Osmanlılar, Siyonistler ve Balfour Deklarasyonu

Paylaş:

Balfour Deklarasyonu’nun (1917) 100. yılı ve 1967 Savaşı’nın da 50. yılı hasebiyle Filistin meselesini yeniden değerlendirmeye alan Küresel Araştırmalar Merkezi bir toplantı dizisi başlattı. Bu toplantılardan ilkinin konuğu İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi M. Talha Çiçek oldu. Çiçek konuşmasında Filistin sorununun siyasal boyutunu ön plana çıkararak bu sorunun tarihsel olarak nasıl kurulduğuna odaklandı. Balfour Deklarasyonu’na Osmanlı’nın tepkisini, Siyonistler ve Osmanlılar arasındaki ilişkiye dair literatürü değerlendirdi. Osmanlı coğrafyasının politik yeniden paylaşımı ile sonuçlanan bu sürecin temel dinamiklerini geniş bir tarihsel arka plan [II. Abdülhamid döneminden başlayarak Jön Türk dönemi, savaş Dönemi ve son olarak erken Cumhuriyet dönemi] vererek analiz etti.

Balfour Deklarasyonu ile vaat edilen şey neydi? Dünyanın farklı yerlerine dağılmış bulunan Yahudilerin Filistin’e göçünün organize edileceği idi. Bu dönemde Osmanlı yönetimin en büyük kaygısı belirli bir etnik nüfusun herhangi bir yerde temerküz edip istikbalde bir milliyetçilik problemi ile karşı karşıya gelmekti. Çiçek’e göre Osmanlı prensipte Yahudilerin Osmanlı topraklarına göç etmesine karşı değildir; hem II. Abdülhamid hem sonrasında Jön Türkler döneminde, yani 1882’den 1918’e kadar olan dönemde Osmanlı Devleti’nin Yahudi göçüne karşı olduğunu söylemek için elimizde hiçbir şey yok. Hatta bu göçe Osmanlı yönetiminin sempatiyle baktığını bile söyleyebiliriz: Yahudilerin tarımdaki uzmanlıklardan ve başka alanlardaki kalifiye işgüçlerinden istifade edebileceğini düşünen Osmanlı devlet adamları var.

Osmanlı yönteminin karşı çıktığı şey Yahudilerin Filistin’e yerleşmeleri ve bu göçmen Yahudilerin göç ettikleri ülkelerin vatandaşlıklarını devam ettirmeleridir. Osmanlı’nın Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmelerine karşı çıkması istikbalde zuhur edecek ulusçuluk tehdidi hasebiyle idi. Osmanlı yönetiminin Yahudi göçmenlerin göç ettikleri ülkelerin vatandaşlığını feshetmek istemesinin nedeni şöyle ifade edilebilir: Osmanlı vatandaşlığını kabul etmek, Osmanlı kanunlarına kayıtsız şartsız tâbi olmak ve Filistin haricindeki yerlere dağınık yerleşmeleri şartıyla yerleştirmek. Osmanlı vatandaşlığına geçmek son derece önemliydi çünkü gelen göçmenler başka ülkenin vatandaşlığı ile bağlı olurlarsa Osmanlı topraklarına ve bu topraklardaki idari-hukuki işleyişe yabancı devletlerin nüfuz etme yolu açılırdı. Osmanlı yönetimi bu konuda son derece hassas davranıyordu ancak bu konuda başarılı olamadılar. Yahudilerin büyük çoğunluğu göç ettikleri ülkelerin vatandaşlığını devam ettirmişlerdir.

Osmanlının politikasını belirleyen bir diğer husus Baron Hirsch ve Baron Rothschild gibi milyonerlerin Osmanlı’dan toprak satın alıp Yahudileri bu topraklara göç ettirmeleridir. Bu Osmanlı devlet adamlarını Yahudi göçleri ve Yahudilerin bir teritoryal alanda toplanma projeleri hususunda olağanüstü dikkatli olmaya sevk ediyor. Osmanlının mali problemleri siyonistlerin Filistin’e yerleşmek için kullandığı önemli bir kart olmuştur. 1901 yılına gelindiğinden bu mali problemler Sultan Abdülhamid’i siyonist organizasyonunun kurucucusu ve Yahudi milliyetçilerinin lideri Theodor Herzl’le görüşüp pazarlık yapma seçeneğine icbar edecek kadar artıyor. Sultan Abdülhamid Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyip Düyûn-ı Umûmiye’den kurtulmak niyetinde idi ve “acaba Theodor Herzl ve diğer Yahudi bankerleri bu uğurda kullanılabilir mi?” politikasını düşünüyordu.

Çiçek ayrıca Jön Türk döneminde, popüler kültürde sanıldığının aksine, Yahudilerin Filistin’e göç etme politikalarına karşı sıkı yaptırımlar uygulandığını bazı örneklerle aktardı. Ancak İttihat Terakki döneminde Yahudi göçüne ve Siyonist harekete karşı bütüncül bir yaklaşım olmadığının altını çizen Çiçek’e göre Talat Paşa ve etrafındakiler Abdülhamid tarzı pazarlıkçı-müzakereci bir anlayış sahibi iken Cemal Paşa ve etrafındakiler ise daha merkeziyetçi ve Siyonist harekete karşı kesinlikle müsamaha göstermeyen bir tutum içersinde idiler.

2 Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu yayınlanır. Bu deklarasyona Osmanlı’nın tepkisi nasıldı? Çiçek Osmanlı devlet idarecilerinin bu deklarasyonu sakin ve soğukkanlılıkla karşıladıklarını belirtti. Aralık 1917’den Haziran 1918’e kadar meşhur Alman Siyonisti Dr. Victor Jacobson önderliğinde bir heyet İstanbul’da kalıp bazı görüşmeler yapıyorlar. “Talat Paşa Deklarasyonu mümkün mü?” şeklinde özetlenecek bir müzakere süreci başlıyor. Talat Paşa evvela herhangi bir deklarasyon yayınlamaksızın Balfour Deklarasyonu’nda Yahudilere vaat edilen imkanların Osmanlı devleti tarafından da sağlanacağını belirtmesine rağmen Jacobson ve mahiyetindeki heyetin temel amacı hukuki bağlayıcılığı olan bir metin talep etmektir (Bu talepleri karşılandığında ise Avrupa basınında Osmanlı lehine propaganda yapmayı teklif ediyorlar; zira o dönemde birçok Avrupa basınının kontrolü Yahudilerin elinde idi. Ancak Çiçek’in altını çizerek belirttiği gibi Siyonistlerin gücü hem Osmanlı devlet adamları tarafından hem de İngiltere devlet yetkilileri tarafından ciddi manada abartılmıştır, olduğundan fazla bir güce sahip oldukları vehmedilmiştir.) Ancak bu heyet ile sürdürülen yoğun müzakereler herhangi bir sonuç alınmadan bitmiştir.

Çiçek’e göre Abdülhamid dönemi ile Jön Türk dönemini mukayese ettiğimizde şunu görüyoruz: Bugün kurguladığımızdan bambaşka bir Osmanlı politikası söz konusu idi ve Yahudi göçü Osmanlı devleti için ciddi bir tehlike arz edecek boyutta değildi. Ankara hükümetinin gücü ele geçirmesi bu sorunda ciddi bir dönüm noktası teşkil ediyor.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir