İmparatorluğu Kurtarmak: Modernleşme, Pozitivizm ve Jön-Türk Siyasî Kültürünün Oluşumu (1895-1908)

Paylaş:

 Modern Avrupa’nın, kadim kültürleri ve medeniyetleri parçalayıcı ve nihayetinde yok edici meydan okumasına karşı “İmparatorluğu kurtarmak” için verilen mücadelenin adıdır Osmanlı Devleti’nde modernleşme. Osmanlı eliti siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel Batılı meydan okumaya karşı yine onun kurumlarını, yöntemlerini ve yaklaşımlarını devşirmekte bulmuştur çareyi. Oyunu Batı’nın kurallarıyla oynayacaktır artık. Sorun bu ‘model transferi’nin süreci, sorunları ve sonuçları çerçevesinde dönüp dolaşmaktadır.Mart ayında Tez/Makale sunumları çerçevesinde konuk ettiğimiz Enes Kabakçı, Paris Sorbonne Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde hazırladığı “Sauver l’Empire. Modernisation, positivisme et formation de la culture politique des Jeunes-Turcs (1895-1908)/İmparatorluğu Kurtarmak. Modernleşme, Pozitivizm ve Jön-Türk Siyasî Kültürünün Oluşumu (1895-1908)” başlıklı tezinde Türk modernleşmesi olgusunu pozitivizm ve Jön-Türk siyasî kültürünün oluşumu bağlamında ele almaktadır. Üç kısım, yedi bölümden oluşan tezde öncelikle “Kuraldan İstisnaya Türk Modernleşmesi”ni inceleyen Kabakçı birinci kısımda “Türk Modernleşmesinin Tarihsel Sosyolojisi”ni, ikinci kısımda “Abdülhamid Rejimi Altında Jön-Türkler”i ve üçüncü kısımda ise modernleştirici bir felsefe olarak “pozitivizmi” konu edinmektedir.Enes Kabakçı, genel olarak tezin sorunsalını belirttikten sonra sunumunda tezin ilk el kaynakları arasında bulunan Fransa Dışişleri Bakanlığı ve Konsolosluk raporları, Polis raporları, Cemiyet arşivleri ve Osmanlı Devlet arşivlerini zikredip değerlendirdi. Jön Türklerin yoğun olarak yaşayıp neşvünema buldukları Paris’deki arşivlerin kullanılması şüphesiz tezin, literatüre özgün bir katkısı sayılmalıdır.Kabakçı teziyle ilgili şu özeti yapmaktadır: “Bu tez, XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan düşünsel ve kurumsal dönüşümle ilgili çalışmalara bir katkı sağlamayı hedeflemektedir. Bu amaçla öncelikle, ‘modernleşme’ ve ‘siyasal gelişme’ kuramları ile bu kuramlar temelinde ‘Osmanlı-Türk modernleşmesi’ üzerine yapılan araştırmalar eleştirel bir bakış açısıyla gözden geçirilmektedir. 1950’li yıllardan itibaren özellikle ABD’de gelişen ve kaynağını klasik sosyolojiden alan bu ilk çalışmalar, çizgisel bir tarih anlayışı doğrultusunda, modernleşme veya batılılaşmayı evrensel ve tektip bir toplumsal dönüşüm olarak kurgulamışlardır. Bu yaklaşım, 1970’lerden itibaren etkisini yitirmiş ve yerini antropolojiden beslenen tekilci (singulariste) yaklaşımlara bırakmıştır. Birincinin tersine, bu ikinci yaklaşım toplumsal değişim sürecinin toplumdan topluma değişkenlik arzettiğini savunmakta ve farklılıklara aşırı vurgu yaparak kültüralizme kapı aralamaktadır.‘Siyasal gelişme’ yaklaşımının kültürel ve tarihsel koşulları yok sayan genelleştirici tutumuna ve ‘kültüralizm’in farklılıkları öne çıkaran tekilleştirici tavrına aynı mesafede duran tarihsel sosyoloji yaklaşımı bu tezin metodolojik ve kuramsal temelini teşkil etmektedir. Disiplinlerarası bir bakış açısıyla, siyaset bilimi, sosyoloji ve antropoloji alanlarında geliştirilmiş olan ‘kurumsal mimetizm’, ‘kültürel transfer’, ‘model ithali’ ve ‘akültürasyon’ gibi kuramlardan hareketle yeniden yorumlama (réinterprétation) ve tercüme kavramları önplana çıkarılmaktadır.Bu kuramsal tartışmalar bağlamında, Osmanlı elitlerinin XIX. yüzyılda Batı’dan ithal edilen kavramlar aracılığıyla İslâm kültür ve geleneğini sorgulamaları, Jön Türk hareketinin düşünsel temelleri ve II. Abdülhamid yönetimine karşı sürdürdüğü siyasî mücadelenin niteliği ele alınmaktadır. İmparatorluğun son döneminde Abdülhamid’in tesis ettiği otokratik rejim ve uygulamaya koyduğu geleneksel ‘modernleşme’ projesi ile Jön Türkler’in ‘muhafazakâr aktivizm’i arasındaki gerilim tezin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.Tezin son bölümü, Jön Türk siyasî kültüründe önemli bir yer tutan pozitivizmin Osmanlı elitleri tarafından algılanma biçimine ve ithal edilme koşullarına ayrılmıştır. Bu bağlamda, Jön Türklerin Avrupa’daki örgütlenme ve faaliyetleri, siyasi ve entelektüel çevreler, özellikle de Pozitivistler ile olan ilişkileri üzerinde durulmaktadır.İmparatorluk için kurtarıcı bir ‘reçete’ olarak pozitivizmi ithal etmeyi amaçlayan dönemim tıbbiyelileri, Ahmet Rıza, Beşir Fuad gibi elitleri, iki yönde işleyen bir ‘yeniden yorumlama’ süreci içinde olmuşlardır. Bir yandan, Türk-Osmanlı-İslâm geleneğinin pozitivist bir okumasını yaparken diğer yandan da pozitivist kavramları Osmanlı toplumu için anlaşılır kılabilmek için yeniden yorumlamaya, bunları kendi kültürlerine ait kavramlarla eşleştirmeye çabalamışlardır. Bu noktada en çarpıcı örnek şüphesiz, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başkanlığını yapan ve 1908 sonrasında Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan reisliğinde bulunan Ahmed Rıza Bey’dir. Auguste Comte’un kurduğu ‘Beşeriyet Dini’ne ‘iman’ eden, Société positiviste’in en aktif üyelerinden ve Osmanlıcılık düşüncesinin önde gelen temsilcilerinden biri olan Ahmed Rıza’nın siyasi ve entelektüel faaliyetleri tezde ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir.”Pozitivizmin Osmanlı’ya girişini genel modernleşme süreci içinde değerlendiren Kabakçı’ya göre, bu giriş, İslâm kültürünün ve pozitivizmin kavramlarının yeniden yorumlanması şeklinde iki yönlüdür. Ancak burada saf bir batılılaşma değil, daha çok adaptasyon söz konusudur. Yeniden yorumlamada, tercüme ve benzeri çabalar taktik ve stratejik bir şey değildir. Kendini anlama ve yorumlama çabasıdır. Tecrübeler farklılaştıkça tercümeler de farklılaşmaktadır.Pozitivizme girişin kimlikle, varlığını korumayla ilgili pragmatik nedenleri vardır. Osmanlı aydınlarının iletişim içinde olduğu dönemin, Comte, Dr. Robine, P. Laffite gibi pozitivist aydınlarının İslâm’a karşı olumlu tutumları -ki bu aydınlar İslâm lehine neşriyat da yapmışlardır- ve her iki tarafın da vurgu yaptığı ‘düzen’ fikri Osmanlı aydınlarını pozitivist aydınlara yaklaştıran gerekçeler olmuştur. Osmanlı aydınları bu süreçte kendilerine pek de yabancı olmayan hem düzen ve ilerleme fikrini hem de pragmatizmi benimsemişlerdir. Muhafazakâr ve tutucu yaklaşımına rağmen pozitivizmin yeni devrimleri ortaya çıkartması ise bir paradoks olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira, 1908 pozitivist bir devrimdir.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir