Türk-İran İlişkilerinin Tarihi

Paylaş:

Bir Kitap/Bir Yazar programının Eylül ayındaki konuğu Marmara Üniversitesi Türkiyat Bölümü’nde görev yapan Osman Gazi Özgüdenli idi. Özgüdenli Ortaçağ’da Türkler ve İranlılar tarafından oluşturulan ortak kültür havzası hakkında bilgiler verdiği sunumuna, Türk-İran ilişkilerinin dünya tarihinde benzerine az rastlanır türden bir ilişki olduğunu vurgulayarak başladı. Bu ilişkinin tam olarak ne zaman başladığı belli olmamakla beraber tarih öncesi dönemlere kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Özgüdenli’nin çalışması bu ilişkiyi anlamaya yönelik önemli bir adım olarak karşımıza çıkıyor.Özgüdenli, sunumunda ilk olarak Şahnâme’de İran-Turan savaşları hakkında verilen ayrıntılı dökümden bahsetti. Tarihî şartlar, özellikle de Türklerin göçebe, İranlıların yerleşik bir toplum olması bu iki toplumu mücadeleye zorlamıştır. Ancak Türklerin batıya muhaceretiyle birlikte ilişkilerin seyri değişmeye başlamıştır. Özellikle Arapların İran coğrafyasını fethi ve peşinden Türk-İran sınırının ortadan kalkması her iki milletin ilişkisini dostluk çerçevesine oturtmuştur. Ayrıca miladî XI. yüzyıldan itibaren Batı’ya doğru başlayan Türk göçleri sadece Türk tarihini değil, yakın doğu coğrafyasında yaşayan diğer milletlerin tarihini de dönüştürmüştür. Özgüdenli’ye göre bu tarihten itibaren Türkler yönetici askerî sınıf olarak Yakın Doğu coğrafyasının sınırlarını ele geçirdi ve böylece yerleşik unsurlardan ciddi manada etkilenmeye başladı. Örneğin Gazneli, Selçuklu, Karahanlı devletleri gibi ilk İslâm devletleri, kuruldukları coğrafyada kendilerinden önce var olan devlet geleneklerinden ciddi manada etkilenmişlerdir.Gaznelilerden itibaren İran kaynaklarında Türklerle ilgili son derece ayrıntılı bilgiler bulunduğunu belirten Özgüdenli, bu tarihten itibaren Türklerin ve İranlıların iç içe yaşadıkları müşterek bir kültür coğrafyası kurulduğuna dikkat çekmektedir. Gaznelilerden itibaren gerek Selçuklular gerekse Osmanlı döneminde ilişkiler karşılıklı etkileşim içerisinde devam etmiştir. Melikşah’la birlikte Selçuklu sultanlarının Farsça şiirler yazmaya başlamaları, Sultan Sencer’in meclisinde İranlı pek çok şairin bulunması, Selçuklu Sultanlarının Keyhüsrev, Keykâvus gibi İslâm öncesi İran geleneğinden mülhem unvanlar kullanmaları Özgüdenli’nin bu etkileşime verdiği örneklerdir. Ayrıca Osmanlı döneminde de, bu etkileşim Kanunî dönemine kadar sürmüştür. 64.000 beyitlik muazzam bir manzum eser olan Şahnâme’nin Türkçeye 15 ayrı tercümesinin olması, I. Murat’ın yanında ona Şahnâme okuyan birisinin bulunması ve sonraki yıllarda sarayda Şahnâme okuyan bir görevlinin istihdam edilmesi, Fatih Sultan Mehmet’in oğullarından birinin isminin Cem olması konumuza ışık tutacak niteliktedir.Türk-İran ilişkilerinin yoğunluk kazandığı dönemi bu şekilde tasvir eden Özgüdenli’ye göre, Çaldıran Savaşı bu ilişkilerin seyrinde bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bu tarihten itibaren doğudan gelenlere casus gözüyle bakılmış, İran’a demir ihracatı siyasî sebeplerle yasaklanmış, ticaret yolları kapatılmıştır.Türk-İran ilişkilerini sekteye uğratan bu gelişmelere rağmen yine de, iki ülke arasındaki etkileşimin devam ettiğine dikkat çeken Özgüdenli’nin ifadesiyle, “İlişkiler her ne kadar siyasî olayların gölgesinde kalmış olsa da XVI. ve XVII. yüzyılda İstanbul’da hâlâ İran diline vâkıf olan çok geniş bir entelektüel zümre bulunmaktadır. Bunu İran edebiyatından yapılan çok farklı tercümelerden ve şerhlerden anlamaktayız. O dönemde entelektüel sayılmak için Sadi okumak, Mevlana okumak, Hafız’ı şerh etmek gerekiyordu. Gülistan’ın Türkçede 35 ayrı tercümesinin bulunduğunu söylemek bile ne demek istediğimizi anlatmaya yetecektir.”Bu minval üzere sorularla devam eden sunumda Özgüdenli son olarak, İran kaynakları ve Farsça olmadan bir Türk tarihi; Türk kaynakları ve Türkçe yazmalar olmadan da bir İran tarihi yazılamayacağını belirterek konuşmasını noktaladı.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir