Spinoza ve Din

Paylaş:

Medeniyet Araştırma Merkezi Mayıs ayında Spinoza’yı tartıştı. “Spinoza ve Din” başlıklı panelin konuşmacıları İshak Arslan, Alber Erol Nahum ve Metin Demir idi. Oturum başkanlığını isi Alim Arlı üstlendi.

 “Etika: Dinselin Modern Yorumuna Bir Giriş” başlıklı konuşmasıyla panelin ilk tebliğini sunan İshak Arslan, Spinoza’nın modern felsefede bir kilit nokta olduğunu ve her felsefi okumanın bir şekilde bu filozofa değindiğinden bahis açarak söze başladı. Amsterdan’da doğup büyüyen Baruch Spinoza ağır şartlar altında Hollanda’daki Sefarad Yahudi topluluğundan aforoz edilmiştir. Münzevi bir hayat süren filozof birçok kez kendisine teklif edilen profesörlük kürsülerini reddetmiştir. Bu tavır onun dinsel yorumunu anlamak için önem taşır. Spinoza dünya ekonomisinin Akdeniz’in güneyinden kuzeyine kaydığı bir dönemde, güçlenen bir Hollanda tacir toplumunda yetişiyor. Bu tanımlanmış düşünsel özgürlük merkezinde Spinoza eserlerini vermeye başlıyor.

Ölümünden sonra yayımlanan eseri Etika, teolojiden başlayarak insanı analiz eden bir çerçeve sunar. Spinoza’nın döneminde metafizik alanda üç ana pozisyon vardı: Descartes’on ikici felsefi yaklaşımı, Lagnis’in çokcu felsefi yaklaşımı ve Spinoza’nın  monist ve tekçi felsefi düşüncesi. Üç farklı bakış açısına sahip üç filozofun düşünceleri Avrupa’yı  yeni bir arayış dönemine sokmuştur. Bu filozofların ortak yönleri mevcut olsa da her biri farklı bir alanın öncüsü konumundadır. Hepsi deterministtir; matematik ve geometrinin bizi doğru yola götüreceğine inanırlar,. Bunun en radikali Spinoza’nın geometriyi ahlaka uygulama çabasıdır.

Spinoza’ya göre bir cevher başka bir cevher tarafından meydana getirilemez, âlemde mutlak tek bir cevher vardır. Tanrıdan başka cevher yoktur ve tasarlanamazdır. Etika’da bunu mantıksal olarak açıklar. Monistliğin çıkmazı olan çokluğu ise düzen ile açıklar. Descartes’ın iki tözünü -Tanrı ve doğa- tek bir töz haline getirir. Hem tekliği hem de çokluğu açıklar. Her şey Tanrısaldır ve Tanrıda biter diyor. Spinoza’nın belli kalıpları kullanan bir kurtuluş fikri de vardır. Tanrının bilgisine erişmek, insanın bütün etkilerini, eylemlerini, din ve din dışı ortamları ortadan kaldırıyor. Spinoza’ya göre doğal hal ile medeni hal arasında kesin bir fark vardır. İyi ve kötü doğal halde bulunmazlar. Bu kavramların medeni halde bir anlamı vardır. Tabii halde günah tasarlanamaz, günah ortak hayat kuramında medeni hayatta anlaşılabilir. Alman idealizmi bu düşünce ile Spinoza’yı takip etti. Özgürüz ve gürleyen bir Tanrı istemiyoruz, artık Yahudi olarak yaşayamayız diyen Alman idealizmi aynı zamanda Newton’u takip ederek makinenin esaretine de karşı çıktı.

12 Mayıs 2018 tarihinde gerçekleşen bu panel BİSAV TV’de yayınlandı. Etkinliğin kaydına ayrıca Bilim ve Sanat Vakfı Spotify, Apple Podcast ve Google Podcast kanallarından da ulaşabilirsiniz.

Alber Erol Nahum, “Spinoza ve Talmudik Gelenek” başlıklı konuşması ile Spinoza’nın Yahudi geleneğiyle ilişkisini anlatarak anlattı. Spinoza’nın aslında Merama kökenli bir aileden geldiğini ve bu ailenin engizisyon baskısı altında Yahudiliklerini saklamak durumunda kaldığını söyleyen panelist, ruhsal bir baskı döneminin ardından özgür düşünce ortamına geçen bu Yahudi grubunda kısmi dinsel çoğulculuğun olduğunu söyledi. Ruhbanlığa karşı öznel bir duruşları ve kutsal kitapla bire bir ilişkiyi savunan bir teolojileri var. Bu dönemde kişisel bir kurtuluş beklentisi, fikri ortaya çıkıyor. Bunun baskıcı ortamdan geçip özgürlükçü bir ortama geliş ile ilgisi vardır.

Spinoza’nın ilk düşünsel tarzı bir yasa eleştirisi tarzındadır. Yasanın bağlayıcı hükümlerini doğanın bağlayıcı hükümleriyle eleştirir ve yasaya karşı doğayı takip eder. Descartes’ı yakından takip eder ve ilk düşüncelerini onun üzerinden şekillendirir. Yoğun bir kutsal kitap okuma anlayışı olan Spinoza’nın bunu yapma sebebi ontolojik, etik bir arayıştır. Nahum’a göre Spinoza aslında eklentileri ve dışsal müdahaleleri kaldırmaya yönelik girişimlerde bulunuyor. Tanrının ve insanın doğadan beklentilerini, ona atfedilen anlamı çıkarıp kutsal kitabın ne demek istediğine yöneliyor ve temel olarak Eski Ahit’e bakıyor. Hristiyanlığın birçok terminolojisini teorik ve pratik olarak inceliyor. Kendine özgü bir Hıristiyanlık anlayışı geliştiriyor. Yasa olmayan basit evrensel ahlak kuralları içeren ve ilk kitaptan Yeni Ahit’in sonuna kadar kitabın okunmasıyla anlaşılabilecek iyilik, ahlak, yardım severlik gibi mesajlara odaklanıyor. Bugünkü anlamda bilimsel denebilecek bir tefsir bilgisi vardır. Bunun içerisinde de teorik ve politik anlamda birçok polemik mevcuttur; özellikle peygamberlik, Tanrısal doğa ve Yahudilerin seçilmişliği konuları üzerine.

Spinoza aynı zamanda dört büyük Yahudi geleneğinden olan Ferisi geleneğine sahiptir ve bu gelenek yasaların katı bir şekilde uygulanmasıyla ünlenmiş bir mezheptir. Spinoza, Ferisi başlığını genişleterek kutsal kitabı akla uygun hale getirmeye çalışıyor. Ferisilere eleştiri yöneltiyor ve Yahudi yasalarının Yahudi devleti ile ilgili olduğunu ve devlet ortadan kalkınca yasaların da ortadan kalktığını söylüyor. Musa’ya vahiy olunan hakikat ve seçilmişlik devletin refahı içindir diyor. Başka ülkede onların kurallarıyla yaşayan Yahudiler mevcut. Bu durum ikili yasa anlayışını ortaya çıkarıyor. Spinoza bunu eleştiriyor ve kutsal kitabın hukuki felsefesini inceliyor. Kutsal kitabın asıl anlamının kendi tarihsel düzleminden çıkarıldığını söylüyor.

Panelin son konuşmacısı “19. yüzyıl Alman İdealizminde Spinoza ve Din Tartışmaları” başlıklı konuşması ile Metin Demir oldu. Her döneme has bir Spinoza vardır ve her dönem kendi sorunu ile onu tekrar okur diyen Demir, Alman romantiklerinin Spinoza alımlamasını tartıştı. Alman romantiklerinin sloganı “bir ve hepsi”dir ve Spinozanın teorisini buradan çıkartmaya çalışırlar. Metin’e göre Tanrı dünyadadır veya dünya Tanrıdadır düşüncesini Spinoza’nın teolojisinin özeti olarak alabiliriz. Bu ikisi bir araya gelince Hıristiyanlığı oluşturur. Çünkü Tanrı dünyadadır demek İsa dünyadadır demek ve dünya Tanrıdadır demek İsa Tanrıdır demektir. Almanlar bu iki uç arasında tartışırlar.

Aydınlanma düşünürleri dinin akılla açıklanması gerektiğini savunurlar. Moses Mendelssohn, Kant’tan önceki önemli bir düşünür, Eski Ahit’i Almancaya çevirerek Yahudi katolikliğini yıkmıştı. Almanya’da 1785 yılında panteizm tartışmaları başladı. Tartışmalar Spinoza’yı merkez alıyor ve kiliseyi eleştiriyordu. Demir esprili bir şekilde tutarlı bir felsefecinin Spinozacı olmak durumunda olduğunu söyledi. Mekanist ve natüralist felsefenin altında yatan şey neden ilişkisidir. Felsefeci eğer her şeyin bir nedeni varsa ve Tanrının yeri nedir sorusuna Tanrının bir nedeni yoktur, o bütün nedenlerin toplamıdır cevabını verir. Doğadan ayrı bir Tanrı yoktur. “Bir ve hepsi”; yani Tanrı dünyanın içerisine gömülüdür. Spinoza, irade ve özgürlük sorunu konusunda eğer kadercilik varsa Spinozacı olmak bizi nihilizme götürür denerek eleştirilir. Aynı şekilde eğer bir neden yoksa modern bilim de bizi nihilizme götürür denir. Bu durumdan iman ile kurtulabiliriz dendi. Spinoza’nın bu eleştirileri karşısında Aydınlamaya inanan filozoflar imanla aklın zıtlaşmasında buhrana düştüler. İmanı ve aklı savunanlar şeklinde iki büyük taraf oluştu. Burada Kant’ın düşünceleri ön plana geldi. Saf akıl teorik perspektifte Tanrıyı ve sonsuzu açıklayamaz ama iman da sadece kişisel bir durumdur, irrasyonel bir sıçrayış değildir diyerek iki tarafı da eleştirdi. Kant dinsiz bir ahlaka karşı ahlakın nasıl zorunlu olduğunu ve dine bağlı olduğunu göstermiştir. Ahlak ile imanı akılda birleştirir. Kant “Benim düşüncemden zaman ve mekanı çekersek geriye Spinozacılık kalır ve bu çürütülemez” der. Tanrı ya dünyanın kendisidir ya da dünyadan ayrıdır diyor Kant. Burada panteizm ile yüzleşip deizmi ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir