Fotoğraf ve Hafıza

Paylaş:

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği “Fotoğraf Neyi Anlatır?” toplantı serisinin Haziran ayı konuğu, Bilgi Üniversitesi Fotoğraf ve Video Bölümü Program Koordinatörü ve Galata Fotoğrafhanesi kurucu eğitmenlerinden Orhan Cem Çetin’di.

Çetin konuşmasına hafıza, gelecek ve zaman konularını irdeleyerek başladı:

“Şuur avcı, bellek toplayıcıdır. Toplama işi yalnızca bir olasılıktan kaynaklanır. Gelecek olasılığı. Gelecek, tanım gereği gelmemiş olandır. Bu bizi bir açmaza sokar. Şöyle ki zaman aslında hafızanın fonksiyonudur ve uydurulmuş bir kavramdır. Hafıza zorlama bir kavramdır. Hafızanın, dolayısıyla zamanın olmadığı yerde sadece ‘hal’ yani ‘şimdi’ vardır. Zorlama bir kavramın üstüne inşa edilen diğer tür kavramlar da, örneğin; ‘geçmiş’ ya da ‘gelecek’ kavramları birer ucube kavram olarak doğarlar ve başka kavramlarla ilişkilerinde uyum ve kurgu sorunları kaçınılmaz olur. Yalnızca ‘şimdi’nin olduğu yerde ‘geçmiş’ olmadığı gibi haliyle ‘gelecek’ de yoktur. Zamanı varsaydığınız gibi geleceği de varsaydığınız takdirde işte kendinizi açmaza soktunuz demektir. Zira tanım gereği ‘gelecek’ hiçbir zaman gelmeyecektir. O hep uzağınızda, o hep önünüzde, o hep sizden uzakta olacaktır. Geleceğin kimi zaman geldiğinin sanılması bile bir yanılsamadır. En iyi ihtimalle neden ve sonucun bilerek yerlerinin değiştirilmesi, beklentiler ve şimdinin çakışmasıdır bu yalnızca. Bu durum toplayıcının yani hafızanın da işini zora sokar. Nasıl olsa gelmeyecek olan, olasılığı varsayılan bir gelecek için neyi nasıl toplamalı? Nelerden vazgeçilmeli? Neleri önlere, neleri arkalara koymalı? Toplananlar nasıl sınıflandırılmalı? Avcının yani şuurun bir yardımı olabilir mi? Avlanmaktan fırsat bulup toplananlarla ilgilenebilecek mi? Zor! İş yine hafızaya düşüyor. İşi daha çok geçmişle ilgileniyormuş/ilgilenmiş gibi görülen hafıza, esasen toplama eyleminin doğası gereği gelecekle, avcıyla birlikte oluşturdukları gelecek olasılığıyla ilgilenmek zorunda kalıyor.

Geçmiş, evet bir varsayımdır. Ama en azından gelecek kadar değişken, onun kadar dinamik ve kararsız değildir. Belli bir anda birden fazla kurguya nadiren sahip oluyor. Gelecek ise çok daha belirsiz, kararsız, düzlenmiş bir kum havuzu kadar davetkârdır.”

“Gelecekle ilgili önümüzde neredeyse sayısız hikayemiz var” diyen Cem Çetin, konuşmasında günlük hayatta farkında olmadan yaptığımız şeyleri, toplanıp saklananları, işte bu kararsızlığı, bu belirsizliği, bu yaşayabilme şehvetini gözler önüne serdi ve “Her olasılığa hazır olmak, hiçbir rotadan peşinen vazgeçmemek asla gelmeyecek olan geleceğin sunabileceği tüm senaryoları önceden çalışma çabasını ortaya koyuyor. Bu beyhude çaba hem toplayıcıyı hem toplananı hem de depoyu perişan eder. Avcı ve toplayıcıyı nefessiz hatta şimdisiz ve kimi zaman da geleceksiz kılar. Yaşam çok eksenli bir illüzyona dönüşür. Topladığımız eşyalar, özenle biriktirdiğimiz, ara sıra dönüp elekten geçirdiğimiz, kesip biçtiğimiz, tekrar tekrar düzenlediğimiz hatıra fotoğrafları, her birine bir öykü iliştirdiğimiz yara izlerimiz ve diğer binbir türlü hatırlatıcılar acaba kendimize bir geçmiş ve dolayısıyla bir gelecek oluşturma çabasına, büyük bir kararsızlığa işaret ediyor olabilir mi?” diye sorarak dinleyicileri bir içsel sorgulamaya davet etti.

“Ânı Yaşa- Carpe Diem”

Öteden beri var olan carpe diem/ânı yaşa yaklaşımının haksız bir tarafının olmadığını dile getiren Çetin, bu yaklaşımın kapitalist sistem tarafından tabii suistimal edileceğini ve kapitalist sistemin gelecekle ilgili havuçlar göstermekle kendisini geri bırakmadığını belirtti: “Sürekli size bir gelecek vaat ediyor. Yani reklamlarda temsil edilen dünyayı düşünürseniz, orada gösterilen her şey sizin henüz satın almadıklarınızdır.” Reklam dünyasıyla ilgili bir yazısında, “Sahte kusursuzluk veya kusursuz sahtelik. Hangisini isterseniz? Orada size böyle bir gelecek vaat ediliyor. Bu havuç sürekli gösterilerek size şu ânınızdan şikayetçi olmanız sağlanıyor. Yani carpe diem, ânı yaşa’ya değil ‘ânından şikâyetçi ol’a, ‘bu ânı pişmanlıkla yaşa!’ya dönüşüyor” diyor Çetin.

Sunumunun devamında ise Cem Çetin sözlerine şöyle devam etti: “Acaba hangisi daha büyük bir ihtiyaç? Fotoğraf çekmek mi? Bir fotoğrafa bakmak mı? Muhtemelen ikincisi yani fotoğrafa bakmak, dolayısıyla da birincisi… İnsanlık fotoğrafı tanıyalı yaklaşık 170 yıl oluyor. Fotoğrafın üretim ve paylaşım yolları büyük bir ivmeyle sürekli değişirken insanların neden bu kadar büyük bir tutkuyla fotoğraf çektikleri, arşivledikleri, paylaştıkları ve tekrar tekrar düzenledikleri düşünürler tarafından tartışılıyor. Geçmişte aile albümleri, şimdilerde ise sosyal medyada paylaşılan hatta teşhir edilen mutluluk resimleri bir ipucu olabilir? Bu görüntüler hayata tutunmayı sağlayan kapalı devre her şey yolunda sinyalleridir. Bu fotoğraflara bakarken de şaşırtıcı derecede kendimizi kandırabiliyoruz. Evet, bu sahneler gerçek hayattan ama hayatı bu fotoğraf kareleri için çabucak düzenleyen biz değil miyiz? Sahte gülücüklerin, abartılı sevinçlerin, kameraların kapatıldığı kriz anlarının en yakın tanığı yine bizler/kendimiz değil miyiz? Bu, aile fotoğraflarında da var. Tıpkı ünlü korku filmi paradoksunda olduğu gibi. Sahteliğini bal gibi bildiğimiz halde nasıl oluyor da kanıyoruz fotoğraflardaki sterilize edilmiş makyajlı geçmişimize?”

Çetin konuşmasında ayrıca profesyonel fotoğrafçılığa da değindi. Profesyonel fotoğrafçıların insanlığın hatıra fotoğraflarını çektiğini, bunun bir diğer adının da belgesel fotoğraf olduğunu, belgesel fotoğrafın toplumsal belleği oluşturmaya hizmet ettiğini söyledikten sonra belgesel fotoğrafçılık hakkında şu çarpıcı soruyla devam etti: “Kişisel albümlerde olup bitenler, o zararsız gibi görünen naif sahtekarlık, güya beyaz yalanlar, ya bu cephede de oluyorsa ne dersiniz?”

Gerçeklik ve manipülasyon hakkında ise “Benim bakış açım başından beri şöyleydi: Fotoğrafın kendisi zaten gerçekliğin temsili değil, bir manipülasyonudur. Fotoğraf, ‘gerçekliği’ temsil değil, ‘ima’ eder. Fotoğrafın, çekim sırasında ya da sonrasında dönüştürülmesine ‘manipülasyon’ deniliyorsa, bu ilk günden beri vardır; ne ki, dijital ortamda bu çok kolaylaşmıştır” dedi.

“Fotoğrafın gerçekliği temsil edildiği söyleniyor. Ama fotoğraf gerçekliği ima eder. Gerçekliğe hiçbir şekilde benzemiyor. Tam tersine, fotoğraf şok edici bir şeydir. Biz sanırım böyle bir şey yapıyoruz: Bir fotoğrafa baktığımız zaman, yıllardır fotoğraflara bakma alışkanlığımız yüzünden, kendi çektiğimiz fotoğraf alışkanlıklarımız yüzünden, bir fotoğrafa bakınca ‘Orası bir fotoğrafta nasıl görünüyorsa gerçek hayatta da şöyle görünüyordur’ diye bir hayal ediyoruz. Bu yüzden bir fotoğraf gerçekliği ima eder ama temsil edemez.”

Andreas Gursky’nin Almanya Ren nehri kıyısında bulutlu bir günde çekilmiş bir Rhein IIisimli fotoğrafı ve Gursky’nin İstanbul sergisinde duvarda yazılı olan “Gerçeklikten söz edilebilmesi için önce onu birisinin inşa etmesi gerekir” sözüne değinen Çetin, Gursky’nin fotoğraflarının gerçekçiliği yanında baştan sona manipülasyon olduğunu da söyledi.

Hafıza, Fotoğraf ve Huzur (Akıl Sağlığı)
“Ne Hatırlıyorsan Osun”

Görünür ile gerçeklik arasındaki ilişkiye de değinen Çetin, belleğin sağlamasını yapan, unutmayı engelleyen ve yaşanmış geçmişte kalmış gerçekliğin fiziksel kanıtı olan herhangi bir yönteme duyulan derin ihtiyaç hakkında; nedenlerini insan doğasında aramak gerektiğini belirterek, şunları aktardı: “Toplumsal çevre içinde büyüyen ve yer alan herkes, bir noktada şunu farketmek zorunda kalır: Akıl, dolayısıyla hafıza değişken, yani dinamik, daha da kötüsü uçucudur; yani biz aklımızı çok kolaylıkla kaybedebileceğimizi hep biliriz. Çocukluğumuza dair hatırladığımız birçok deneyimin büyüklerimiz tarafından yalanlanması çoğumuzun başına gelmiştir. Hiçbir zaman gitmediğimiz yerleri, hiç tanışmadığımız kişileri, hiç yaşamadığımız olayları hatırlamaktayızdır. Ama bunların bize olanaksız olduğunu, orada bulunmadığımız ve muhtemelen bize anlatılmış olanlar üzerinden kendimizi dahi inandırabilmeyi başarabildiğimiz yapay hatıralar ürettiğimiz bize söylenir.”

Gündelik dilde delilik ya da cinnet diye adlandırılan ileri düzeydeki psikozların da aslında belleğin sil baştan organizasyonu, kişinin kendisine veya geçmişine dair hatırladığı her şeyi elden geçirerek hatırlananları seçici olarak unutması, oluşan boşlukları da ihtiyaçlara uygun biçimde üretilmiş yeni hatıralarla doldurmasından ibaret olduğunu söylemenin çok da yanlış olmadığını belirten Cem Çetin sözlerine “Nitekim nisbeten tartışmalı bir konu olan mizacı bir tarafa koyacak olursak, akılları sağlıklı kabul edilen insanların da kişilikleri, çoğu kurama göre yaşam boyu bir öğrenme sürecinin yani bireyin tüm hatırladıklarının bir bileşkesidir. Ne hatırlıyorsan osundur. Buna göre akıllı olma hali ile deli olma hali arasında hiçbir yapısal fark bulunmadığını da söylemek mümkündür” diye devam etti.

Çetin konuşmasını, fotoğraf ve insan arasından basit gibi görünen ama aksine oldukça karmaşık ve ilginç ilişkiye dair sarf ettiği şu sözlerle bitirdi: “İşte bana kalırsa fotoğraf ile aramızdaki iki uçlu; hem iyi ki var hem de keşke hiç olmasaydı dediğimiz dengesiz, kararsız ilişkinin arkasında bu iki durum yatıyor. Fotoğrafla kimi zaman iş birliği yapıyor, kimi zaman onunla mücadele ediyoruz. Birbirine zıt iki farklı ihtiyacımıza aynı teknik, aynı dilin yanıt veriyor olması kafamızı daha da karıştırıyor. Bu, fotoğrafı aynı anda hem çözüm hem de sorun haline getirebiliyor. Unutmayalım ki fotoğraf hem kararlı, hem kaypak, hem konuşkan, hem suskun, hem bilgilendirici, hem de yanıltıcıdır. Fotoğraflarda gördüğümüz her zaman tümüyle gerçektir. Aksi takdirde fotoğrafları çekilemezdi. Öte yandan, her şey bir o kadar da yavandır. Zira bir görünüm bize fotoğraf yoluyla ulaşıyorsa kesin olarak söyleyebileceğimiz şey şudur: O artık yoktur.”

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir