Neden Çin Olmadan içinde Bulunduğumuz Kriz Dönemine Bir Çözüm Bulunamaz?

Paylaş:

“Onlarca yıldır Batı, Çin yükselişinin önemini görmezden gelmiştir. Ancak, bizler Çin’in hepimizin geleceği için önemli bir rol oynayacağının farkına varmak zorundayız.”

Çin Komünist Partisi (ÇKP) 2021 yazı itibariyle yüzüncü yıl dönümünü idrak etmiş bulunuyor. Kutlayacak çok şeyleri var. Dünyanın en güçlü komünist partisi ve aynı zamanda en güçlü siyasi organizasyonu, bugüne kadar şahit olunan en büyük ekonomik büyüme dalgasında başı çekmiş bulunuyor. Bu rahatsız edici ve beklenmedik gerçek hem Batı hem de Çin’in yakın komşuları için 21. yüzyılın başlarını tanımlar.

Çin’in yükselişi, sosyal ve ekonomik ilerlemenin doğal olarak liberalizme yol açtığı varsayımlarını geçersiz kıldı. Yüz milyonlarca insan, 40 yıl içinde kendisinin “21. Yüzyıl için Marksizm” dediği şeye adamış otoriter bir tek parti rejimi tarafından fakirlikten kurtarıldı.

ÇKP bu zaferin zemininde ikinci yüzyılını planlıyor. Avrupa, Amerika ve Asya’daki siyasal sınıflar bu duruma ayak uydurmaya çabalıyor. Amerikalı stratejistler, yeni ortaya çıkmış bir dünya bölgesi olarak Hint-Pasifik’i demokrasi ve otoriteryanizm arasındaki büyük savaşın alanı olarak belirlediler.

Atlantik’in her iki yakasında da bazı etkili sesler bu karşılaşmadan büyük bir keyif duyuyor. Diğerleri ise bir şok hissi ile acı çekiyor. 1990’lardan sonra ya da 2000’lerin başındaki bir arada var olmanın güvence altına alındığı, çağdaş dönem şahinlerinin ıskalayıp Çin’in meydan okumasını hafife aldıkları bir naiflik döneminin özlemini çekiyorlar.

Tarihsel perspektife göre durgunluk dönemi bir istisnadır. Sonuç itibariyle, Batının tarihsel üstünlük hissiyatı Çin’de aşağılanma yüzyılı olarak bilinen döneme dayanıyor. Çin düşüşünü tersine çevirmek, yüzyılı aşkın bir süredir devam eden ticareti telekomünikasyon, üretkenlik ve alışverişi kapsayan bir mücadele olmuştu. Aynı zamanda hem Çin içinde hem de yabancı güçlere karşı yaptığı savaşlar, bazen destansı bir ölçekte şiddet içerir.

Analistler, bir antik çağ tarihçisinin Sparta savaşını Atina’nın yükselen gücünün kaçınılmaz bir sonucu olarak gördüğü “Thucydides tuzağı” hakkında karamsar konuşuyorlar ve 1914’teki emperyal Almanya ve İngiliz imparatorluğu arasındaki çatışmaya bir analoji olarak dikkat çekiyorlar. Bu analoji Çin’in modern yükselişinin önemini itibarsızlaştırıyor. Ayrıca, uzak geçmişten yakın geleceğe sıçrayarak,19. yüzyıldan bu yana kadar gelen Çin tarihinin, Çin’i modernleştirme çabalarının iç muhalefet veya dışarıdan şiddet içeren müdahale ile engellendiği bir dizi çatışma olarak yazılabileceği gerçeğini göz ardı ediyor. Şu anda nerede bulunduğumuzu anlamamız için Xi Jinping’in 2012’de iktidara gelmesinden ya da Batı’nın 2008 finansal krizinden daha da geri giden bir tarihe ihtiyacımız var.

Ekonomist JA Hobson, bir klasik olan kitabı Emperyalizm’de (1902) 20. yüzyıl için Çin tarihinin yörüngesinde şekillenen farklı gelecek senaryoları çizmişti. İster Çin bölünüp yabancı güçler tarafından idare edilsin, ister kendini bir ulus devlet olarak ortaya koysun, Orta Krallık geleceği şekillendirecekti. Hobson’un görüşleri 20. yüzyıl boyunca Batı’da unutulup gitti. Ancak şimdi onun gözlemleri bugün karşımızda durmakta.

1902 yılına gelindiğinde Qing hanedanı artık yaşlı bir hasta adam konumundaydı. Bir zamanların güçlü Çin ekonomisi artık Batı’nın endüstri devriminin gölgesinde kalmıştı. 1839 ve 1842 yılları arasında İngiltere’ye karşı verilen Birinci Afyon Savaşı; 1850’de başlayıp on dört yıl boyunca süren Taiping isyanı ve 1856-1860 arasında İngiltere ve Fransa’ya karşı verilen İkinci Afyon Savaşı imparatorluğu iyiden iyiye güçsüzleştirmiş, Çin sahil şeridini Avrupalı güçlerin etki alanlarını yaymaları için ideal konuma getirmişti. Ardından 1894-95 yılları arasında Çin-Japon Savaşında tekrar yenildi. 1899-1900 yılları arasında Boxer İsyanı’nı bastırmak için sekiz ulusun emperyalist müdahalesi daha da fazla bir küçük düşürücü durum ortaya çıkardı.

Tıpkı diğer kriz içindeki imparatorluklarda olduğu gibi -1905 Rusya’sı, 1906 İran’ı ve 1908 Osmanlı İmparatorluğu- Çin elitleri de yerel modernizasyon yoluyla ulusal otonomilerini korumaya çalıştılar.

Bir dünya gücü olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Çin’i bütün olarak tutmayı, ancak onu etkisiz hale getirmeyi tercih etti. Washington’un 1899 yılının Eylül ayında ilan ettiği “Açık Kapı Politikası” tüm yabancı tüccar ve yatırımcılar için Çin’e eşit erişim sağlamayı amaçlıyordu, ancak aynı haklar Çinliler için geçerli değildi ve bu durum dış borçların geri ödenmesini garanti altına almak için yabancılar tarafından yönetilen Çin Deniz Gümrük İdaresi tarafından şekillendirilmişti.

Peşi sıra gelen yıkıcı olaylar Çin için aşağılayıcıydı. Ancak, bu Hobson’un tezini de doğrulamış oldu: Tüm büyük güçler Çin’deydi, çünkü orada olmaları gerektiğine inanmışlardı.

Çin küresel bir savaş alanına dönüşmesine rağmen içindeki siyasi gruplar etkisiz kurbanlar değildiler. Tıpkı diğer kriz içindeki imparatorluklarda olduğu gibi -1905 Rusya’sı, 1906 İran’ı ve 1908 Osmanlı İmparatorluğu- Çin elitleri de yerel modernizasyon yoluyla ulusal otonomilerini korumaya çalıştılar.

Son dönem imparatorluk reformcuları; Qing hanedanını sonlandıran ve Çin Cumhuriyetini kuran 1911 devrimcileri; 19. yüzyılın sonunda Sun Yat-sen tarafından kurulan milliyetçilerin Kuomintang’ı (KMT); ve hatta 1916’da ülkeyi parçalara bölen Savaş Ağaları: bunların hepsi ulusal bir gelecek şekillendirmek istemişlerdi. Ekonomik atılımlar, askeri modernizasyon çalışmaları ve kültürel reformlarla hepsi kendini güçlendirmeyi hedeflemişti.

1917 yılında Çin müttefik koalisyonun bir parçası olarak Birinci Dünya Savaşına girdi. Ancak, Versay antlaşmasıyla Shandong’daki eski Alman imtiyazlarının Japonlara devredilmesi Çin için daha büyük bir utanç oldu. Ardından gelen milliyetçi protesto dalgası -1919, 4 Mayıs Hareketi- popüler Çin siyasetinin gelişimini hızlandırdı. Bu aynı zamanda dış etkiler için yeni fırsatlar açılmasına vesile oldu. Devrimci Rusya ve Almanya’nın Weimar Cumhuriyeti, Çin Cumhuriyeti’ni egemen bir devlet olarak tanıyarak rakiplerine karşı bir avantaj sağladılar. Versay’ın dışında kalanlar olarak kaybedecek hiç bir şeyleri yoktu. Bu politikaya uygun olarak Moskova, 1921 Temmuzunda ÇKP’nin kuruluşuna sponsorluk yaptı. 

ÇKP, Sovyet danışmanlarıyla birlikte, 1926’da başlayan fetih yoluyla Çin’i yeniden birleştirmeye yönelik milliyetçi projeyi destekledi. Çan Kay-Şek idaresi altındaki KMT ile müttefiklik kurmak komünistler için çok riskli bir stratejiydi. 1927 yılına gelindiğinde bu strateji ters tepti. ÇKP ve KMT kuvvetleri Şanghay’a giriş yapıp Avrupalı emperyalist güçlerle karşılaşınca, KMT komünistlere cephe aldı, parti üyelerini katletti ve onları iç kesimlere doğru, 1930’larda kurdukları ve en ünlüleri Shaanxi eyaletinin kuzeyinde bulunan Yan’an üssü olan devrimci üslere, sürdü.

İngiltere ve Amerika, başkenti Nanjing olan Milliyetçi rejimle uyum sağladılar. Çan Kay-Şek’e İkinci Dünya Savaşı boyunca gerek askeri gerekse de mali yardımlarda bulundular. Ancak, başka bir emperyalist güç olan Japonya için Çin’in ulusal konsolidasyon olasılığı kaygı vericiydi.

Mançurya’nın 1932’deki ilhakından sonra, Japonya 1937’de Çin Seddi’nin güneyine doğru geniş kapsamlı bir işgal başlattı. Japonya’ya karşı verilen savaşta vakitlerinin çoğunu dağlarda geçiren komünistler çok büyük bir rol oynamadılar.  Çin’in Japonya’ya karşı vermiş olduğu bu savaşta aldığı geniş hasar, inançları kıracak düzeydeydi. Eğer Sovyetler Birliği İkinci Dünya Savaşı boyunca 20 ila 27 milyon arasında kayıp verdiyse, Çin’in ölü sayıları 15 ila 20 milyon arasındadır.

20. yüzyılın ilk yarısında Çin tarihini savaş ve siyaset domine etti. Ancak ekonomik gelişme olmaksızın asla bağımsız bir rota çizemeyeceği açıktı. Sovyetler Birliği kendi sistemini kurmaya çabalarken, Çinli modernistler arasındaki en yaygın modeller, Almanya ve Japonya’dan ödünç alınan devlet sosyalizmi fikriydi. Çin’in bugünkü yüksek hızlı demiryolu ağı, Sun Yat-sen’in yeni bir ulus için ilk kalkınma planları tarafından şekillendirildi.

Komünist bir ülke olan Çin ikinci dünyaydı. Ancak, üçüncü dünya devrimi onun işiydi.

Çin’in ilk merkez bankası 1928’de kuruldu. 1930 yılında milliyetçi rejim para birimini konsolide etti ve 1936’da üç yıllık sanayileşme planını açıkladı. 1940 yılında, Japonya’ya karşı verilen savaşın ortalarında olunmasına rağmen Çan Kay-Şek çok sayıda alt yapı çalışması başlattı. Başka çaresi de yoktu. Yollar, demiryolları,  elektrik tedariki ve çelik fabrikaları olmaksızın Çin’in, Japon taarruzuna karşı direnme şansı olamazdı.

1940’larda bu vizyonlar ölü doğdu. Çin topyekûn savaşın gerektirdiği ağır yatırımları kaldıramayacak kadar fakir ve kırılgan durumdaydı. Komünist ve Milliyetçi güçler arasında geçen ve  milyonların hayatını tüketen bir mücadele olan iç savaşın son raundu 1946-49 yıllarında, Weimar Almanya’sındakinden daha büyük bir hiper-enflasyonun ortasında gerçekleşti. 

Komünistler fakirliğe batmış bir toplumu devraldılar. Çin’in 19. yüzyılda yaşadığı aşağılanmalar sebebiyle, 1945’ten sonra Çin ile Batı ekonomileri arasındaki uçurum genişledi. Bu “üçüncü dünya” kavramının ortaya atıldığı, Avrupa imparatorluklarının yıkıldığı ve dünyanın ulusal ekonomik kalkınma hiyerarşisine ayrıldığı bir andı.

Komünist bir ülke olan Çin ikinci dünyaydı. Ancak, üçüncü dünya devrimi onun işiydi. 1935’ten itibaren ÇKP’yi yöneten Mao Zedong için Amerika ve Sovyet güçleri arasında “tampon bölge” olan ülkeler –Afrika’da, Asya’da (Japonya hariç) ve Latin Amerika’da- emperyalizme karşı bir devrimci güç oluşturabilirlerdi. 1950’lerin ortalarından itibaren,  Çin’den gelen uluslararası yardım, orantılı olarak, ÇKP’nin bugünkü Tek Kuşak Tek Yol altyapı girişimine rakip olacak bir ölçekte gelişmekte olan ülkelere aktı. Örnek vermek gerekirse, Afrika’daki Çin etkisi 2010 yılında başlamamıştı. 1960’lı yıllarda Çinli mühendisler Doğu Afrika’daki demiryolu projeleri için Amerika’yla rekabet ediyorlardı.

ÇKP, ülke içinde ekonomi politikaları konusunda bölünmüştü. 1950 ve 1953 yılları arasındaki Kore Savaşında ABD ve müttefikleri ile mücadele, Pekin’in Sovyet modeli ağır sanayi hamlesi için itici güç oldu. Ancak merkezi olarak planlanan modelin güçlü düşmanları vardı. Mao bürokrasiyi küçümseyip, ademi merkeziyetçilik ve köylü kitlelerinin harekete geçirilmesinde ısrar etti. Maoist vizyonun bu tutkusu iki büyük kriz olarak patlak verdi. İlki, 1958 ve 1962 yılları arasında olan, Mao’nun endüstriyi köylere kaydırırken kırsal kolektifleştirmeyi hızlandırmaya çalıştığı, Büyük İleri Atılım oldu. Sonraki ise 1966’da, Mao’nun ÇKP üyelerine yönelttiği Kültür Devrimiydi. 

On milyonlarca insan bunu canıyla ödedi. Ancak Çin, hiçbir zaman Pol Pot’un Kamboçya’sındaki anti-modernist çılgınlığına kapılmadı. Temel eğitim ve sağlık hizmetleri kırsal kesimde yaygınlaştı. Parti içi çekişmelerde tehlikede olan şey Çin ekonomisinin geleceği ve buna bağlı olarak devrimci misyonda yaratacağı sonuçlardı. 1960’ların sonuna gelindiğinde akademik bir konu olarak ekonomi, lanetlendi. Parti kendi uzmanlarını elimine etti ve türlü eyaletlere sürdü. Chen Yun gibi 1940’larda komünistlerin savaş ekonomisini yürütmüş, sivil savaş ve Büyük İleri Atılımdan sonra ekonominin stabilleşmesine şahit olmuş gaziler fabrika köşelerine itildiler.

“Reform sadece teşvikler, mülkiyet hakları ve ücretler meselesi değildi. Mesele ekonomik büyüme fikrinin rehabilite edilmesi ile ilgiliydi.”

1970’lerin başında Çin uluslararası ticarette büyük bir kapanma yaşadı. Sadece Amerika ile değil, aynı zamanda Sovyetler ve müttefiki Vietnam ile olan ilişkiler de koptu. Çin’in tek bölgesel müttefiki cani Kızıl Kmer’di. Bu sırada Japonya kükreyerek geliyor, modernist diktatör Park Chung-hee yönetimindeki Güney Kore; Çin’in kuzeydeki uydu devletini rezil ediyordu. Hong Kong ve Singapur kendilerini koloni karakolluğundan küresel finans merkezlerine dönüştürüyorlardı.

Bu olaylara karşı rejim kendi kaderini değiştirecek çifte dönüşü gerçekleştirdi. 1971’de Pekin, Çin’in dış dünyaya açılması için zemin hazırlayan ABD ile arasındaki mesafeyi sona erdirdi. Daha sonrasında 1976 Ekim’inde Mao’nun eşi Jiang Qing’in başkanlık ettiği Dörtlü Çete tutuklanarak Kültür Devrimine son verildi.  Çin ekonomisini dönüştürecek tarihi reformlar işte bu noktada başladı.

Reform sadece teşvikler, mülkiyet hakları ve ücretler meselesi değildi. Mesele ekonomik büyüme fikrinin rehabilite edilmesi ile ilgiliydi. Mao döneminde öncelik her zaman devrimcilik bilincine ve eyleme veriliyorken, şimdi materyalizmin daha klasik bir biçimi kendini yeniden ortaya koydu. 1978 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin başına geçen Deng Xiaoping yönetiminde, üretim güçlerini geliştirmek mutlak önceliğe sahip oldu.

1970’lerin sonu ve 1980’lerin başlarına gelindiğinde Kültür Devrimi sonrasında elimine edilmiş kadrolar –ekonomistler, mühendisler- Pekin’e dönmeye başladı. Chen Yun gibi rehabilite edilmiş emektarlar ve batılı ekonomistlerle yakın temaslar geliştirmiş yeni entelektüel muhafızlar arasında bir koalisyon oluştu. Çinli reformcular, Macar Janson Kornai ve dünya gezgini Milton Friedman ile birlikte İkinci Dünya Savaşı sırasında Uçak Üretim Bakanlığı’nda görev almış İngiliz bir Keynesyen olan Alec Carincross’u muhatap olarak tercih ettiler.

1983’te Dünya Bankası’nın Çin hakkındaki ilk raporu hem övücü hem de ileri görüşlüydü. Devrimin tüm şiddetine rağmen komünist rejim, büyümenin temellerini atmıştı. Dünya Bankası, Çin’in muazzam insan yeteneğinin, çabasının ve disiplininin onu bir nesil içerisinde hayat standartları yükselmiş bir toplum yapacağına inanmıştı. Çin’in sosyalist piyasa ekonomisinden beklentiler ne kadar heyecan verici olsa da, reform süreci aynı zamanda bir güç meselesiydi. Isabella Weber’in How China Escaped Shock Therapy (2021) kitabındaki düşüncesine göre, Wu Jinglian gibi Batılılardan etkilenmiş reformcular komünist düzenin yıkılma olasılığından hoşnuttular. Aralarında George Soros’un da bulunduğu Doğu Avrupalı aktivistler Çini, Sovyet kalesini yıkacak bir koçbaşı olarak tasarlıyorlardı.

“2001 yılında Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldı. Bu modern küreselleşmenin hakiki başlangıcıydı.”

Friedman, Çin’e yaptığı ziyaretlerde, Batı Almanya’nın ekonomik mucizesinin babası Ludwig Erhard örneğini övdü ve Friedman’ın iddiasına göre Erhard, Hitler’in planlı ekonomisinin ölümcül pençesini para reformu ve fiyat liberalizasyonu yoluyla yenmişti. Sorun şuydu ki, fiyat serbestliği uygulamak demek, ilk etapta fiyatların yükseltilmesi anlamına gelmekteydi. Peki, ÇKP’nin otoritesi, sonuç olarak ortaya çıkan enflasyondan sağ çıkabilecek miydi?

Bahisler yüksekti. 1989’da Sovyet başkanı Mikhail Gorbachov Pekin’i ziyaret ettiğinde, Tiananmen Meydanı kamp yapan öğrencilerle doluydu. Yurt geneline yayılmış bu protestoların temelinde 1987’deki kentsel ve kırsal alanlardaki ekonomik reformların huzursuzluğu vardı. Protestocular sivil haklar ve demokrasi taleplerinin yanı sıra yolsuzluk ve ekonomideki yanlış idarenin bitmesini istiyorlardı. Bu şartlar altında Parti içindeki bazı kişiler, liberalleşme için bir fırsat gördü.

Gorbachov, ziyaretinin ardından, Sovyetler birliğinin siyasal ve ekonomik çöküşüne başkanlık etti. ÇKP, aksine, sert önlemler aldı. Ordunun yardımıyla parti gücünü sağlamlaştırdı. Rusya’nın 1990’ların başında devletçi ekonomiyi hızlı bir şekilde serbest piyasa ekonomisine dönüştürmek için uyguladığı şok tedavisi yerine Çin, krizi ekonominin kontrolünü Chen Yun liderliğindeki devrimci neslin sertlik yanlılarına bırakarak çözdü.

Fiyatların serbestleştirilmesi kademe kademe ve ancak ÇKP kontrolünde gerçekleşecekti. 1989’u Xi Jinping ve mevcut Politbüro’nun diğer üst düzey üyeleri için çok önemli bir an yapan işte bu önemli tercihtir. Otuzlu yaşlarındayken Sovyetler Birliği’nin yıkılışına şahit olmak onlar için dehşet vericiydi. Xi ve kabinesi, Çin’in onlarca yıllık büyümesinin mahsulleri olabilirler, ancak onlar için bu büyüme partinin devam eden gücünden ayrılamaz.

1989’daki baskı politikasının ödenmesi gereken bir bedeli vardı. Batı ile olan ilişkiler gerildi. Ancak, Amerikan üstünlüğü zirvedeyken, Tiananmen katliamı Washington tarafından ÇKP’nin gücü hakkında siyasi bir ifadeden daha çok korkunç ama geçici bir insan hakları ihlali olarak algılandı. George W. Bush iktidarı bir süre sonra Çin ihracatına en çok tercih edilen ulus unvanını geri verdi ve Amerikan işletmeleri Çin’e akın etti. 2001 yılında Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldı. Bu modern küreselleşmenin hakiki başlangıcıydı. Çin fabrikaları ucuz iş gücü ile dünya pazarını işgal etti. Batıdaki işçi sendikaları haksız rekabeti ve Çin’in hileli döviz kurunu protesto ettiler. Ancak, Amerikan ve Avrupalı elitler arasında küreselleşmeye yönelik çift taraflı bağlılık bu muhalefeti kontrol altında tuttu. 

21. yüzyılın ilk yirmi yılı Çin’in hem direncini hem de büyümesinin acımasızlığını doğruladı.

1990’ların sonuyla beraber yüz milyonlarca köylü kırsal kesimden Çin’in gelişen şehirlerine göç etti. On milyonlarca işçi, Mao döneminin modası geçmiş, eski ağır sanayisinden atıldı. İşçi protestoları, polis gücü ile birlikte resmi kentsel işçi olarak kayıtlı olanlar için yeni bireyselleştirilmiş iş anlaşmazlığı hakemliği  ve temel sosyal yardımlar sayesinde kontrol altına alınabildi. Piyasa, mal fiyatlarını belirledi ama Pekin hiçbir zaman Washington uyumunu takip etmedi. Değer düşüklüğüne uğramış sabit döviz kurunu ve sermaye hareketlerindeki sınırlamaları korudu. Hatta bazı Batılı ekonomistler, küresel ekonominin Pekin tarafından tek taraflı olarak reforme edileceği bir “Bretton Woods 2.0”den bile söz ettiler.

Bu kararın önemi 1997 ve 2001 yılları arasında Doğu Asya’nın geri kalanı, Rusya, Türkiye ve Arjantin yıkıcı ekonomik krizlerle sarsıldığında anlaşıldı. Ekonomik kriz beraberinde siyasi değişiklikler getirdi. Endonezya’da Suharto’nun diktatörlüğü çöktü. Türkiye’de IMF’in 2001 deki müdahalesini takiben, Recep Tayyib Erdoğan popüler bir şampiyon olarak ortaya çıktı. Rusya’da Vladimir Putin 1999 krizinin ortasında kontrolü eline aldı. Bu, 1980’lerde şok tedavisinin yıkıcı etkisinden kaçınan ÇKP’nin ikinci kaçışıydı. Çin ihracatının yükselişiyle beraber, ulusal döviz rezervleri de arttı. 1990’larda Çin’in bankacılık sistemi kırılgandı, ancak Pekin ödenemeyen borçları kötü bankalara aktararak riskleri etkisiz hale getirdi. Ortaya çıkanlar, varlıkları açısından şu anda dünyanın en büyük üç bankası olarak derecelendirilen bir dizi finansal devdi.

20. yüzyılın sonlarında Çin’in sosyalist piyasa ekonomisinin yükselişi görüldüyse de, 21. yüzyılın ilk yirmi yılı Çin’in hem direncini hem de büyümesinin acımasızlığını doğruladı. Çin’in finans sistemi 2008 finans krizinden hiç etkilenmedi. Pekin ihracat gelirlerindeki kaybı büyük ölçekli teşviklerle telafi etti. 2010’dan sonra Çin, Avrupa’nın Yunanistan borç krizinin yönetiminde yardım için IMF’ye başvurmaya indirgenmesini şaşkınlıkla izledi.

Çin’in Batı ile olan ilişkileri için Xi’nin 2012’deki ortaya çıkışını bir dönüm noktası olarak almak çok yaygındır. Ancak 2009’da, yeni gelen Obama yönetimi Pekin’den belirgin bir sertleşme hissetti. 2009 yılının Aralık ayındaki Kopenhag iklim görüşmelerinde Pekin’in tavrı fazlasıyla saldırgandı. 2011’de Amerika’nın Asya’ya dönmesini başlatan, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’dı. Joe Biden’ın ekibi, Çin ile ilgili işlerde en önde gelenleri Kurt Campbell olan Obama-Clinton döneminin emektarları ile dolu. 2021 yılının Temmuz ayı itibariyle Campbell hala şuna inanmaktadır: “Çin ve ABD barış içinde bir arada var olabilir… Ancak… bu meydan okuma bu nesil ve gelecek nesil için çok zor olacak.” “Etkileşim” çağının yerini “rekabet” çağı almıştır.

O anın yükselen retoriği göz önüne alındığında, Çin’in ne olmadığını kendimize hatırlatmaya değer. Artık Çin Mao dönemi üçüncü dünya devriminin destekçisi değil. Suudi Arabistan gibi petrol zengini, terörizm doğuran, baskıyı destekleyen, teokratik bir monarşi değil. Komşusunun toprağını işgal etmek için “küçük yeşil adamlar” gönderen bir nükleer devlet değil. Dünyanın dört bir yanındaki düşmanlarını öldürmek için insansız hava araçları gönderen, seçim savaşlarına giren ve “koruma sorumluluğu” operasyonlarının peşinde kırılgan devletleri istikrarsızlaştıran askeri bir hiper-güç de değil.

Çin açıkça uluslararası casuslukla uğraşıyor. Yumuşak gücünü Konfüçyüs Enstitüleri ve burslar yoluyla uyguluyor. Yurt dışında yaşayan Çinlileri denetliyor ve Tibet’i, Sincan’ı ve Hong Kong’u demir yumrukla yönetiyor. Çin, karasuları üzerinde de geniş taleplerde bulunuyor. Yabancı balıkçı gemiler taciz ediliyor ve Hindistan’la, Himalaya sınırı hakkında sürekli tartışıyor. Tayvan’ın, Pekin kontrolüne dönmesi de Çin’in isteklerinden biri. Kısacası, ona göre: büyük, iddialı bir ulus devlet gibi davranıyor. Ancak başka hiçbir ulus devlet Çin ölçeğinde değil ve hiçbir zaman da olmamıştır. Başka hiçbir devlet Çin gibi hızlı bir şekilde güç toplamamıştır. Bugün dünyada ÇKP gibi “cennetin altında kalan her şey” üzerinde doğal egemenliği olduğuna inanıp bu egemenliği yineleme misyonuna sahip bir parti tarafından yönetilen başka bir rejim daha yoktur.

Herhangi bir gücün Amerika’nın bir zamanlar olduğundan daha dominant olması, Amerika’nın kendisi dahi, çok muhtemel değil. Dünyamızın en temel unsuru çok kutuplu olmasıdır.

Son yirmi yılda; aşırı özgüven, rahatlık ve miyopi, Batı’nın Çin’in yükselişini görmezden gelmesini kolaylaştırdı. 2018 yılında, Clinton ve Obama hükümetlerinde görev almış Larry Summers şöyle bir soru sordu: “ Amerika artık baskın olmadığı uygulanabilir küresel bir ekonomik sistem hayal edebilir mi?” Hangisi artık etkili bir aktör değil? Bir Amerikalı “siyasi lider, böyle bir dünyanın nasıl görüneceği konusunda müzakereye izin verecek şekilde bu gerçeği kabul edebilir mi? … Çin çatışmaya sürüklenmeden kontrol altında tutulabilir mi?”

İlk basın toplantısında Başkan Joe Biden cevabını verdi: Onun gündeminde Çin “ilk sırada” olmayacaktı. Bu sırada, Washington DC’deki güvenlik kurumu, Çin’in önemli teknoloji alanlarına erişimini engellemek için her zamankinden daha karmaşık önlemleri hedefliyor ve küçük bir analiz topluluğu, kendisini Çin’in gelişim modelindeki; mesleki eğitim sistemindeki hatalarından tutun, demografik avantajının ufalanması ve finansal sistemindeki dengesizliğine kadar olan zayıf noktalarını saptamakla meşgul etmektedir.

Bu analiz ortak endişe konularından ziyade Çin’in yükselişinin önündeki engeller açısından çerçevelenmiştir. Görmezden gelinen bir durum var ki Çin açık ara dünyanın en önemli küresel ekonomi aktörü. Şuan bile Batılı yatırımcılar, yatırımlarını Xi’nin Çin rüyasına yapmaya devam ediyorlar. Artan gerilime rağmen, 2021 Çin’in yabancı yatırımcılarla dolup taştığı bir yıl oldu. Apple orada tedarik zincirini kurdu. İngiltere Şansölyesi Rishi Sunak, Londra’nın iş dünyası için bir kez daha Çin’e açıldığını ilan etti. 

Kasım ayında İngiltere, tüm gözlerin Çin’in üzerinde olacağı Cop 26 iklim görüşmelerine ev sahipliği yapacak. Dünya CO2 emisyonunun yüzde 28’inden sorumlu olan Çin, tek başına diğer tüm OECD ülkelerinden, Amerika, Avrupa, Japonya ve diğer geriye kalanlardan daha fazla CO2 salınımı yapıyor. Pekin’den büyük ve pahalı taahhütler olmadan iklim meselesi çözümsüz gözükmekte. Sadece Çin, dünya enerji ithalatçılarına, özellikle Rusya, petrolün ötesine geçmeye itecek nüfuza sahip. Pekin, kelimenin tam anlamıyla insanlığın geleceğini elinde tutuyor.

Herhangi bir gücün Amerika’nın bir zamanlar olduğundan daha dominant olması, Amerika’nın kendisi dahi, çok muhtemel değil. Dünyamızın en temel unsuru çok kutuplu olmasıdır. Çin kuşkucuları belki de haklılar, Çin, Amerika’yı hiçbir zaman geride bırakamayabilir fakat olay, geçip geçmemesi değil. Eğer Çin dünyadaki en büyük ikinci veya üçüncü ekonomi ise bu gerçek, Amerika’nın şüphesini ve saldırganlığını çekmek için yeterlidir. Yani büyük olması, yabancı olması ve tam egemenlik peşinde olması yeterlidir. Amerika’nın ve müttefiklerinin retoriği, Xi’nin otoriteryanizmine odaklanmaktadır. Bunu iyi bir sebeple yapıyorlar. Fakat Amerika için, değer iddia etmek her zaman güç iddiası ile ilişkilidir. Summers’ın öne sürdüğü gibi, Amerikan siyasetinin çoğulluğu bir hâkimiyet konumundan başka bir şekilde sindirebileceği açık değildir.

2021’de ÇKP’nin kuruluşundan yüz yıl sonra çıkan sonuçlar çarpıcıdır. Sonradan anlaşılıyor ki eğer Amerika’nın üstünlüğüne ve değerlerine meydan okunursa, sermaye piyasasına ve teknolojiye olan erişiminiz, bunlar zaten Amerika’nın elinde olduğu için, güvence altında olamaz. ÇKP tarihinde yeni bir sayfa açılmış olsa da, Hobson’ın 20. yüzyıl için öngördükleri, 21. yüzyıl için daha da geçerli. Karşı çıksanız da katılsanız da Çin ortak geleceğimize yön vermektedir.

Çeviren: Kadir Temiz (İstanbul Medeniyet Üniversitesi), Ali Şamil Hızel (Boğaziçi Üniversitesi)

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir