Uluslararası İlişkiler’de Medeniyet Kavramı

Paylaş:

Küresel Araştırmalar Merkezi’nin düzenlediği “Küresele Kuramsal Bakışlar” toplantı dizisinin on üçüncüsünde Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Prof. Dr. Nuri Yurdusev, uluslararası ilişkiler literatüründe medeniyet kavramı üzerinden yürütülen tartışmalara dair bir sunum gerçekleştirdi.

Yurdusev konuşmasını iki temel tartışma etrafında gerçekleştirdi. Birinci tartışma mevcut uluslararası ilişkiler literatüründe medeniyet kavramına atıfla tanımlanan uluslararası ilişkiler tanımı üzerinde odaklanırken, ikinci tartışma ise tarihsel ve kavramsal olarak medeniyet ve uluslararası ilişkiler tanımının nasıl olması gerektiğine odaklanmaktadır. Yurdusev’e göre medeniyet kavramı 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra uluslararası ilişkiler literatüründe İngiliz ekolünün çalışmalarında kullanılırken ana akım uluslararası ilişkiler literatürü tarafından, ulus devlet dışındaki bir olgu olduğu için, neredeyse hiç değinilmemiştir. Medeniyet kavramı ancak Samuel Huntington’un “The clash of civilization” tezinden sonra ana akım uluslararası ilişkiler literatüründe de yer alamaya başlamıştır.

İngiliz ekolü uluslararası ilişkilerin tarihi ve kavramsal süreçlerini ele alırken ana akım anlatıdan farklı bir kavramsallaştırma yaparak güç, ulusal çıkar, karşılıklı bağımlılık, demokratik barış gibi kavramlardan “kültür”  ve medeniyet kavramlarını vurguladı. Böylece 1960’lı yıllardan itibaren “standart of civilization” tartışması başlatarak bir “medeniyet” testi ve ölçüsü belirlemeye çalıştılar. Yurdusev’e göre, İngiliz ekolünün medeniyet-i testi Avrupa merkezci, kolonyalizm ile uyumlu ve medeniyeti tekil algılayan bir yorumdur. Dolayısı ile zaten ana akım anlatı tarafından dışlanan tarih ve düşünce İngiliz ekolü ile ulus-devlet odaklı Avrupa merkezci bir çerçeveyle sınırlandırılmıştır. Yurdusev literatürdeki bu sorunu belirledikten sonra bir çözüm önerisi olarak tekil ve çoğul medeniyet kavramlarını tanımlamayı önerir. Yurdusev’e göre tekil anlamıyla medeniyet; insanın biyolojik aktiviteleri ötesinde bizatihi bilinçli olarak ürettiklerinin toplamı olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamda medeni olmayan topluluk yoktur. Çoğul medeniyet ise etnik, dini, ulusal, mahalli aidiyetlerimiz ile üretilenlerin bir toplamı olduğu gibi bu aidiyetlerden sadece biri olarak da görülebilir.

Yurdusev’e göre medeniyeti belli bir faktörle sınırlandıramayız. Örneğin, medeni olmayı yazılı üretime indirgemek, yazıyı bir kayıt sistemi olarak kullanmayan toplulukları gayri medeni olarak tanımlamaya götürür ki bu doğru değildir. Çoğul medeniyet tam da bu noktada alternatif bir alan açarak literatürde 17. yüzyılından bu yana yerleşen medeni-barbar ikileminden de kurtulmamızı sağlar. Yurdusev’e göre, sahip olduğumuz etnisite, ulus gibi mahalli ölçekteki aidiyetlerde olduğu gibi medeniyet birincil bir faktörle tanımlanamadığı için kavramın tanımında uzlaşamıyoruz. Bu durum, Toynbee’nin 21 medeniyetten bahsederken, Spengler’in 8 medeniyet olduğunu söylemesinin de sebebini oluşturuyor.  Medeniyetleri çoğul olarak tanımlamakta zorlanmamızın diğer bir sebebi ise medeniyet mefhumunu farklı ve en geniş ölçekli aidiyet birimi olarak tanımlamayıp, uluslararası ilişkiler literatüründe yaygın olan ulus ve etnik aidiyetler prizmasından değerlendirmemizdir.

Uluslararası ilişkiler sadece devletlerarası ilişkilerin oluşturduğu bir bütünlük ve çerçevenin daha ötesinde toplumlar arası münasebetlerin oluşturduğu vakıaların toplamına tekabül eden bir kavram. Biz uluslararası ilişkileri ulus devletle sınırladığımızda, din, etnisite, medeniyet gibi kavramları yok saymak zorunda kalıyoruz ve bu da insanlık tecrübesinin çok azına tekabül eden bir durum ortaya çıkartıyor. Bu nedenle Yurdusev, en geniş anlamda, içinde yaşadığımız, bildiğimiz evrenin tümünü kapsayan, insanlararası ilişkileri tüm olarak algılamamız gerektiğini ifade ediyor.

Medeniyetlerin uluslararası ilişkilerde bir analiz birimi olarak ele alınması konusunda bunların kendi içlerinde monolitik, yeknesak birimler olduğunu düşünmememiz gerektiğini vurgulayan Yurdusev’e göre, bir aidiyet biriminin ölçeği genişlediğinde homojenitesi düşer ve heterojenitesi artar. Medeniyet tarihsel olarak en büyük ölçekli aidiyet birimi olduğu için en fazla farklılığı ve uzlaşmazlık potansiyelini de içerisinde barındırır. Eğer uluslararası ilişkileri ulus devlet ile sınırlamaz ve onu içinde yaşadığımız evrendeki bütün toplulukların ortak tecrübesi olarak kabul edersek medeniyeti bir analiz birimi olarak kabul edebiliriz.

Soru ve cevap kısmında Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezinin popüleliğini siyasal ve konjonktürel sebeplere indirgeyen argümanlara katılmadığını belirten Yurdusev’e göre, tezin sorunu medeniyet kavramını fazlasıyla özcü ve tarih dışı tanımlamalarla ele almasıdır. Ayrıca, Huntington’un medeniyetler içerisindeki çeşitliliği gözardı ettiğini belirten Yurdusev, herşeye rağmen “medeniyetler çatışması” tezini ulus devlet perspektifinin dışında medeniyet kavramının konuşulmasına alan açması bakımında önemli bulduğunu belirtmiştir.

Uluslararası ilişkilerde medeniyetin etkisinin olmadığını iddia etmek, aynı zamanda uluslararası ilişkiler evrenini belli bir birim (ulus-devlet) üzerinden okumak gerektiği gibi zorlama bir teorik çıkarsamayı da gerektirir. Dolayısıyla bu durum da uluslararası ilişkileri kapsayıcı değil indirgemeci bir bakış açısı ile ele almak anlamına gelecektir.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir