Şair Müzelerinden Şiir Müzelerine: Yahya Kemal Müzesi Tasarım Önerisi

Paylaş:

Sanat Araştırmaları Merkezi Ağustos ayında Kırkambar Tez-Makale sunumları kapsamında, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi’nde yer alan Yahya Kemal Müzesi için yeni bir mekan önerisi yaptığı teziyle Büşra Dilaveroğlu’nu[1] ağırladı. Dilaveroğlu yeni bir mekan önerisini yaparken müzecilik tarihi ile Yahya Kemal’in biyografisini, eserlerinde öne çıkan kavramlara yüklediği anlamları ve şairin bakış açısını bir araya getirmiştir. Sunumunda öncelikle müzecilik tarihinin dönüm noktalarına kısaca değinen Dilaveroğlu’na göre; koleksiyonculuğun tarihi ilk çağlara dayanırken müzeciliğin tarihi, Rönesans Dönemi’nde yapılan coğrafi keşiflerle ortaya çıkan nadire kabinelerine dayanır. Bu keşiflerle dünyadaki çok çeşitli ve değişik nesneler dolaşıma girer. Modern anlamda sınıflandırma kavramları olmaksızın dünyanın diğer yerlerinden toplanan bu nesnelerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan ilk müzeye yakın mekanlar nadire kabineleridir. Nadire kabinelerinde, dünyanın bir sınırının bulunmaması ve sınıflandırmanın herhangi bir biçimi olmaması dolayısıyla canlı-cansız, mücevher ya da evreni taklit eden her şeyin bir araya gelmesi mümkündür. Nesne biriktirme ihtiyacı ile ortaya çıkan ve merak ile büyüleme hissine dayanan bu kabineler literatürde müzelerin atası olarak kabul görür.

 

İlk çağdaş müze olarak ilan edilen müze ise Paris’teki Louvre Müzesi’dir. Fransız kralları için saray olarak inşa edilen bina daha sonra saray koleksiyonlarının sergilendiği bir mekana dönüştürülür. Bu sergilemenin amacı hükümdarın erkinin gösterilmesidir. Müzeye girmek hükümdarın huzuruna çıkmak gibidir ve bazı ritüelleri gerektirir. Müze Fransız Devrimi’nden den sonra, 1793 yılında, halka açılır. Böylelikle burada teşhir edilen nesneler kralın mülkünden halkın mülküne geçer. Sanat nesnelerinin halka açılması bazı tartışmaları beraberinde getirir. Sanat nesnesinin tanımlanması ve halka onun ne olduğunun anlatılmasını gerekir. Monarşi müzelerinde kralların gücünün sergilendiği nesneler aynı zamanda kutsallığı da temsil eder. Daha sonra halkın beğenisine sunulan sanat nesnelerinin hakikatleri ise artık müzeler tarafından belirlenir ve kutsal olmaktan çıkar. Louvre Müzesi’nden sonra birçok yerdeki kraliyet sarayı da müzeleştirilir. Floransa’da Uffizi, Madrid’de Prado, St. Petersburg’da Ermitaj, Londra’da Victoria ile Albert Müzesi ve İstanbul’da da Topkapı Sarayı’nın cephaneliği olarak kullanılan Aya İrini Müzesi, halka açık olmasa da, müze olarak ilan edilir.

 

Müze binası olarak inşa edilen modern müzelerde ise kutsallığın dışında her şey ön plana çıkar. Artık kutsallıktan arınmış ve genellikle Yunan kültürüne atfedilen mekanlar üretilir. Yunan mimarisinin izlerini taşıyan ilk müzeler Münih’teki Glyptotek Müzesi ve Berlin’deki Altes Müzesi’dir. Londra’daki Kristal Saray ise sanayi ürünleri kullanılarak inşa edilir. Kristal Saray ile binanın kendisinin de sanat nesnesi olduğu, Yunan mimarisinin taklit edilmediği, cam ve çeliğin kullanıldığı modern mimarlık imgesi ortaya çıkar. Berlin’deki Yeni Ulusal Galeri ve Paris’teki Centre Pompidou Kristal Saray’ı takip eden müzelerdir. Osmanlı döneminde müze olarak ilk inşa edilen bina İstanbul Arkeoloji Müzesi’dir. Mimar P. Vallaury tarafından tasarlanmış ve 1891 yılında açılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk müzesi ise Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından yapılan ve 1930 yılında ziyarete açılan Ankara Etnografya müzesidir.

 

Dilaveroğlu’nun tezinde ele aldığı mekan, 1094 yılında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı medresenin bir bölümü olan Sıbyan mektebidir. Sıbyan mektebi bugünkü kullanımıyla Yahya Kemal Müzesi’dir. Nihad Sami Banarlı’nın teklifiyle 1958 yılında Sıbyan mektebi, Yahya Kemal hakkında akademik çalışmaların da yapıldığı bir müze haline getirilir. Dilaveroğlu’nun müzenin fiziki şartları hakkında yaptığı bilgilendirmeye göre müze alanı 5×7 m2 ölçülerindedir. Günümüzde buraya ikinci bir kat çıkılarak ek bir sergileme alanı için vitrin koyulmuştur. Giriş kata ve ikinci kata koyulan vitrinlerde Yahya Kemal’in kullandığı defterler, kalemler, el yazmaları, şapkalar, kravatlar, ayakkabılar,  golf sopaları, eldivenler, kullandığı koltuklar, masalar ve gittiği her görev yerinde ona eşlik eden gardırop valizi gibi kişisel eşyaları sergilenmektedir. Fakat pencerelerden gelen yoğun ışık aynalaşma oluşturarak vitrinlerdeki nesnelerin gerçek görüntüsünü engellemektedir. Ayrıca tüm eşyalarının sergilenmesi arzusu ile koyulan vitrinlerin çokluğu tek hacimli binanın içinde rahatça dolaşmaya engel olmaktadır. Bina müzeden çok Yahya Kemal’in eşyalarının saklandığı bir depoyu andırmaktadır.

 

Dilaveroğlu, müzeye dair yeni bir mekan tasarısını Yahya Kemal’in metinlerinde ön plana çıkan güçlü imgeleri belirleyerek yapmıştır. Bunlar; ışık, ayna unsuru, kelimeler, ses ve nefes, kimlik ve hafıza, sonsuzluk, mimarlık, zaman ve mekan ile şehrin sesleridir. Tasavvufta ve divan şiirinde pervanelerin etrafında döndüğü ışık kavramı, Yahya Kemal’in eserlerinde hayata, vatana ve musikiye duyduğu aşk şeklinde ifade edilir. Yine tasavvuftan gelen ve Divan şiirinde çokça kullanılan ayna imgesi, kainatta her şeyin birbirine doğru akması, birbirinde yansıması, tüm alemin yaratıcı için bir yansıma olmasını ifade eder. Yahya Kemal için önemli olan bir diğer şey ise kelimelerdir. Hem ses ve fonetiğin hem de anlam ve bütünlüğün ahenkli bir şekilde bir araya gelmesi için kelimeleri dikkatle seçer. Kelimler onun için bir şarkının notaları gibidir. Eserlerinde kullandığı kelimelerle müziği yakalamaya çalışır. Dolayısıyla onun için ses de önemlidir. Şiirin iç ahengi bir melodi oluşturmalı ve şarkıya dönüşmelidir. Kimlik ve hafıza da Yahya Kemal için önemli bir yere sahiptir. Fiziksel bir mekan geçmişin hafızasını ve kimliğini canlı tutan yerdir. Deniz, ufuk ve gök kubbe ise Yahya Kemal için özgürlük ve sonsuzluğu ifade eder. Ayrıca Yahya Kemal, mekan ve mimarlık kavramlarını güçlü bir şekilde kullanan ilk şairdir. Ezan sesleri, mukabele okuyanların sesleri ya da yoğurt ve turşu satıcılarının sokağa yansıyan sesleri ise şehrin sesleridir.

 

Dilaveroğlu, bu kavramların ışığında Yahya Kemal Müzesi için yeni bir mekan önerisi sunar. Bu önerinin ilk adımı, ışık kavramından yola çıkılarak ışığın nasıl kullanılabileceğinin düşünülmesidir. Buna göre pencerelerden gelen kuvvetli ışık kesilerek kontrol altına alınmalıdır. Bunun için önerisi pencerelerin kapatılarak onların yüzeyindeki beyaz zeminlerin sergi mekanı olarak kullanılmasıdır. Köşede bulunan merdiveni de merkeze çekerek etrafında  dolaşılabilecek bir mekan yaratmak ister. Bu mekanın dış sınırlarında ise sergi elemanlarını verecek bir yüzey oluşturularak yeni bir sergileme alanı oluşturulacak ve iki koridor kazanılacaktır. Bu mekanın duvarları küfeki taşındandır. Dilaveroğlu’nun bu konudaki önerisi duvarın halihazırdaki boyasından sıyrılması ve üzerine Yahya Kemal’in şiirlerinin yazıldığı cam bir zemin geçirilerek ikinci bir katman oluşturmaktır. Bu zemin, Yahya Kemal’in şiirlerindeki katmanlaşma sürecini de destekleyen bir unsura dönüşecektir. Ayrıca bu zemin Yahya Kemal’in kelimelerinin hayat bulacağı yer olacaktır. Yüzeydeki kalan boşluklarda ise Yahya Kemal’in kitapları sergilenebilecektir.

 

Şairin gök kubbe ve sonsuzluk kavrayışını yakalamak için ise merdivenin içini holografik bir teknoloji ile gökyüzü imgesiyle kaplamak mümkündür. Bu katta duvarın üzerinde oluşturulacak farklı bir yüzey ile dijital sergi ekranı sağlanabilir. Böylelikle kullanıcı da etkileşimci bir biçimde mekanın içine dahil edilebilir. Dilaveroğlu’nun asma kat sınırındaki alt kat için yaptığı öneri ise Yahya Kemal’in hologramının kendi sesiyle şiirlerini okuduğu ve zaman zaman araya şehrin diğer seslerinin de girdiği bir şiir bölümü oluşturulmasıdır.

 

Dilaveroğlu çalışmasında, şairin kullandığı nesnelerin temsil edildiği bir mekan yerine şairin şiirinin içine girilebildiği, Yahya Kemal’in kendi sesinin duyulabildiği, çoklu sergilere ev sahipliği yapabilecek ve aynı zamanda bilgilendirme teknolojileri ile donatılmış bir mekan önerisi sunar. Fakat yönetim kuruluna sunulan bu tasarı, halihazırdaki nesnelerin ne olacağı ve daha büyük bir mekana taşınıp taşınamayacağı konusundaki belirsizlikler nedeniyle hayata geçirilememiştir. Yeni bir proje ile dijital olarak kullanıma açılması hayali ise bütçe yetersizliği nedeniyle gerçekleştirilememiştir. Böylece küçük bir mekana yapılan büyük, yenilikçi ve ziyaretçilerini Yahya Kemal’in anlam dünyasına katacak bu müze tasarım önerisi tez olmaktan öteye gidememiştir.

 

[1] Büşra Dilaveroğlu,  Bir Büyük Adam Bir Küçük Mekan, Yahya Kemal Müzesi Tasarım Önerisi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Mühendislik Ve Fen Bilimleri Enstitüsü, 2013.

 

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir