Protesto

Paylaş:

Uzay boşluğunda dünyaya yaklaşmakta olan ateş kütlesi ve gökdelenden düşmekte olan adamın kendini teselli etmek için her katta söylediği “Çok uzak çok iyi, çok uzak çok iyi” sözcükleri. Kütle dünyaya çarpar, patlama olur ve ekranı alevler kaplar. Önemli olan nasıl düştüğün değil yere nasıl indiğindir.Filmin yapıtaşını oluşturan bu karelerin ardından, saatin kronometresi yirmi dört saat için üç gencin perspektifine tanıklık eder; Paris banliyölerinde kısıtlanmış yaşam devinimine. Siyah-beyaz çekilen filmde ara renklerin olmayışı çeşitliliğin elekten geçirilerek iki uçta konumlanmasını destekler bir atmosfer yaratır. Argoyla örülü konuşma üslubu, giyim tarzı, dinlenilen müzik filmin temasıyla bir bütünlük oluşturur. Vince Musevî, Said Arap, Hubert Afrikalıdır. Farklı etnik kökenlerine rağmen kendilerine biçilen öteki kimliği altında buluşurlar. Eğitimsiz, fakir, gürültücü, işsiz, fırsat bulduklarında küçük suçlar işlemekten çekinmeyen ve polise ellerinde sopalar ve taşlarla karşılık veren sorunlu gençliğin birer parçasıdırlar. Vatandaşı oldukları ancak aitlik hissetmedikleri bir ülkede, süre giden toplumsal hayattan görünmez duvarlarla ayrışmış bir mekânda amaçsız, zeminsiz ve nedensiz bir hayat sürdürürler. Şiddet dürtüsünün ön plana çıktığı Vince ve umursamaz Said karakterine karşın Hubert karakteri, amacı olan, döngünün dışına çıkmayı arzulayan bir duruşa sahiptir. Yaşam alanlarına sıkıştırılmış bu gençlerin toplumda yer edinebilmeleri ve var olabilmeleri için iki alternatifi vardır: Müzik ve spor. Böylece kalın sınıf çizgilerini atlama şansı elde edebiliyorlar. Karakterlerin kentteki zamana teğet geçtiği kareler, hareket halindeki bir tren camının ardından akan görüntülerle ya da uyku halindeki boş ve karanlık kente tanık olmakla sınırlıdır. Sisteme nüfuz edilen her noktada ise çatışma meydana gelir ve sınırdan dışarı itilirler.      Polisin kayıp silahını taşıyan Vince, gözaltındayken maruz kaldığı işkence sonucu yoğun bakımda bulunan arkadaşı Abdel ölürse bir polis vurarak kendileri adına intikam alacaktır. Filmde polis, görünmez sınırların keskinleşerek sert biçimde görünür olmasının ve sistemin bu kitleye olan tahammül sınırının göstergesidir. Polise duyulan güvensizlik, nefret, sistemin güvenlik kurumunun sınır dışında farklı bir anlam karşılığı olduğunu gösterir. Polisin kendi inisiyatifinde olan keyfî uygulamaları, bunu frenleyen ve sınırlayan denge unsurunun olmayışı dikkat çeker. Yoğun bakımdaki arkadaşlarını ziyarete gittiklerinde polis tarafından engellenirler, içeri sokulmazlar ve tekrar bir çatışma yaşayarak hastaneden atılırlar.Farklı bir çevresel süreçten geçme imkânı bulamamış, sosyal politikaların kapsam dışı bıraktığı, giderek şiddete ve suça meyleden azınlıklardan oluşan alt kültüre karşı medyanın taraflı tutumu, toplum nezdinde tehdit unsuru oluşturan tehlikeli ve meçhul yığınlar algısı oluşturur. “İktidar bizatihi siyasal toplulukların var oluşuna içkin olduğundan hiçbir haklılaştırmaya ihtiyaç duymaz ama yaptığı şey meşrulaştırılmaya muhtaçtır. Kimse meşru müdafaa amacıyla gerçekleştirildiğinde şiddeti sorgulamaz.” (Hannah Arendt, Şiddet Üzerine, çev. Bülent Peker, İstanbul, İletişim Yay., 1997, s. 58) Haber bülteninden yansıyan şiddet, yağma, kabından taşmış öfke görüntüleri gerçekliğin nasıl farklı bir anlam kazanabildiğini göz önüne serer. Bunun yanında banliyö ekseninde bize tanıklık sunan film kamerasının nesnelliği de sorgulanmaya açık hale gelir.Dişlilerine oturmuş çarklar arasında kendilerine ait yer olmayan, yok sayılan alt kültür ve içten içe sınır ötesine, sisteme yönelik, büyümekte olan öfke karşısında tedirginleşen toplum. Yönünü kaybetmekte olan öfkeyi daha da besleyen önlemler alınması sonucu uçurum derinleşir. “Kişi kendi yaşam alanı içinde yalıtıldıkça çevresinin kendi hareket amacına hizmet eden bir araç olmak dışında başka bir anlamı olduğunu düşünmeyecektir.” (Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, çev. Serpil Durak-Abdullah Yılmaz, İstanbul, Ayrıntı Yay., 1996.) Dolayısıyla her türlü şiddet barındıran eylem karşılıklı meşru zeminini bulmuş olacaktır. Polisin kayıp silahını bulunduran Vince, yoğun bakımdaki arkadaşları Abdel öldüğü takdirde bir polis vurarak intikam alacaktır. Bazı karelerin arkaplanında “Dünya bizimdir”, “Gelecek sizindir” yazılı büyük boy afişler göze çarpar. Said yanından geçmekte olduğu bir tanesini “Gelecek bizimdir” şeklinde değiştirir. Filmin sonuna yaklaşıldıkça başlangıçta uzun aralıklarla ilerleyen zaman akışı, geleceğin şimdiye yaklaşmakta olduğuna işaret ederek daha kısa aralıklara dönüşür.“Kamusal yaşamın dönüşümüyle güçlü atletlerin başına gelen çöküş arasında paralellik kurulabilir; öyle ki bu atletler görünüşte güçlerinden bir şey yitirmeden gençliklerini korurlar ama bir zaman sonra vücudu durmaksızın kemiren çöküş birden ortaya çıkar.” (Sennett, a.g.e.) Önemli olan nasıl düşüldüğü değildir çünkü, yere nasıl ve ne hızla inildiğidir.Filmin sonunda Vince silahı imha etmesi için Hubert’a teslim eder. Bu kırılmayla sistemin dışına çıkılmışken bir dakika sonra yönetmenin parmağıyla mevcut delik tıkanır. Polisin silahı Vince’e doğrulur ve sisteme geri itilen Hubert’ın elindeki silah ateş alır. Açmazla sonlanan film, çözüm arayışı yerine durumun vahametini ulaşılabilecek en karamsar noktada, patlamayla sonlandırarak gösterir.Yaklaşık on yıl önce çekilmiş olan film, günümüzde Fransa’da patlak veren olaylara bir öngörü olarak da değerlendirilebilir.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir