Filistin Sinemasının Dünü Bugünü

Paylaş:

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi, Kırkambar Sohbet etkinliği kapsamında Ocak ayı içerisinde Filistin sineması üzerine de çalışmalar yapan, ataları Hayfalı kendisi ise Cenin doğumlu üçüncü kuşak bir mülteci olan Filistinli Jumana Ghanem’i misafir etti. Moderatörlüğünü Yusuf Ziya Gökçek’in yaptığı sunumda Filistin sinemasının doğuşundan bugüne uzanan hikayesi dört döneme ayrılarak incelenirken, coğrafyanın geçirdiği sosyo-politik, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel dönüşüm, özellikle buhranların sinemasal anlatıya ve sinema sektörüne yansıması üzerinden değerlendirildi.

Filistin sinemasının içeriden bir isim tarafından değerlendirilmesi etkinliğin odak noktasını oluşturdu. Sunumda, Gergin bir coğrafyada çetrefilli bir yolda ilerleyen ancak 1970’lerde gündeme taşınabilen, çoğunlukla Batılı bir okuma ile tercüme edilen ya da neredeyse sadece festivallerde görülen ve ‘dışarıdan’ bir bakışla aktarılan; sanatsal anlatıda umutları, ikilemleri, ekonomik ve teknolojik altyapıda açmazları ve kendince çıkış noktaları barındıran potansiyeli ile Filistin sinemasının, sinema literatürüne katkı yapacağı düşünülen bir incelemesi yapıldı.

Filistin sinemasını anlamak öncelikle Filistin’de sinema ve sinemada Filistin formülasyonunun ne anlama geldiğini anlamakla ilintilidir. Zira sinematografın icadı ile birlikte Lumiérelerden Edison’a kadar eski bir tarihe dayanan belgelerde “Kutsal Topraklar” olarak adlandırılan bu coğrafyanın filme konu edildiği ve bu konu edilişte, Filistin yerli halkının bedevi olarak gösterilmesi neticesinde Filistin-İsrail ırk hiyerarşisini imleyen baskın bir anlatı olduğu görülmektedir. Filistin sinemasının birinci dönemi olarak adlandırılan bu dönem ile aslında Filistin’in ‘dışarlıklı’ gözüyle anlatısı da başlamış olmaktadır.

İkinci dönem Filistin sineması ilk yerli yapım olarak da kabul edilen İbrahim Sarhan’ın yirmi dakikadan oluşan Kral Abdülaziz’in ülke ziyaretini konu alan belgesel filmi ile başlamaktadır. Ne var ki bu başlangıç sistemli bir ilerleyiş sürdüremez çünkü Filistin artık özgür bir ülke değildir, 1948 senesine gelinmiş Nakba (Büyük Felaket) olarak adlandırılan İsrail’in Filistin toprakları üzerinde kuruluşu gerçekleşmiş ve işgal politikalarının neden olduğu kaos, toprağın asıl sahipleri üzerinde büyük bir infiale yol açmıştır. 1948 ile 1960 arası süreçte filmsel üretime gidemeyen; toprak kaybı, göç ve çatışma meseleleri ile uğraşan Filistin halkının sinemasal temsilinin yeniden başkalarına bırakıldığı görülmektedir.

1960’lara dek süren bu yerli yapımdan uzak dönem göçler, kamplar, siyasi temsiller, iç savaş gibi durumların harmanı sonucunda Ürdün ve Suriye’ de yaşayan, orada sinema eğitimi de alan ve toplumsal gerçekçi, sürgün-tarihsel hafıza-kimlik üçlemesinin ışığı altında, sloganı ‘biz varız’ olan propagandist, belge değeri taşıyan yapımlara dayanan üretimlerle Müslüman Filistinli yönetmenler eliyle üçüncü dönemine girmektedir. Üçüncü dönemin en önemli isimleri cephede hayatını kaybeden Hani Cevheriyye gibi Filistinlilerin gözünde kahraman olan yönetmenler ile Muti İbrahim ve Mustafa Khayyat gibi diğer önemli isimlerdir. Mustafa Ebu Ali’nin Devrimci Filistin Manifestosu’na dayanan yerli film yapma süreci dünyanın ve Türkiye’nin ilgisini çekmeyi başarsa da süreğen film üretmeye devam edilemediğinden bu devrimci hamlenin de yeniden kesintiye uğradığı görülmektedir.

1980’ler sadece dünyanın değil Filistin’in de yeniden gömlek değiştirdiği yıllardır. İsrail’in Beyrut’u işgali sonrası Filistin sinemasında dördüncü dönem başlamaktadır. Bu dönem kendi içerisinde eskiler ve yenilerin sineması olarak ikiye ayrılabilir. Eski nesil sinemacıların dönemi aralarında Elia Suleiman, Michel Khleifi, Hany Abu-Assad gibi dünyanın da tanıdığı isimlerin bulunduğu 1980’lerden İkinci İntifada’ya (2005) kadar olan süreçte etkin olan yönetmenlerin temsilleriyle yaratılmaktadır.

Jumana Ghanem hemen her yerden edinebileceğimiz bu tarihsel bilgilere ‘içeriden’ birinin yorumu ile derinlik kazandırmaktadır: “Nasıra’da doğan ile Cenin’de doğanın İsrail’e bakışı farklıdır. Ceninli için İsrail askerlerden ibaret bir ülkedir. Nasıra’da doğan içinse öyle değildir”. Bu sözler bu dönemdeki yönetmenlerin film dilinde yaşanan bakış farkının menşeini hem sosyolojik, hem ekonomik hem de psikolojik boyutta özetler niteliktedir. Ghanem’e göre Nasıra’da doğan yönetmenler İsrail formel eğitiminden geçmektedirler ve bu eğitimin zihinsel altyapısının yansıması olarak film dilinde İsrail politikalarının hafızasızlaştırmasından kaynaklanan her zaman sempati olmasa bile bir iyi gösterme ikircikliği taşımaktadırlar. Bu dönem yönetmenlerinden Elia Suleiman kültürel, ironik bir film dili seçip İsrail’den film fonu almakta imtina etmemesi nedeni ile eleştirilirken, Ghanem de bir Filistinli olarak ne olursa olsun bu fonlamanın kabul edilemez olduğunu yinelemekten geri durmamaktadır. Michel Khleifi kadınlar aracılığı ile bir anlatı dilini seçerken, Hany Abu-Assad gibi Hollwood’da film yapan ilk Arap yönetmen olması ile ön plana çıkmaktadır. Mai El Masry ise Khleifi gibi işgal altındaki topraklarda film yapmayı başaran ilk yönetmenlerdendir.

Siyasi ve coğrafi koşulların film yapma sürecini daima etkilediği ülkede 1980’ler sonrası sinema dilinin daha hafıza odaklı, toplumsal konular, acı ve yıkımla parçalanmış, parçalanmayı da sürdüren yenik bir coğrafyanın en azından filmlerde bir ‘bütün’ arz eden mekân-kültür anlatısı ile hatırlanabilir-sürdürülebilir bir hafıza imkânına dönüşmesi amaçlanmaktaysa da üretimin 1960’lardaki Filistin ruhu yerine apolitikleşmiş bir yönde olduğu görülmektedir. Ghanem, 80’lerdeki Batılı anlatının İkinci İntifada sırası ve sonrasındaki Filistin gerçeğinin perdeye yansıtılırken yanlı olduğuna inandığı kırılma noktalarından beslendiğini dile getirmekte ve bu temsil biçiminden duyduğu rahatsızlığı “Filmler Filistin doğumlu yönetmenlerin filmleri ancak Filistin filmi değil çünkü İsrail pasaportuna sahip olmak bile film dilini etkiliyor” sözleri ile belirtmektedir.

Filistin’de film üretim koşulları, seyirci profili, sinema salonları hakkında da bilgiler aktaran Ghanem, devletin desteklediği bir fonlama sisteminin ve lisans düzeyinde bir sinema eğitiminin olmayışının genç yönetmenleri özellikle ve öncelikle belgesel türde filmler yapmaya yönelttiğini bunun estetik bir tercihten ziyade imkân ve ekipmana bağlı ekonomik bir kısıtlılıktan kaynaklandığını, sivil toplum kuruluşlarının filmleri destekleyebildiğini ancak araya politik tercihlerin girmesinin başka bir engellenmeye yol açabildiğini vurguladı. Fon arama konusunda siyasilerin işbirliği meselesine bakışlarının Oslo Anlaşması sonrası daha yumuşak bir diyalog sürecine evrilmesine karşın tabanda hâlâ İsrail ile yapılacak her türlü işbirliğinin bir tür ‘hainlik’ emaresi olarak algılandığını, bu nedenle siyasiler için olmasa bile siviller için çizgilerin hala çok kalın olduğunu ve kendisinin de bu sivil duruştan yana bir görüş taşıdığının da altını çizdi.

Film sayısındaki artışa rağmen filmlerin ülke içerisinde dolaşıma giremeyişini, Filistin’de açılan sinema salonlarında Box Office listelerinde ilk sıralarda yer alan (blockbuster) filmlere yer verilirken Filistin özelindeki filmlere yer verilmeyişini, filmlerin en iyi ihtimalle festivallerde sadece belirli bir kesim izleyici ile buluşmasını sinemanın bir başka endüstriyel ve kültürel açmazı olarak değerlendiren Ghanem, sözlerini “Filistin’de film izleme sorunu var. Filistinli yönetmenlerin yaptığı filmleri Filistinliler göremiyor, bu da sinemanın halk kültürüne dönüşmesine engel oluyor. Çünkü yönetmenler filmlerini festivallerde gösterebiliyor, bu bağlamda eleştiri mecrası da Batı merkezli oluyor. Tüm bunların sonucunda halkın filmi görmesi, görse de özümsemesi mümkün olamıyor”. cümleleri ile sürdürürken filmlerin Filistin’in ve Filistinlinin gerçek sorunlarını, hassasiyetlerini, önceliklerini yansıtma noktasındaki temsil açığını “bu filmler kiminle konuşuyor”, “bu filmlerin muhatabı kim” soruları ile tetkik ediyor.

Ghanem, filmlerin içeriklerindeki temsil sorununa, seyircinin bir filmden ne isteyeceği-bekleyeceği konusunda yeterince bilinçli olmadığı gerçeğine “Filistin’de sinema yapmanın İsrail ve Britanya güdümünde bir anlatı ve biçimlendirme tehlikesi/mecburiyeti/açmazı ile yüz yüze olması her daim büyük bir handikap oluştururken, basılı kaynaklardaki Batılı anlatı bunu iyice perçinlemektedir” görüşünü de ekleyerek ülkesindeki film yapım-dağıtım-gösterim çerçevesini özetlemektedir.

Ghanem’in değerlendirmeleri aidiyetten kaynaklanan bir miktar duygusal izler taşısa da parçalanmış bir coğrafyada yaşamanın ne demek olduğunu bilmeyen kimselerin bu hassasiyeti okuyarak, haberlerden ya da filmlerden izleyerek de olsa pek anlamlandıramayacağını, kendilerini sürgüne zorlayan bir ülkenin onlar için daima sürgüne ve acıya sebep olan ülke olarak hatırlanacağını ve bunun da normal olduğunu belirterek, sunumdaki ‘tek sesli’ anlatısına realist bir bakış açısı da getirmektedir.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir