Türkiye’de Biyografi | Açık Oturum

Paylaş:

2006 yapımı dönem filmi Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen), 1984 yılında, Berlin Duvarı’nın ikiye böldüğü Doğu Almanya’da, muhalif bir yazarın hayatını takip edip, çalıştığı istihbarat servisine raporlamakla görevlendirilen bir askerin yaşadıklarını konu edinir. Yüzbaşı Gerd Wiesler, sadakatle bağlı olduğu rejimin kendisine verdiği görevi yerine getirirken öyle sürprizlerle karşılaşır ki zamanla her geçen gün biraz daha yakından tanıdığı sanatçının hayatının kendisine anlatılandan farklı olduğunu anlayarak, edindiği bilgileri çalıştığı birimden gizlemeye, yazarın hayatını korumaya başlar. Hatta kritik anlarda yaptığı müdahaleler sayesinde yazar hapse girmek yahut öldürülmek tehlikelerinden kurtulur.

Filmde vurgulanan bir ömrün kısacık bir kısmının dahi nereden bakıldığına bağlı olarak çok farklı şekillerde yorumlanabileceği fikri ile tekil insan hikayelerinin bizi toplumsala dair sayısız ipucuna taşıyabileceği düşüncesi, tam da filmin çekildiği dönemde revaç bulmaya başlayan “biyografik dönemeç”in (biographical turn) gündeme taşıdığı meselelere işaret ediyor. Başkalarının hayatının entelektüel ve akademik ajandada yer edinmeye başladığı, makro anlatıların gözden düşüp yerini insan tekinin öznel tecrübesine terk etmek için gün saydığı bu yıllar, tarih disiplini başta olmak üzere sosyal bilimlerin çeşitli dallarında biyografinin öneminin keşfedildiği bir dönem olarak kabul ediliyor.

Bilim ve Sanat Vakfı Medeniyet Araştırmaları Merkezi ile Türkiye Araştırmaları Merkezi’nin birlikte düzenlediği Türkiye’de Biyografi başlıklı yeni program serisi bu önemli dönüm noktasının Türkiye özelinde akademik ve entelektüel çalışmalara nasıl yansıdığını, Türkiye’de biyografi ya da daha kapsamlı ifadesiyle “hayat yazımı” çalışmalarının ne aşamada olduğunu ve dünya genelinde popüler bir uzmanlık alanı haline gelen biyografinin Türkiye tecrübesini tartışmak için önemli bir fırsat sunuyor. Serinin ilk programı geçtiğimiz Ocak ayında geniş katılımlı bir açık oturum şeklinde gerçekleştirildi. Alanın önemli isimlerinin bir araya geldiği programda, biyografinin temel kaynaklarından etkileşimde olduğu alanlara, önemli problematiklerine ve farklı formlarına kadar birçok husus masaya yatırıldı.

Program, oturumun moderatörlüğünü de üstlenen Abdulhamit Kırmızı’nın toparlayıcı girişi ile başladı. Kırmızı, biyografinin yeniden önem kazandığının, dünya genelinde çok sayıda biyografi enstitülerinin kurulduğunun, birçok çalışmanın kaleme alındığının, dolayısıyla teorik ve pratik açıdan oldukça verimli bir dönemde bulunduğumuzun altını çizerek sözlerine başladı. 2000’ler itibarıyla göz alıcı bir mahiyet kazanan biyografik dönemecin insan ve toplum bilimlerinde yeni bir ufuk açtığını, geçmişte tarihin yapısalcılığın etkisi altında kalarak insana ancak edilgen bir unsur olarak yer verdiğini ancak mikro ölçekte yer alan insan tecrübelerinin son zamanlarda sadece tarih disiplini değil edebiyat, sosyoloji gibi alanları da içerecek şekilde kapsamlı bir ortak alana dönüştüğünü ifade etti.

27 Ocak 2018 tarihinde gerçekleşen açık oturum BİSAV TV’de yayınlandı. Etkinliğin kaydına ayrıca Bilim ve Sanat Vakfı Spotify, Apple Podcast ve Google Podcast kanallarından da ulaşabilirsiniz.

Kırmızı’nın belirttiği üzere bu gelişmelerden çok önce biyografinin önemini keşfedip alana katkı sağlamış, Türkiye’deki tarih alanında bunun öncüsü kabul edilen isimlerden biri olan Ali Birinci oturumun ilk konuşmacısıydı. Birinci, biyografi çalışmalarına yöneliminin insanları tanıma arzusundan ileri geldiğini ifade ederek söze başladı. Küçük yaşlardan itibaren etrafındaki insan hikâyelerine nasıl kulak kesildiğini, bu hikâyelerin nasıl içinde birikerek kişisel öyküsünü tamamlayan, içindeki iyilik ve güzellik çabasıyla birleşen bir hal aldığını tarif eden Birinci, “İçimizde iyiler ve kötüler var. Mühim olan şey iyi insanların sayısını arttırmak. Karşılaştığınız her iyi insan sizin içinizde bir iyilik çentiği veya tohumu atar” sözleriyle konuya yaklaşımını özetledi.

Birinci, kitap yazan insanlara karşı beslediği muhabbetin de biyografi yazımına yönelmesinde etkili olduğunu söyledi. Özellikle, daha önce hayatı kaleme alınmamış isimleri tanımaya ve hayatlarını topluma takdim etmeye karşı duyduğu merak, hocanın çalışmalarında önemli bir motivasyon olmuş. Birinci, “Kişiyi tanımak kişileri tanımaktır” diyerek ana akım Türk tarih yazımında insan hikâyelerinin görmezden gelinmesini, yüzeysel ve anlayıştan uzak tariflerle geçiştirilmesini eleştirdi. “Biyografi insan keşfidir” diyerek az tanınan kıymetli isimleri tanıtmaktan çokça keyif aldığını belirtti.

Birinci’nin ardından söz alan Hatice Aynur, kitabeler üzerine yürüttüğü projeden yola çıkarak kitabelerin biyografi yazımına nasıl destek olabileceği konusuna odaklandı. Çeşitli anekdotları örnek göstererek, genellikle başvurulan belgeler ve arşiv vesikalarında bulamayacağımız bir takım bilgilere kitabelerin bizi götürebileceğini, unutulmuş kişi ya da olaylarla kitabelerde karşılaşabileceğimizi, böylece biyografik çalışmalarımızın ufkunun genişleyebileceğini anlattı. Örneğin, okunması ricasıyla Yunanistan’dan bir araştırmacı tarafından kendisine iletilen, Selanik’te bir kışlanın içindeki camiye ait bir kitabe vesilesiyle hem bu cami ve kışlanın varlığından haberdar olunduğunu, hem de o sırada camiin şehrin valisinin eşi tarafından yaptırıldığını, ismi duyulmamış bu hanımefendinin İstanbul’da da çeşitli hayratları olduğunun ortaya çıktığını ifade etti.

Çok sayıda biyografi çalışmasının yanı sıra, biyografi türünde farklı deneysel çalışmalarıyla tanıdığımız Beşir Ayvazoğlu’nun konuşması biyografinin kurgusallıkla kurduğu ilişkinin mahiyeti üzerineydi. Kırmızı’nın, yazarın özellikle Bozgunda Fetih Rüyası adını taşıyan Yahya Kemal’in hayatını kurgusal bir üslupla anlattığı romanından yola çıkarak sorduğu soru üzerine, herhangi bir tarihçiden farklı olarak kendisini “konvansiyonel, bilimsel hareket etme zorunluluğu altında hissetmeden” nasıl bu tür bir üslupla yazdığını açıkladı. Ayvazoğlu, aslında söz konusu romanın Yahya Kemal’in hayatının tamamını değil, yaklaşık on yıllık bir dönemini konu edindiğini, üslubunda kurmaca tercih etmiş olmasına rağmen metni gerçek bilgilere dayanarak yazdığını belirtti. Ancak bir arkeologun bulduğu kırık vazo parçalarını birleştirirken kalan boşlukları alçıyla doldurması gibi kendisinin de romanını kaleme alırken Yahya Kemal’in hayatının bu dönemiyle ilgili edindiği bilgilerden kalan boşlukları kendi kurgusu ile tamamladığını ifade etti.

Dünyada bu tür çok sayıda biyografik eser yazıldığını, bazen gerçek şahısların tamamen gerçek dışı bir kurguyla romanlaştırılabildiğini ya da kendisinin Ateş Denizi romanında yaptığı gibi kurgusal bir eserin içine gerçek şahısların karakter olarak dahil edilebildiğini söyledi. Ayvazoğlu, bu tür çalışmaları kendi külliyatı içerisinde tali bir yerde gördüğünü, doğrudan biyografik çalışmalar olarak hazırladığı metinleri esas aldığını, ancak biyografinin her halükarda kurmaca bir iş olmak zorunda olduğunu belirtti. Bütün ayrıntılarıyla bir hayatı belgelemenin imkânsızlığı nedeniyle, o hayatı kaleme alan müellifin kişisel bakış açısının çalışmanın karakterini belirlediğini, bu açıdan ele alınınca sözgelimi, herhangi başka birinin yazacağı Peyami Safa biyografisiyle kendisininkinin kaçınılmaz şekilde birbirinden farklı olacağını vurguladı.

16. yüzyıl uleması üzerine hazırladığı prosopografik çalışması vesilesiyle konuşan Abdurrahman Atçıl ise biyografinin alt birimi gibi düşünülen prosopografinin alanla ilişkisini değerlendiren bir sunum yaptı. Prosopografinin İngilizce karşılığı olan “collective biography” adlandırmasını “müşterek biyografi” şeklinde Türkçeleştiren Atçıl, çalışmasında sayısı yaklaşık 2000 kişiyi bulan 16. yüzyıl ulema mensuplarının biyografilerini araştırıp buradaki örüntüleri gözlemleyerek çalışmasını meydana getirmiş. Ele aldığı sorunsala bağlı olarak, ulema mensuplarının içerisinden bürokraside yer almış bulunan bir grubu odağa alan Atçıl, tıpkı bir biyograf gibi bu grubun ortaya çıkışını, kimliğinin oluşumunu, geçirdiği dönüşümleri ve zamanla çözülmesini incelemiş. Atçıl’a göre prosopografik çalışma sadece kaynağının biyografik olması yönüyle değil, çalışma biçimi açısından da biyografiyle benzerlik arz ediyor. Ancak biyografide araştırmacı tek kişi için detaylı veri toplarken, prosopografide çok sayıda kişinin hayat hikâyesinden örüntüleri bulup çıkarmak gerekiyor. Prosopografik çalışmanın Osmanlı tarihi açısından biyografi ile sosyal yapılara odaklanan çalışmalar arasında melez bir konumda bulunduğunu düşündüğünü belirten Atçıl, prosopografinin bir yandan mikro ölçekli çalışmalardaki gibi tarihe insan yüzü kazandırmaya, diğer yandan da insanın bireysel tecrübesinin toplumsallaştığı, yapısal mahiyet kazandığı aşamaları açıklamaya yardımcı olduğunu vurguladı.

Programda, resmi tarih-biyografi ilişkisi, biyografinin alternatif bir tarihyazımı için sunduğu imkânlar, biyografik kaynakların temininde yaşanan problemler, tezkirelerin biyografi yazımıyla ilişkisi, biyografinin sınırları, modern biyografi yazımının eski örneklerinden farkı, biyografi yazarı ile hayatını konu edindiği kişi arasındaki ilişki, iyi biyografi çalışmalarının bazı ortak özellikleri, İslam dünyasında otobiyografik yazım örneği kabul edilebilecek bir geleneğin mevcut olup olmadığı gibi çok sayıda başlık ele alınırken soru cevap kısmıyla da tartışmaları derinleştirme fırsatı yakalandı. Birinci’nin “Hayatta kurtarmamız gereken belki de ilk şey hatıralardır” cümlesiyle ana fikri özetlenebilecek programın Türkiye’de biyografinin gelişimine katkı sağlaması ümidiyle…

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir