Bir Tarih Malzemesi Olarak Film

Paylaş:

Bilim Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi 20 Nisan 2018 Cuma günü Kırkambar Özel Etkinlik programı kapsamında Saadet Özen’i ağırladı. Özen “Bir Tarih Malzemesi Olarak Film” başlıklı konuşmasında eski filmlerin tarih yazımında doğrudan bir malzeme olarak kullanımı ile ilgili süreci kendi tecrübesinden örneklerle anlattı. Sinemanın tarihinin yazıldığını ancak filmin kendisinin hâlâ bir tarih malzemesi olarak yeterince kullanılmadığını ifade etti. Film arşivlerinin gelişiminin bir tanığı olarak tarih yazımında yeni yeni kullanılmaya başlayan bu malzemelerle ilgili süreci şu sözlerle aktardı:

Sinema ve tarih ilişkisi sinemanın kendisi kadar eskidir. Hareketli görüntü gösteren ve kaydeden aletlerin varlığı 1880’lere dayanır ve çok doğru olmasa da Lumière Kardeşlerin sinema gösterimi girişimi bir başlangıç noktası olarak kabul edilir.  Nedense tarih yazımında teknolojiyi ilgilendiren keşifler için hep o buluşu ilk kimin bulduğu meselesine odaklanılmıştır. Aslında ortaya çıkan şey bir araya getirilen çabaların toplamıdır.

Özen’e göre sinema ile tarih hep birbiriyle yakın ilişkideydi. İlk çekilen kurgu filmler konularını tarihten alıyordu. 1910’lardan itibaren ilk uzun metrajlı filmler çekilmeye başladığında tarih sinemaya konu üreten başlıca alandı. 1930’larda sinema tarihi yazımı ile ilgili ilerlemeler kaydedildi. Ancak sinemanın tarihini yazanlar tarihçiler değil, mesleğin içinden gelen sinemacılardı. Dolayısıyla, tarihçiler sinemayla ilgilenmekte geç kaldılar. Başlangıçta sinema tarihi ile ilgili yazılanlar çok da kavramsal bir çerçeveye sahip olmayan, ağırlıklı olarak profesyonellerin yaşamları, çekilen filmlerin listeleri gibi bilgileri içeren metinlerdi. 1906 öncesi çekilen filmlerin çoğu kayıp olmasına rağmen, elde milyonlarca film vardı. Ancak bu filmler bir tarih malzemesi olarak kullanılmıyordu. Yani sinemanın tarihi yapılıyor ancak hala filmin kendisi bir tarih malzemesi olarak ele alınmıyordu.

Aslında tarihçiler görsel malzemeye hiçbir zaman çok uzak değillerdi. Tarih yazımında çok yakın bir zamana kadar görseller başka bir yerden edinilen bilgiyi süslemek veya resimlemek için kullanılmaktaydı. Görsel malzemenin (film veya fotoğraf) kendisine bakarak fikir üretmek veya bir konuda o ana kadar bilinenleri görsel malzemeye bakarak baştan değerlendirmek,  çok sınanmış bir yöntem değildi. Özen’e göre bunun sebeplerinin başında da bu malzemelere ulaşmanın zorluğu geliyordu. Ayrıca tarihçiler için sinemayı yazmak estetiğin de tarihinden anlamayı gerektiriyordu. Tarihçiler bu yüzden de filmleri bir malzeme olarak kullanma noktasında hem sinemacıların hem de devlet kurumlarının gerisinde kalmışlardı. Bundan yirmi yıl önce film arşivlerine erişebilen kişiler çok azdı. Dijital devrim henüz gerçekleşmemişti. Kimse filmleri arşivlemeyi düşünmüyor, var olan arşivleri de görmek pek mümkün olmuyordu. Filmlerin ağır rulolar halinde taşınmaları, özel saklama koşulları gerektirmeleri gibi fiziki özelliklerinden kaynaklanan zorluklar bu meselede etkiliydi.

Özen film tarihimizi filmlerin kendisini görmeden önce yazılı belgelerden yapmaya başlamamızın oldukça ironik bir durum olduğuna işaret etti: “Derrida’nın “arşiv bir şeyleri içerir bir şeyleri de dışarıda bırakır” sözü her türlü arşiv için geçerli görülebilir. Yazılı arşivlerde olmaması bir filmin olmadığı anlamına gelmez. Aynı zamanda bir şeyin yazılmış olduğu da yapılmış olduğu anlamına gelmez”. Özen’e göre dijital devrimle birlikte belgeye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Bugün görüntülerin adeta üzerimize yağdığı bir çağdayız. Ancak bu malzemelere erişmenin şöyle bir tehlikesi var. Artık  “daha önce hiç görülmemiş görüntüler” etiketiyle önümüze sunulan bu filmler sadece geçmişin bugünden daha iyi bir altın çağ olduğuna işaret etmek gibi bir nostaljiye hizmet eden malzemelere dönüşebilirler. Dolayısıyla, ancak bu filmlerin hikâyeleri kurabilirse tarih yazımına katkı sağlanabilir.

Bu filmlerin hikâyelerini kurabilmek, film parçalarını tarih malzemesi olarak kullanmak filmi kare kare değerlendirmeyi, okumayı ve dönemin kaynaklarıyla karşılaştırmayı gerektirir. Ancak buradaki handikaplardan birisi şudur: Malzeme olarak film size çok şey söylüyor gibi görünse de çok az şey söyler. Filmin size her şeyi söyleme kapasitesi yoktur. O yüzden izlerken görüntüdeki kişinin/kişilerin kim olduğunu bilmeniz gerekir.

Özen yurtdışındaki arşivlerin ticarileşmesiyle birlikte önce yurtdışındaki film arşivlerinin araştırmacılara açılmış olduğunu, dijital devrim Türkiye’de daha geç gerçekleştiği için Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kaydedilen görüntülere ilk bu arşivlerde rastladığımızı söyledi. Örneğin Makedonya’daki arşivlerde karşılaştığımız “Hürriyet Filmleri” İttihat ve Terakki’nin hürriyet kahramanlarının nasıl kahraman olduklarını düşünmemize yol açacak bir malzeme oldu. Bunlar 23 Temmuz 1908’de Manastır’da II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sultan Mehmet Reşat’ın Balkanlar’a ziyaretini İttihat ve Terakki bakışıyla yansıtan filmlerdi. 1909-1911 yıllarına tarihlenen ve toplam on altı dakikalık görüntülerden oluşan bu filmlerde Eyüp Sabri Bey ve Resneli Niyazı Bey’in İstanbul’dan gelen konuklara meşrutiyetin temellerini hatırlatan bir geçit töreni yaptıkları görülmekteydi. Özen’e göre bu filmi dönemin kaynaklarıyla birlikte değerlendirerek okuduğumuzda buradaki çekişme çok daha anlam kazanıyordu. Çünkü daha sonra II. Meşrutiyet’in ilanını hazırlayan figürler olarak ünlenecek bu kişilerin karşılama töreninde özellikle dağa çıkarken giydikleri kıyafetlerini giymiş oldukları ve törenin üzerlerinde hürriyet yazan pankartlarla ve İttihat ve Terakki arması gibi 23 Temmuz olayını hatırlatan sembollerle dolu olduğu görülmekteydi.

Bir başka örnek de Sultan II. Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’ın da anılarında bahsettiği, II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki ilk Cuma selamlıklarından birine ait görüntülerdi. Sultan II. Abdülhamit’in yüzünün apaçık görüntülendiği bu film sultanın fotoğrafa çok meraklı olduğu ancak kendi görüntüsünün kaydedilmesine asla müsaade etmediğine dair sıklıkla vurgulanan bir ön kabulü adeta yıkıyordu. Özen’e göre film bu tür ön kabullerin bir görüntüyü analiz etmeyi nasıl engellediğinin, malzemenin kendisine de güvenmek gerektiğinin ispatı gibiydi. Pathé’nin katalogunda da rastladığımız filmin 1908 Eylül’ünde Paris’te gösterildiğini, Berlin’de gösterildiğini, Rus arşivlerinde de yer aldığını gördük. Bunlar meşruiyet tartışmalarının yaşandığı o dönemde “padişahın görünürlüğü bir çözüm olarak mı kullanılmıştı?” sorusunu akla getiriyordu. Meşruiyeti pekiştirici bir propaganda malzemesi olarak kullanıldığı belli olan film bize dönemin temsil yöntemleri hakkında fikir veriyordu.

Diğer bir örnek de 1923 yılı Ocak ayında dönemin önemli aydınlarının görüntülendiği bir vapur yolculuğu filmiydi. Bu vapurda yolculuk edenler arasında Halide Edip (Adıvar), Falih Rıfkı (Atay), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İsmail Müştak (Mayakon), Suphi Nuri (İleri), Ferit İbrahim Bey, Ahmet Emin (Yalman), Kara Kemal (Ahmet Kemal Bey) gibi isimler vardı.  Özen, devrin bu önemli simalarının oldukça mütebessim ve hallerinden memnun göründükleri filmi dönemin kaynaklarıyla analiz edince hikâyesini ortaya çıkarmanın mümkün olduğunu söyledi. Cumhuriyetin kurulmasından önce, Mustafa Kemal Paşa Batı cephesine teftişe gelecekti ve İzmit’te yapacağı basın toplantısına söz konusu Babıâli matbuatını da davet etmişti. Bu toplantıya katılmak için yola çıkan muharrirlerin yanına, olayı kaydetmesi için bir de sinemacının katılması istenmişti. Özen’e göre buraya basından tamamen kontrol altında tutulabilecek kişileri davet ettikleri apaçıktı ve filmin devamı niteliğindeki diğer parçaların Hollanda, Yeni Zelanda film arşivleri ile Fransız Pathé’de çıkması sinemanın ulaştığı gücü gösteriyordu. Bu filmler daha başından yeni rejimin de kameralar karşısında kurulduğunun bir deliliydi. Bu görüntüler de dışarıya mesaj iletmek için ve propaganda yapmak için filmin bilinçli olarak kullanımını gözler önüne seriyordu.Bu değerlendirmelerin ardından Özen konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Filmler bizlere her zaman çok heyecan verir ama bunları anlamlandırmak için hikâyeleştirmek gereklidir. Çünkü Hannah Arendt’in dediği gibi “Bir şeye anlam kazandıran hikâyedir”. Filmin nerede, ne zaman, kimin tarafından ve kimin için yapıldığını, nerelere dağıtıldığını, gönderildiğini sorduktan sonra onu ancak bir belge olarak kullanabiliriz. Arendt’in belirttiği gibi filmler “tarif etme riskine girmeden” bize bir anı getirir.  Tarif etmeden sadece gösterirler, işaret ederler. İşaret ettikleri şey, var olan bir şeyi değil onun kumda bıraktığı ayak izidir. Bizler ondan önce bu izi bırakan şeyin ne olduğunu bulmak durumundayız.”

Özen’e göre görüntüler tarihçilere bir yol açar. Tarih yazarken bir karar vermek zorundayızdır çünkü nihayetinde yaptığımız şey bir kurgudur. Bir görüntüyü izlerken onu çeken kişinin niyetini bilmeyiz. O nereyi göstermeye karar verdiyse orayı görürüz. Dolayısıyla bir kurgu olduğunu bilsek de bu eninde sonunda bir belgedir. Filmi bir belge olarak değerlendireceksek bize sadece o anı gösterdiğini unutmamalı, filme bakıp yekpare bir gerçekliği anladığımızı düşünmemeliyiz.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir