Eski Köye Yeni Adet Getirmek (mi?): Klasik Metinleri Modern Ku-ramlarla Anlamak Mümkün müdür?

Paylaş:

Klasik Türk Edebiyatı Konuşmaları dizisinin dördüncü konuğu Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü öğretim üyesi İsmail Güleç oldu. Güleç, konuşmanın başlığından bu tarz yaklaşımlara karşı olduğu anlamı çıkabileceğini, bunun çok da haksız olmamakla beraber, itirazlarının bu yaklaşımla ortaya konan mevcut çalışmalardan kaynaklandığını vurgulayarak konuşmasına başladı.

Güleç, eski Türk edebiyatı araştırmacıları arasında oldukça popüler olmaya başlayan klasik Türk edebiyatı sahasına ait metinlerin modern kuramlarla incelenmesi metodunun bir kutuplaşmayı da beraberinde getirdiğine ve kutuplaşmanın olduğu bir ortamda eski edebiyatı anlamanın mümkün olmayacağına dikkati çekti. Bir tarafta eski metinlere modern kuramlarla yaklaşılmasını asla kabul etmeyen bir grubun, diğer tarafta ise her kuramı eski edebiyata uygulamaya devam edenlerin bulunduğunu söyleyen Güleç, kuramsal altyapıyı tam anlamıyla oluşturmadan ve eski şiirin poetikasına hâkim olmadan eski edebiyata modern kuramlarla yaklaşmanın doğru sonuçlara ulaştırmadığının altını çizdi.

Eski edebiyat araştırmalarına konu olan metinler ağırlıklı olarak XVI. ve XVII. yüzyıl metinleridir. Eski edebiyat uzmanlarından Ahmet Atilla Şentürk’ün Yücel Dağlı ile beraber yaptığı çalışmalara değinerek, gelenekten gelen bir isim olan Şentürk’ün XVI. ve XVII. yüzyıldaki bütün metinlerin kelime hazinesini ortaya döktüğünü ve onlar arasında bağlantı kurarak metinleri açıkladığını anlattı. Yapılan bu işlemin aslında yapısalcıların çalışma alanı olduğunu; ancak, Şentürk’ün, bunu, yapısalcılar yaptığı için değil; eski edebiyatı daha iyi anlamak için yaptığını belirtti. Temelde bu tarz yaklaşımlara mesafeli duran Güleç, eski edebiyatı çok iyi bilerek uygulanan modern yaklaşımların bu sahayı daha ileriye götüreceği görüşünde.

Osmanlı şiirinde “hüner” başlığı altında sınıflandırılan şiirlerin diğer şiirlerden ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü deneysel şiir başlığı altında geçen çalışmaların çoğu, klasik edebiyatta sanattan ziyade bir hüner olarak kabul edilmektedir. Şiirde noktalı harfleri kullanarak, noktasız harflerle veya sadece dişli harflerle yazarak şair, kendisinin ne kadar zeki, becerikli, dile ne kadar hâkim olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Bunu Osmanlı’daki hami ilişkisiyle ilintilendirmek gerekirse şair aslında himayesinde bulunduğu kimseye “Ben mutlaka daha iyi görevlere layığım”; bir hami sahibi değilse de “Bakın ben birinin himayesine girecek kadar akıllı bir adamım” demek için yazmaktadır. Bu amaçla yazılmış şiirleri sadece noktalı, noktasız oluşları benziyor diye deneysel şiir olarak değerlendirmek eski edebiyatı anlamakta çok büyük sıkıntılar yaşatacaktır.

Eski edebiyatta sanatlar, lafza ve mânâya dair sanatlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Buna ek olarak ayrı bir başlıkta da hünerler yer almaktadır. Oysa deneysel şiir başlığı altında geçen çalışmaların bir kısmı hünerleri, bir kısmı da lafza dair sanatları konu edinmektedir. Bu önemli bir sorun olmakla birlikte eski edebiyattaki lafza dair sanatlar ile hünerleri, Batı’nın deneysel şiirinin karşısına koyup karşılaştırmaktansa Batı retoriği ile belagatı karşılaştırmanın daha uygun bir yöntem olduğunu belirten Güleç, Cicero’da zirve olmuş, kuralları belirlenmiş birinci ve ikinci yüzyıl Roma’sının retoriğinin bugün, Batı’nın ortaya koyduğu çalışmaların anlaşılabilmesi için bilinmesi gerektiğini aksi taktirde bu tarz çalışmaların akademik çalışmalar olarak kabul edilmesinin zor olacağını söyledi.

Konuşmasının devamında, Ali Nihat Tarlan’ın eski edebiyat çalışmalarında yöntem olarak “metnin kendisini incelediğini (yapısalcı)”, “şairin bilinçaltında olan ve farkında olmadan yazdıklarını anlamaya (psikanalitik)” ve “şairin zihin ve his dünyasının işleyişini kavramaya (psikolojik)” çalıştığını belirten Güleç, Tarlan’ın çıkardığı sonuçların yapısalcılıkla örtüştüğünü ancak bunları uygularken eski edebiyatı tam olarak bilmenin gerekliliği üzerinde durdu. Eski edebiyat bilgisinin yeterli olmadığı durumda düşülebilecek hataları ise şöyle sıraladı:

Öncelikle Güleç’e göre şairin bilinçaltında olan ve farkında olmadan yazdıklarını anlamak tamamen psikanalitik bir yaklaşımdır. Bunu yaparken göz önünde bulundurulması gereken nokta, eski edebiyatın bütün şairlerinin o günkü mevkileri, makamları, inançları ve ideolojileri dışında bir de klasik bir şair olabilme iddiasıyla oynadıkları roldür. Buna dikkat edilmez ise, devrin şeyhülislamının şarap içtiği sonucu çıkarılabilir yahut fiziki özellikleri bilinen iri cüsseli bir şairin hasretten kıl gibi olduğu sonucuna varılabilir ki bu bir tehlikedir. Tarlan’ın diğer bir önerisi de “şairin zihnini, iç dünyasını, işleyişini kavramaktır”. Tam olarak yapısalcılıkla örtüşmemekle birlikte Walter G. Andrews ile çalışan Stacy Waters’ın böyle bir çalışma yaptığını; kelimelerin hepsine numara vererek matematiksel dile çevirdiğini belirten Güleç, dili matematiksel bir dizgeye çevirerek her şairin dil haritasını bu yöntemle çıkartarak, kime ait olduğu bilinmeyen bir şiirin hangi şaire ait olduğunun tespit edilebileceğini söyledi. Eski edebiyat sahasında Güleç’e göre öncelikle bir şairin tüm metinlerini inceleyerek o şairin dili ortaya çıkarılabileceği gibi formların özellikleri de tam anlamıyla tespit edilebilecek çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Güleç, konuşmasının başında belirttiği eski edebiyat araştırmacıları arasındaki görüş farklılıklarına da değindi. Bir tarafta klasik metotlarla çalışılsın diyenler, bir tarafta modern kuramlarla yaklaşılmasına sıcak bakan Tunca Kortantamer ve Mine Mengi gibi isimler, diğer bir tarafta da klasik metinlerin modern kuramlarla yeniden ele alınması gerektiği görüşündeki Dursun Ali Tökel, Yavuz Bayram, İlhan Genç gibi isimler bulunmaktadır. Yavuz Bayram’ın da eski edebiyatı bilmeyen kimselerin bu metot ile yola çıkarak eski edebiyatı anlayamayacağı görüşünde olduğunu ekledikten sonra yapısalcı yaklaşımla ele alınmış bir makalenin analizine geçen Güleç’in analiz ettiği makalede üzerinde durduğu nokta, eski edebiyat hakkında verilen hükümler oldu. Şerh geleneğinin mahiyetini anlamadan şârihleri “kapasitesi sınırlı”, şerhleri de “keyfî” ilan etmenin yanlış olduğunu; ne tefsirde ne şerhlerde kimsenin keyfî davranamayacağını söyleyen Güleç, mutasavvıf bir şairin şiirini bir başka mutasavvıfın yorumlamasına terminolojide keyfî değil zevkî denildiğini sözlerine ekledi. Makalede değinilen “çağdaş okur merkezli kuramlarla klasik metinleri yorumlama”nın doğru olmayacağını; çünkü klasik şairlerin “okur” kaygısının olmadığını vurgulayarak okur merkezli kuramlarda şairlerin, okuru da düşünerek yani okuru da metinin bir parçası haline getirerek yazmaya başladıklarını söyledi. Dolayısıyla modern zamanlara ait olan bu düşüncenin eski edebiyat bağlamında düşünülemeyeceğini çünkü bugünün okurunun zaten bu şiirin muhatabı olan okur olmadığını; yaşayan bir edebiyatın değil devrini tamamlamış bir edebiyatın sözkonusu olduğunun altını çizdi.

İsmail Güleç, psikanalitik ve psikolojik okumaların faydalı olacağını, eski edebiyat metinlerine bu şekilde yaklaşılabileceğini, okur merkezli kuramların ise fantastik olduğunu düşünüyor. Güleç’e göre, klasik edebiyatın temel mantığını, poetikasını herkesin anlaması ve iyi öğrenmesi gerekiyor, tabii dilbilimini ve kuramları da. Zira, klasik şiiri ve uygulanacak kuramı özümsemeden bu tarz çalışmalara kalkışmak metin analizi adına tehlikeli sonuçlara yol açabilir.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir