, kanun ve şeriatın öneminin modern hukuktakine benzer bir öneme sahip olmadığını belirtti ve  Osmanlı’nın çeşitliliğe, çoğulculuğa ve farklı kesimlerin iradelerine yer veren bir hukuk sistemine sahip olduğunu vurgulayarak konuşmasını tamamladı.

İsmail Yaylacı
Uluslararası Siyasette Adalet ve Düzen

İstanbul Şehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi İsmail Yaylacı, adalet meselesinin yakın zamana kadar devlet sınırları dışındaki konumu hakkında tartışılmadığını belirterek konuşmasına başladı. Bu tartışma, 1945’ten sonra yaşanan bazı gelişmeler sonucunda ortaya çıkan insan hakları hukuku, insani hukuk, savaş suçlarının ya da insanlığa karşı işlenen suçların yargılanması ve insani müdahale gibi meseleler etrafında yapılmaya başlanmıştır. Yaylacı, uluslararası ilişkilerde adalet meselesinin neredeyse en önemli unsurunun egemenlik olduğundan bahsetti. Bunun sonucunda merkezi bir otoritenin olmadığı uluslararası anarşinin varlığından söz ederek, küreselleşen bir devlet düzeninde devletlerin hem eşit hem de egemen olduğunu belirtti. Egemenler arasındaki yegane karar verici unsurun güç olduğunu vurgulayarak realistlerin düşüncesine göre güçlü olanın istediğini yaptığı bir yerde adaletten söz edilemeyeceğinden bahsetti. Egemenlik normu adalete hem imkan tanır hem de adaletsizliğe kaynak teşkil eder. Başka bir deyişle egemenlik hem belirli bir siyasal komünitede adaletin teminini mümkün kılar hem de adalet anlayışının uluslararası genişlemesini engeller. Düzen kavramına da değinen Yaylacı, ülke sınırları dışındakilere karşı sorumlulukların neler olduğunu sorguladıktan sonra islam siyaset düşüncesi bağlamında adaletle ilgili bazı soruların varlığından bahsetti. Bu sorular şunlardan oluşmaktadır: Adaletin en yüce değer olarak görüldüğü İslamda ulus-devlet formunun evrensel yayılımına nasıl bakılmalıdır? İslam kaynaklarından beslenen bir uluslararası adalet ilişkisi devletlerin tabi olacağı bir çerçeve ile fertlerin tabi olacağı çerçeve arasına fark koyar mı? Devletin çıkarları söz konusu olduğunda şeriata yaklaşım nasıl olacaktır? Birilerinin dediği gibi feshedilebilir mi? Bu durumda İslam ikinci plana atılmaz mı? Yaylacı, bu gibi soruların henüz yeni oluştuğunu söyleyerek konuşmasını tamamladı.

Mehmet Akfi Kayapınar
Siyasette Adaletin Yeri ve İşlevi

İstanbul Şehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Mehmet Akif Kayapınar, adaletin siyasal düzenleri kurulmuş batı toplumları ile siyasal nizamın henüz yerleşmediği batıdışı toplumlarda farklı ele alınması gerektiğini belirterek konuşmasına başladı. Sunumunu üç iddia çerçevesinde gerçekleştirerek ilk iddiasında adaletin mahiyeti itibariyle evrensel uzlaşıma kapalı bir değer olduğunu söyledi. İkinci iddiasında adaletin evrensel düzeyde ancak işlevsel olarak tanımlanabileceğini, mahiyeti itibariyle tanımlanamayacağını dile getirerek, bu iddiasını toplumların güvenlik ve özgürlük ikilemini aşma yöntemi çerçevesinde tartıştı. Bu ikilemin çözülmesi için bir iktidar alanı oluşturulmalı ve aynı zamanda sınırlandırılmalıdır. Sınırlandırmanın kriteri adalettir, bu yönüyle işlevseldir. Son iddiasında adaletin pratikte bağımlı olduğunu söyleyen Kayapınar, Aristoteles’te philia, Nasirüddin Tusi’de muhabbet, İbn-i Haldun’da asabiyye olarak gördüğümüz uhuvvetin yokluğunda adaletin olamayacağını söyledi. Çünkü adaletin yapay bir birleşim, uhuvvetin ise doğal bir birleşim olduğunu ve yapaylığın doğallığa tabi olmasını gerektiğini vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.

Hediyetullah Aydeniz
Medya Hukuk ve Adalet

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Hediyetullah Aydeniz hak arama yolu olarak medyanın kullanımı, gazetecilik mesleğinin doğası ve zamana şahitlik etmenin önemi çerçevesinde konuşmasını yaptı. Modern toplumda medya, hem itiraz kuvvetine sahip oluşundan hem idari ve yargısal mekanizmaların daha hızlı işlemesini sağlama açısından hem de toplumda ya da devlette yapıp edilenlerin alenileştirilmesi bakımından önemlidir. Medyanın bir kolu olan gazeteciliğin diğer mesleklerden farkı olduğunu söyleyen Aydeniz, bu farkın yasama, yürütme ve yargı erklerine ek olarak gazeteciliğin dördüncü bir erk olarak düşünülebilmesi olduğunu söyledi. Meşruiyetin kaynağının halka ait olduğu bir sistemde medya, bu üç erki halk adına takip eder ve yönetenler ile yönetilenler arasındaki iletişimin oluşmasını sağlar. Aynı zamanda medya, varlığını bireyin bilme hakkı ve bireyin kendisini ifade edebilme hakkına dayandırır. Aydeniz, gazetecilik mesleğinde 5N1K ilkesine normalde uyulması gerektiğini ama artık bu ilkeye tam uyulmadığını çünkü toplum tarafından da talep edilen gerçek zamanlı haberciliğin yaygınlaştığını söyledi. Teyit sorununun bu durumun getirdiği büyük problemlerden biri olduğunu vurguladı. Konuşmasının sonunda, kanuna göre uygulanan cezaların kimi zaman medya tarafından kabul edilmeyip kamuoyunu bir mahkemeye dönüştürdüğünü, bu durumda hukukun nasıl işletileceği sorusunun gündemde olması gerektiğini söyledi.

Mustafa Özel
Edebiyatta Hukuk

Uzun yıllar Bilim ve Sanat Vakfı başkanlığını da yürüten Mustafa Özel konuşmasına modernliğin iktisadi kurgu (kağıt para), siyasi kurgu (ulus) ve kültürel kurgunun (roman) iç içe geçişi olarak görülebileceğini söyleyerek ve bunlardan biri olmazsa diğerinin de olmayacağını vurguyarak başladı. Goethe’nin “Faust”u ile giriş yaparak kitabın ilk cildinin ferdin şeytanla antlaşması, ikinci cildinin ise devletin şeytanla antlaşması olduğunu belirtti. İktisadi sistemin edebiyattaki karşılığından bahsettikten sonra hukuk meselesini doğrudan ele alan romanların başında şu kitapların geldiğini söyledi: Dostoyevski’nin suçluluk psikolojisinin merkezde olduğu Suç ve Ceza romanı ve İvan’ın yargılanması sırasında avukatların etkin rolünü konu alan Karamazov Kardeşler romanı ile hapis cezasının nedeni ve işlevselliğinin etraflıca sorgulandığı Tolstoy’un Diriliş kitabı. Melville’in Billy Budd eserine ayrıca önem veren Özel, bu kitapta modern sistemin büyüdükçe bireyin hakkının değil, kamu çıkarının öne alınacağı konusunun işlendiğini belitti.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir