Türkiye Cumhuriyeti’nde Fıkıh Literatürü: Bir Hâsıla

Paylaş:

Fıkhın modern Türk hukuku içinde kendine zemin ve meşruiyet bulduğu en ilginç alanlardan birini cumhuriyet kanunlarından önce gerçekleşen, bu yüzden de bu kanunların yürürlüğe girmeden önceki hükümlere göre ele alınan davalardır.

Medeniyet Araştırmaları Merkezi 2019 yılının ilk Makâlat toplantısında İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde öğretim üyesi E. Said Kaya’nın “Türkiye Cumhuriyeti’nde Fıkıh Literatürü: Bir Hasıla” makalesini tartıştı. Tartışmanın müzakereciliğini Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (TDV İSAM) başkan yardımcısı Tuncay Başoğlu üstlendi. İlgili makale Bilim ve Sanat Vakfının Türkiye Araştırmaları Merkezi (TAM) bünyesinde neşrolunan Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi’nin (TALİD) Türkiye’de İslami İlimler: Fıkıh (Cumhuriyet Dönemi I) sayısında yayımlandı. Bahsedilen sayının giriş makalesini teşkil eden “Türkiye Cumhuriyeti’nde Fıkıh Literatürü: Bir Hâsıla” yaklaşık yüz yirmi sayfayı bulan hacmiyle başarmak istediklerinin ve tabii altına girdiği yükün büyüklüğünü teslim eden bir yayın.

Kaya, makalesinde 1928’den bugüne Cumhuriyet dönemi fıkıh çalışmalarının geçirdiği dönemleri, tartışmaları ve yönelimleri ortaya koyuyor, bu literatürün İslamcılıkla yoğun ilişkisine değiniyor ve bu müktesebattan bakarak bugün geldiğimiz noktada “fıkhi” olanı neyin teşkil ettiğine dair görüş beyan ediyor. Sunumunda makalesinin üç farklı değerlendirmeye sahip olduğunu söylüyor Kaya. Bunlardan birincisi altıya ayırdığı dönem değerlendirmesi: i) 1928: Kemalizmin İkbal Günlerinde, ii) 1939: Devrim Öncesini Hatırlamak, iii) 1949: İslami İlimler Akademiye Dönerken, iv) 1964: İmam-Hatip Nesli Yükselirken Fıkıh Üzerinden Kutuplaşmalar, v) 1982: Kitlesel Üretimin Başlaması, vi) 1999: Usule Teveccüh. Bu dönem değerlendirmesinin altında farklı mecralarda üretilen fıkıh bilgisinin değerlendirmesi yer alıyor; telif, tercüme, süreli yayın, ilmi toplantı yayınları, akademi tezleri gibi farklı kanallarda ilerleyen hatları toplayan bir bakış. Sonuncusunu ise bu genel değerlendirmenin içinde Kaya’nın dönemini temsil ettiğini düşündüğü önemli eserleri yakından incelemesi teşkil ediyor.

İlk dönemi kısaca geçen Kaya, özellikle ikinci dönemin başladığı 1939 yılından itibaren Türkiye’de fıkhın çok ilginç gelişmeler yaşadığını belirtiyor. Bu dönem Atatürk’ün ölümüyle birlikte Kemalist devrimlerin rüzgarının durulduğu, Cumhuriyet ve imparatorluk dönemlerinin devamlılığının dile getirilebildiği, dolayısıyla fıkhın Türk hukuku içindeki yerinin seslendirildiği yılların başlangıcını oluşturuyor. Türk hukuku ve fıkıh konusunda özellikle Ahmet Cevdet Paşa’nın 50. ölüm yıldönümünü münasebetiyle Hasan Ali Yücel’in kitap hazırlatması, Türk Hukuk Kurumu’nun Türk hukukuna hizmet etmiş büyük hukukçuları andığı “Büyük Hukukçular” toplantı dizisinin ilkini Mahmud Esad Seydişehri’ye ayırması ve İstanbul Hukuk Fakültesinin tarihini İstanbul’un fethinden sonra Zeyrek’de ve Ayasofya’da başlayan ilmi çalışmalar dayandırması Kaya için bu hususa delalet eder. Bu dönemde fıkhı ilgilendiren en önemli gelişmelerden biri 1939 yılında çalışmaya başlayan İslam Ansiklopedisi’ne karşı olarak 1940’ta yayımlanmaya başlayan İslam-Türk Ansiklopedisi’dir. Türk süreli yayınları içinde ayrıcalıklı bir yere sahip Sebilürreşad’ın çekirdek kadrosunun yayımladığı ansiklopedide kırka yakın fıkıh terimi maddesi bulunmaktadır. En çok maddeyi yazan zamanın temyiz hakimlerinden Ali Himmet Berki’dir. Diğer kayda değer isimler Kamil Miras, Ömer Nasuhi Bilmen ve İzmirli İsmail Hakkı’dır. Bu dönemde Cumhuriyet dönemi bilim insanlarının da beşeri ve sosyal bilimlerin konusu olarak fıkıhla ilgilendiklerini görüyoruz. Osmanlı tarihinde Ömer Lütfi Barkan, aile hukuku konusunda Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve iktisat tarihinde Sabri Ülgener’in fıkıh literatürüyle ilişkiye geçtiklerini görüyoruz.

Fıkhın modern Türk hukuku içinde kendine zemin ve meşruiyet bulduğu en ilginç alanlardan birini cumhuriyet kanunlarından önce gerçekleşen, bu yüzden de bu kanunların yürürlüğe girmeden önceki hükümlere göre ele alınan davalardır. İkincisi ise mukayeseli hukuk alanıdır. Bu dönemde mukayeseli hukuk başlığı altında birçok fıkıh kitabının yazıldığını görüyoruz. Üçüncü alan ise hukuk tarihidir. Bu alan alimlere cumhuriyetin getirmeye çalıştığı hukuk sistemine karşı bir alternatif üretmediklerini, tarihçilik çalışması yaptıklarını söyleyerek fıkıh alanında kalem oynatmalarına imkan vermiştir. Hukuk tarihi alanında yazan pek çok isim zaten eski Osmanlı hukukçularıdır: Sabri Şakir Ansay, Ali Himmet Berki, Mustafa Reşat Belgesay gibi.

Fıkıh çalışmalarındaki azalmanın yalnızca dışarıdan müdahalelere bağlanması yalnızca eksik değil, bu çalışmaları üreten kimselere de haksızlıktır. İslamcılığın dönüşümü de bu süreçte oldukça etkilidir.

1949 yılıyla başlayan üçüncü dönemin öneminin fıkhın “İslam hukuku” adı altında akademiye dönüşü olduğunu ifade eden Kaya, bunun için bir dizi gelişmeyi esas alıyor. Bu yıldan itibaren İstanbul ve Ankara’daki kurumsal gelişmeler fıkha dair akademik metin üretiminin meşru hale gelmesinde etkilidir. Ankara İlahiyat’ın 1949 kurulması ve aynı yıl İstanbul Hukuk Fakültesinin Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmûsu adlı eserini yayımlaması buna örnektir. Bu dönemde Ömer Nasuhi Bilmen’le birlikte Osman Nuri Ergin’i ve Hukûk-ı İslamiyye kitabını, Zeki Velidi Togan’ın İstanbul Üniversitesindeki projelerini anan Kaya, bu dönemde üzerinde durulacak belki de en önemli isimlerinin Togan’ın gayretleri neticesinde Türkiye’ye ders vermeye gelen üç yabancı uyruklu akademisyen olduğunu belirtti: Muhammed Hamidullah, M. Tayyib Okiç ve Muhammedi Tanci. Bunların arasından fıkıhla en yoğun ilgilenen ve fıkhın akademiye dönem sürecinde en fazla katkı sağlayan Hamidullah’tır.

Bu dönemin önemli gelişmelerinden biri de ilk İslam hukuku doktoralarının tamamlanmasıdır. 1953’te ilk mezunlarını veren Ankara İlahiyat aynı yıl Mehmed Esad Kılıçer’in doktora başvurusunu kabul eder. Sabri Şakir Ansay danışmanlığında 1957 yılında “İslam Fıkhında Re’y Taraftarları” başlıklı tezini savunan Kılıçer, İslam hukuku alanında doktora alan ilk kişi olmuştur. Salih Tuğ’un 1962’de tamamladığı “İslam Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı” doktora tezinin Muhammed Hamidullah’ın fıkha bakışıyla şekillendirildiğini ve sadece konunun sınırlandırılması, kaynak kullanımı, atıf teknikleri gibi modern bir akademik araştırmanın gerektirdiği nitelikler açısından değil, aynı zamanda Hamidullah’a birçok atıf olmakla birlikte tezin üslubu, yaklaşımı, iddiaları ve yöntemi açısından da Kılıçer’in tezinden oldukça farklı ve akademik olarak başarılı bir metin olduğunu söyleyen Kaya’nin tahminine göre Türkiye’de İslamcılığın gelişmesi ve İmam Hatipler olmasaydı fıkıh araştırmalarının Hamidullah’ın ortaya koyduğu biçimde ilerleyecekti. Yani yöntem ve araştırma teknikleri açısından Batıyı izleyen ve yüksek standartlara sahip, ancak bununla birlikte soruları ve gündemiyle erken dönem Oryantalist çalışmaları izleyen bir fıkıh literatürü. Her ne kadar fıkıh alanında değil de Türk tarihi kürsüsünde gözükse de Tuğ’un tezi bunu göstermesi bakımından önemli.

İmam-Hatip nesli üzerinden dördüncü dönemi anlatmaya geçen konuşmacı, ilk İmam-Hatip mezunlarının varlıklarını hissettirmeleriyle kaynaklara dönüş söyleminin güçlenmesi, yurt dışındaki İslami hareketlere artan ilgi, İhvan ve diğer İslami çevrelerden tercümelerin başlaması yeni dönemin tezahürlerindendir dedi. Bu dönemde Hayreddin Karaman’ın etkisinden ve onun Türkiye’deki İslamcılıkla kesişen düşünce serüveninden ötürü edindiği temsil gücünü tartışan Kaya, Karaman’ın 1964-1975 arasındaki yıllarını “içtihada çağrı dönemi” olarak adlandırıyor. Bundan sonra beşinci döneme kadar da bu metinlerin merkezde olduğu bir içtihat-mezhep tartışmasının fıkıh tartışmalarında ön plana çıktığını görüyoruz. Kaya’ya göre 1964-1982 arasındaki en önemli gelişmelerden biri Erzurum’da Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinin (1971) kurulmasıdır. Bu gelişme İslami ilimlerin yüksek öğretimde kurumsallaşması açısından döneminde önemlidir. Burada açılan doktora programı İslam hukuku alanında metin üretmeye başladığı 1975’ten itibaren araştırmacılar için önemli bir merkez haline gelmiş ve bu dönemde en çok İslam hukuku doktorası hazırlanan kurum olmuştur.

12 Eylül 1980’deki darbenin ardından değişen toplumsal koşullar çağdaş dünyada İslami olanı arama çabalarını artırmıştır. İslamcılığın da yeni bir evreye girdiği bu dönemde İran Devrimi, Pakistan, Sudan ve Malezya’daki “İslamlaştırma” politikaları modern devlette ve toplumda İslam’ı var etmeye gayret eden İslamcılık için bir cesaret kaynağı oluyor. Aynı yıllarda yüksek İslam enstitülerinin ilahiyat fakültelerine dönüştürülmesiyle doktora programı açabilen kurumların sayısı, dolayısıyla da İslami ilimler alanındaki potansiyel üretimin sayısı artırılmıştır. Eyyüp Said Kaya bu dönemi “kitlesel üretimin başlaması” diye niteliyor. Örnek vermek gerekirse Kılıçer’in ilk doktora tezinden Ali Bardakoğlu’nun doktorasına kadar 1957-1982 arasında toplamda 21 doktora tezi tamamlanmışken 1982’den 1990’ların sonuna kadar hazırlanan doktora tezi sayısı 66, yani üç katından daha fazlasıdır. 1980 sonrası dönemdeki en büyük çalışma Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’dir. 1988’de ilk cildi yayımlanan DİA daha önce fıkıh ilminde hiç dokunulmamış birçok maddeye yer vermesi bakımından Türkçedeki sfıkıh çalışmalarının daha ihatalı bir hal almasına katkı sağlamıştır.

Kaya, son dönemi 1999’da başlatsa da fıkıh literatürünün yeni bir dönemin eşiğinde olduğunun en büyük habercisi “28 Şubat Süreci” olarak adlandırılan siyasi olaylardır. İslamcılığın kitlesel bir başarı elde ederek Necmettin Erbakan’ın başında olduğu Refah Partisinin 1995 genel seçimlerinden birinci çıkması ve sonrasında REFAHYOL koalisyonuyla birlikte hükümete gelmesi bürokrasinin Kemalist refleksleriyle kırılmak istenmesi Türkiye’nin postmodern darbe denen sürece sürüklenmesi pek çok alanda olduğu gibi İslami ilimlerde de etkili oldu. Temel İslam bilimlerindeki öğretim üyesi kontenjanından sivil hayatta İslamcı vakıfların sıkı denetimine kadar yayılan bir kısıtlayıcı uygulamaya dönüştü. Doktora, yüksek lisans, makale ve tercüme sayısı gibi sayısal verilere bakıldığında 28 Şubat’tan sonraki birkaç yılda bu çalışmaların önemli oranda azaldığı görülür.

Fıkıh çalışmalarındaki azalmanın yalnızca dışarıdan müdahalelere bağlanmasının yalnızca eksik değil, bu çalışmaları üreten kimselere de haksızlık olacağını dile getiren Kaya, İslamcılığın dönüşümünün de bunda etkili olduğunu söyledi. Daha 2000’lere varmadan söylem düzeyinde “medeniyet” yaklaşımını benimseyen ve “Anayasamız Kur’an”dan “kadim medeniyetimizin değerleri” söylemine geçen bir İslamcılık görüyoruz. Yaşadığı düzenle daha az gerilimli bir ilişkiye sahip bir yere evriliyor ve fıkhı gelecekteki İslami devlet düzeni için bir hukuk kitabı hazırlama faaliyeti olarak gören şahısların sayısı azalıyor. Bu dönemde artık daha fazla usul ve tarih, daha az ceza ve borçlar hukuku çalışmaları üretiliyor. Alan kendi içinde çeşitleniyor, yarı bağımsız alanlar ve yeni uzmanlıklar ortaya çıkıyor; özellikle finans ve bankacılık problemleri gibi günümüzde de revaçta olan alanlar fıkıhta belirmeye başlıyor. Kendi üstüne kapanarak daha çok kişi, tarih, usul ve yöntembilim tartışması yapılıyor, bununla birlikte daha evvel anılan aile hukuku, ceza hukuku, borçlar hukuku gibi düzene yönelik konular gündemden düşüyor.

Toplantı Tuncay Başoğlu’nun özellikle son yirmi yılın müktesebatının neden görece kısa yazıldığına ve makalede seçilen eserlerin temsil mahiyetlerinin sorgulanmasına dair sorularıyla birlikte başlayan müzakere sürecinde devam etti.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir