Osmanlının Son Döneminde İstanbul Medreselerinde Eğitim ve Öğretim

Paylaş:

İngiltere’de (SOAS) tamamladığı “Teaching and Learning in the Madrasas of Istanbul during the Late Ottoman Period” başlıklı doktora tezi ile Halil İbrahim Erbay, Tez-Makale sunumları programı kapsamında misafir edildi. Programda dört ana başlık üzerinden 19. yüzyıl İstanbul’unda medrese hocaları ve dersiamlarının yanı sıra Tanzimat ve II. Abdulhamit dönemlerinde medrese eğitimindeki gelişmeler sayısal verilerden yararlanılarak ele alındı.

İbtidaî ile başlayıp Darülhadis’te biten geleneksel medrese silsilesinin 19. yüzyılda ortadan kalktığını belirterek konuşmasına başlayan Erbay’ın vurguladığı üzere, ilk göze çarpan değişimler III. Selim döneminde görülmüş, Tanzimat dönemindeki gelişmeler medrese eğitimi için bir dönüm noktası olmuş ve dönemin koşullarına göre ardıl yenilikler 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar sıkça yapılmıştır.

Erbay’a göre, III. Selim ulema düzeniyle özel olarak ilgilenmiş ve 19. yüzyılda ortaya çıkan yeniliklere zemin teşkil edecek düzenlemeler yapmıştır. 18. yüzyılda tartışma konusu olan müderrislik ve çıraklığa/mülazımlığa geçiş sınavlarından dolayı İstanbul’da gereğinden fazla müderris ve çırak görülmeye başlanmış, padişah bu duruma “ve tarîk-i ilm-i şerif bu vechile gayet himaye ve nâ-ehilden sıyânet oluna” diyerek bir takım ilkeler getirmiştir.

III. Selim’in öncül yeniliklerinin ardından II. Mahmut döneminde eğitimin değişim süreci hız kazanır. Tanzimat Fermanı’nın ilanı devletteki tüm kurumlar gibi eğitimi de büyük oranda etkiler. Tanzimat döneminde medrese eğitimi alanındaki en büyük değişiklik alışılagelmiş ulema düzeninin terkedilerek daha merkeziyetçi bir yapının oluşturulmasıdır. Bu doğrultuda çok fazla yenilik yapılır. Evkaf Bakanlığı ve Şeyhülislamlık memuriyeti kurulur ve medreseler vakıflardan alınarak şeyhülislamlık makamına bağlanır. Buna bağlı olarak da medrese hocası yetiştirme ve maaşlarını ödeme görevleri Şeyhülislama verilir.

19. Yüzyılda yaşanan bir diğer büyük yenilik ise mülazemet usûlü ile ilgilidir. Bugünkü stajyerlik veya çıraklık anlamına gelen mülazemet sistemi 18. yüzyıl sonlarına kadar uygulanmış ve Tanzimat ile tamamen ortadan kaldırılmıştır. Mülazemet usûlünün kaldırılması medrese öğretiminin merkezileştirilmesi ve memurî bir kurum haline getirilmesinin doğal bir sonucudur. Tüm bu değişiklikler vakıf- medrese ilişkisini de sembolik bir hale getirir. Ayrıca, 19. Yüzyıldan önce zaten hocalığa giriş için sınav geleneği olan medreselerde, bu sınavlar geliştirilir ve geniş çaplı olarak Osmanlı illerinde uygulanır. Bu sınavların yaygınlaştırılması himaye sisteminin yok olup modern bir sınav yönteminin Osmanlı’da yerleşmesine neden olur.

Önceden uygulanan öğretmenliğe geçiş sınavı iki aşamalıdır; ilk sınav çıraklık/mülazımlık için; 5 veya 7 yılın ardından yapılan ikinci sınav öğretmenlik belgesi/ ruus almak için yapılır. 1877’deki düzenleme ile tüm sınavlar sadece şeyhülislam makamında, senede bir kez, Receb ayında yapılmaya başlanır. İmtihanda sayı sınırı yoktur. 40 sorudan en az 21’ini bilen herkes “Şehadet Ruusu” alıp 3 senelik öğretimden sonra aylık maaş bağlanan “Hümayun Ruusu” alabilmektedir. 1881’de müderris sayısı çok artınca ilk sınavdan en yüksek dereceyi yapan 15 kişinin ruus alması kararlaştırılır. Ardından dönemin şartlarına göre bazı değişiklikler yapılır. Daha sonraları uygulanan yöntemler çeşitli eleştirilere de maruz kalır. Özellikle, Şeyhülislam Hayrullah Efendi mülazemet usûlünün yeniden gelmesini savunur ve bir bildirim ile yeni yönteme alışamamanın zorluklarından bahseder. Ancak kalıcı olarak isteği gerçekleşmemiştir.

19. Yüzyıl Osmanlı’sındaki zor mali koşullar tüm birimleri etkilediği gibi eğitimi de olumsuz etkilemiştir. Aylık olarak verilen maaşlar yetersizdir ve kimi zaman da gecikmeyle verilmiştir. Özellikle II. Abdulhamit döneminde maaşların aksaması nedeniyle müderrisler geçinebilmek için vakıflarda duahanlık, Buhari-hanlık, Mesnevi-hanlık gibi yan mesleklere tevessül etmiş, ücretli dersler vermişlerdir. Mali açıdan müderrisleri biraz da olsa ferahlatan bir gelişme yine Tanzimat’tan sonra yaşanmıştır; idadi, rüştiye gibi yeni okulların açılması ile, bilhassa Farsça, Arapça ve Türkçe dillerini ve edebiyatlarını bilmelerinden dolayı, müderrisler buralarda ders vermeye başlarlar. Ayrıca, Tanzimattan sonra şer‘i hukuka hakim olan fıkıh ve kelam hocalarına çeşitli iş imkanları sağlanmıştır.

19. Yüzyılın medreselerindeki bir diğer çarpıcı durum İstanbul’a dışardan gelen dersiam ve öğrenciler ile ilgilidir. Taşradaki hocalar daha fazla ün ve daha fazla öğrenci alabilmek için hak etmeyen öğrencilerini de merkeze çeşitli yazışmalar ve işlemler ile gönderip eğitimlerine orada devam etmelerini sağlamışlardır. Bu yüzyılda İstanbul’daki 240 dersiamdan sadece 14’ü İstanbul doğumlu olup 141’i Anadolu’dan ve 65’i Balkanlar’dan gelmişt Son olarak Erbay, İstanbul’daki öğrencilerin yaşam koşullarına dikkat çekmektedir. 19. Yüzyılda medreseyi merkezde okumak isteyen öğrenciler kendilerini eğitecek hocayı ve kalacakları yeri (genellikle hanlar) kendileri bulmak zorundadır. Bilhassa İstanbul’un değişen yaşam koşullarından kaynaklanan bu yeni düzenlemeler nedeniyle 19. yüzyılın sonları öğrenciler açısından zor geçmiştir.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir