İlk Dönem Türk Romanında Ahlâk

Paylaş:

Müslüman toplumların bir anlatı olarak “roman”la ilişkisi, karşılaştırmalı edebiyat teorileri için olduğu kadar İslam düşüncesi çalışmaları için de önemlidir. Roman’ın Tanzimat dönemiyle beraber Osmanlı’daki serüvenini Kırkambar Tez Sunumları çerçevesinde Ahmet Emre Polat’tan dinledik.

Polat, sunumunda, öncelikle Tanzimat döneminde romanın bir anlatı türü olarak temellük edilmesinin hangi şartlarda ve kabullerde gerçekleştiğine açıklık getirerek ilk romancıların roman ve ahlâk arasında kurdukları ilişkiyi değerlendirdi. Polat’a göre ilk dönemde Türk romanı, Batı romanı gibi belli süreçler dâhilinde toplumun, düşünce sistemlerinin ve bunların dönüşümlerinin bir sonucu değil, aksine toplumu ve insanların düşüncelerini dönüştürmek üzere belli amaçlar için üretilmiştir. Bu amaçların en baskını da “ahlâkın düzeltilmesi”dir; yani Aydınlanma felsefesinin hak, adalet, eşitlik gibi kavramları yeni ve sade bir dille halka anlatılmalı düşüncesi seslendirilirken roman, bu vazifeyi icra edecek bir araç olarak gazetenin yanında yeni bir tür olarak yerini almıştır. Yazarlara göre romanın tezi Tanzimat’ın yaratacağı yeni insana eskinin kusurlu taraflarını göstermek ve yeni olanı düzenleyip eskiye adapte ederek tadil ve tehzip etmekti.

Tanzimat romancılarının düşüncelerinde dikkat çeken husus, batılılaşma çabaları sonucu gerçekleşen değişim sürecinde kendilerini ahlâkî bir sorumlulukla donatarak geleneksel ahlâkın korunması ve Batı düşüncesinin İslâm ahlâkı ile sentezlenerek yeni ve çağdaş bir yoruma ulaşmayı ön planda tutmalarıdır. Ancak burada kastedilen İslâm ahlâkının, Asr-ı Saadet döneminde Hz. Peygamber tarafından vaz edilen ve “insanlar tarafından o güne kadar tahrib edildiği düşünülen” ahlâk olduğu unutulmamalıdır.

Roman yazarları ve düşünürler, geçmişin ahlâk anlayışını eleştirirken geçmişi “şiir” ile özdeşleştirerek ve şiiri de hayal dünyasının bir ürünü olarak kabul ederek iki eleştiriyi birleştirirler. Buna göre hayal dünyasının ürünü olan şiir, Türk insanının gerçekle bağını kopararak onu sadece duygusal olanın yönettiği bir düşünce dünyasında yaşamak zorunda bırakmıştır. Duygu dünyasında hayalle yaşayan Osmanlı insanı, rasyonel alandan uzaklaşmakla dünyadan da uzaklaşmıştır. Bu durum insanın hem dünyasını hem de âhiretini kuşatan ve her iki âleme de dengeli bir şekilde yaklaşan İslâm düşüncesinde de bozulmalara sebep olmuştur. Bu bozulmalar, doğal olarak ahlâkî alana da yansımıştır.

Ahlâk konusunda yaşandığı düşünülen bozulma ile beraber toplumda, İslâm’ın kadın, hürriyet, siyaset, insan gibi olgulara vermiş olduğu değerler köhneleşerek âtıl hale gelmiş ve düşünce özgür bir şekilde gelişememiştir. Bu sebeple roman yazarlarının romanlarında ele aldıkları konulara bakıldığında, ahlâkî açıdan yaşanan çöküntünün sebebi bu köhnemiş yapıdır. Ahlâkî açıdan yaşanan bozulma ise düşünce ile beraber, bireyden topluma, toplumdan devlet sistemine doğru bir seyir izler. Roman yazarları bu noktada kendilerine vazife olarak benimsedikleri ahlâkın Batı düşüncesinin rasyonel ve akılcı formu ile beraber yeniden tanzim edilmesi fikriyle hareket ederler. Bunu gerçekleştirmek için geleneksel edebiyatın zirvesinde duran şiirden uzaklaşma, hem geçmiş ile yapılacak hesaplaşmanın sahih olması için hem de eskiden farklı olarak yeni olmanın bir gereği şeklinde düşünülür. Buna paralel biçimde dil araçsallaştırılır ve roman bunun bir parçası haline gelir.

Polat, bu dönemde yeni aydın tipi ve romancı kimliğinin birleştiğini, bu sebeple gelenekçi, Batıcı ve sentezci şeklinde sınıflandırabileceğimiz ahlâk anlayışlarının referans noktaları olarak ele alınabileceğini gösterdi. Ancak bu referansların çakışma noktaları da vardır. Söz gelimi sentez fikrinin öne çıktığı Ahmed Midhat’ta ve Batıcı anlayışı temsil eden Halide Edip’te bağlayıcı ve belirleyici bir din etkisi söz konudur. Bu durum roman yazarlarının ideal bir ahlâk düşüncesi benimsemekle beraber geleneksel ahlâk düşüncesinden ve toplumsal kaygılardan bağımsız hareket etmediklerini gösterir. Öte yandan roman, kendisinin ortaya çıkmasına sebep olan düşünceleri ve Batı toplumunda mevcut fikirleri başka formlarla da olsa Türk düşüncesine taşımıştır. Aydınlanma felsefesi ile başlayan bu süreçte gelişen ve romanın ana izleklerini oluşturan Hümanizm, milliyetçilik-ulusçuluk ve feminizm gibi kavramlar, İslâm ahlâkı ile bağlantıları kurularak Türk düşüncesinde yerini alırken roman bunları halka taşıyan bir araç vazifesi görür.

Polat, Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemal, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Fatma Aliye Hanım, Halide Edip Adıvar ve Halit Ziya Uşaklıgil’in eserleri çerçevesinde dönemin ahlâk anlayışını yansıtma ve bu anlayış üzerine şekillenen görüşleri açısından da değerlendirdi. Yazar, son tahlilde romanları klasik İslâm ahlâk felsefesi, Tanzimat, çağdaş Türk düşüncesi, edebiyat, roman, şiir, batılılaşma, modernleşme, milliyetçilik, kadın ve erdem kavramları açısından karşılaştırarak tartıştı.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir