Seyhan Kurt: “Bizde evin bitmek bilmeyen ‘inşası’ ve dönüşümü gündelik hayatın adeta bir parçasıdır.”

Paylaş:

Geçtiğimiz yılın önemli çalışmalarından biri Seyhan Kurt’un antropolojik ilgiyi estetik düşünme biçimiyle birleştiren Haneden Ev Haline – “Türk Evi”nde Mimari, Düzenleme, Pratik [1] başlıklı çalışmasıydı. Etnografik analiz araçlarının yanı sıra sinemadan, sanat tarihinden, edebiyattan da yararlanarak hazırlanan çalışma, mekanın çok boyutlu düşünme zeminini ev özelinde somutlaştırıyor. Evin tasarımla, gündelik hayatla, kentleşme gibi çeşitli toplumsal ve estetik fenomenlerle ilişkisini farklı dinamiklerin etkileşimleri ışığında masaya yatırıyor.

Fransa’nın Grenoble kentinde doğan ve ilk ve ortaöğrenimini Lyon’da tamamlayan Seyhan Kurt, burada aldığı resim eğitimiyle 1992 ve 1993 yıllarında Mersin’de iki kişisel sergi açtı. İzmir’de dramaturji ve sanat tarihi dersleri aldı. Bir süre Fransız filolojisi öğrenimi gördü. Sosyoloji öğreniminden sonra DTCF’de Antropoloji yüksek lisansı yaptı. Çalışmalarını edebiyat, sinema, modern sanat, mimarî, göç ve göçmenlik, mekân ve kent antropolojisi üzerine yoğunlaştıran Kurt’a göre, “(i)ster bir apartman dairesinde yaşıyor olalım, ister bir köy ya da dağ evinde, gündelik hayatımızdaki alışkanlıklar, mekanı düzenleme ve değerlendirme biçimleri, kullandığımız eşyalar ve onlarla ilişkilerimizle, farkında olarak veya olmayarak, kırıntılarıyla bile olsa bir şekilde köklerimize dayanan bir dünya inşa ederiz.” [2] Köklerimiz, zamanın hoyrat silkelemelerine inat gelecek hayallerimizin amansız bekçileri gibidirler. Bu sayede “…korkuya, kuşkuya, incinmeye karşı bir huzur yeri ve kentin karmaşasına karşı bir sığınak olarak benimsediğimiz, geçmişimizin ince nakışlarını herhangi bir hicap duygusuna kapılmadan sergileyebileceğimiz yuva”lar [3] hala mümkün.

Seyhan Kurt’la, çalışmasının detayları hakkında konuştuk…

Sizi bu çalışmayı hazırlamaya yönelten sebeplerle başlayalım isterseniz. Araştırmanızın motivasyonu nedir?

Uzun yıllardır, neredeyse ilk gençlik yıllarımdan beri mimarîye karşı bir ilgim vardı. Bu konularda yaptığım okuma ve araştırmalarda mimari ile gündelik hayatımız ve maddi kültürümüzün doğrudan ilişkilendirildiği çok fazla kaynağın olmadığını gördüm. Var olanlar ise genellikle tek bir disiplin üzerinden inceliyor bu konuları. İlişkiler açısından giderek karmaşıklaşmış olan hayat, bize hiçbir bilimin, sanatın ya da düşünce ve inanç sisteminin birbirinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini daha net gösteriyor. Bu durumun bende uyandırdığı merak, beni çoktandır her yönüyle keşfetmeye çalıştığım “Türk evi” üzerine farklı açılardan okumaya ve araştırmaya yönlendirdi. Buradaki amacım, herkesin az çok sahip olduğu gündelik hayat bilgisinin mimariyle ve maddi kültürümüzle olan ilişkisinin günümüze kadar gelen serüvenini anlamaya çalışmaktı. Bütün bu araştırma ve okuma sürecinde anladım ki evde kullandığımız ve hepimizin sıradan bir nesne olarak gördüğü basit bir eşya bile, ev yaşantımızı ve düşünce dünyamızı biz farkında olmadan şekillendiriyor. Aslında bu küçücük ayrıntılar, başta kendimizi, bütün bir dünyayı ve hayatı daha iyi anlamamızı kolaylaştırıyor.

Mekânın insan üzerinde ne gibi etkileri var? 

Mekânın mimarîsinden ve iç renginden buradaki nesnelere kadar bütün nitelikleriyle onun iç dünyamızı, hayata bakışımızı, düşünce eğilimlerimizi ve davranışlarımızı kuşatıcı bir etkisi vardır. Kitabımda misafir odalarından sıkça bahsetmemin nedeni temelde buydu. Sofistike ve ‘toplumsal bir mekân’ olarak misafir odalarındaki düzen ve burada kullanılan nesneler, kendi zevk ve beğeni eğilimlerimizi yansıttığı kadar toplumsalın (misafirin) genel estetik eğilimlerine de hitap edecek şekilde kurgulanır. Buradaki enstalasyon ve kromatik seçim, gelen konukların kendi zevk ve beğenilerinden bir şeyler bulabilmeyi sağlayabilecek şekildedir. Biz bir mekâna girdiğimizde, eğer o mekân ile aramızda duygusal bir bağ oluşuyorsa burada, iç dünyamızı, hayata bakışımızı ve estetik eğilimlerimizi yansıtan veya bunların zıddında olan bir şeylerle karşılaşmışızdır. Bu bir nesne, bir mobilya, herhangi bir düzenleme veya renk olabilir. Burası, bizim rahatlamamızı ya da kendimize çeki düzen vermemizi sağlayan bir ‘aura’ya sahiptir. En basitinden, bir evde, oturma odasındaki davranışlarımızla misafir odasındaki farklıdır. Mekânın düzeni kadar onun işlevi de bize nasıl davranmamız, tavır takınmamız konusunda bir takım kuralları dikte eder. İnsan ile mekân bu bakımdan birbirlerini etkileyen, sonsuz kere dönüştürebilen, ahlakî ve politik bir sistemin öznesi olurlar.

Zaman ve mekân sosyal bilimlerin olduğu kadar, felsefenin de temel araştırma konularından. Ev de her iki konuyla da kesişen bir yerde duruyor. Böylesi kapsamlı bir sahaya adım atarken nelere dikkat ettiniz? Nasıl bir yol izlediniz?

Türk evinin mimarî, düzenleme ve buradaki pratiklerini farklı disiplinler açısından konu alan kitabımın en başında vakit, zaman ve kentsel mekânı işlememin nedeni, bu üç temel kavramın ev ile olan ilişkisinden bağımsız ele alınamayacağı düşüncesiydi. Söylediğiniz gibi ev, bütün bu tartışmaların kesiştiği yerde duruyor. Ancak burada, bu konulara dair neredeyse bütün çalışmalarda, hangi tür olursa olsun mekândaki pratiklerin zaman ve mekân arasındaki ilişkileri ve bunların ortaya çıkardığı örüntüler sanki hep ihmal edilmiş gibi görünüyor. Oysa ki en eski çağlardan bu yana, insanoğlunun ‘habitus’unda geliştirdiği ve çeşitlendirdiği pratikler, yaşadığı mekânı daha işlevsel ve verimli hale getirmek için ona yaratıcı fikirler vermiştir. Bu açıdan bakıldığında çalışmamın ana ekseninin pratikler olduğu görülebilir. Çünkü geliştirilen bunca teorinin ve felsefi tartışmaların pratikte karşılığının kimi zaman olmadığı görülebiliyor. Ancak zaman ve mekân kavramlarının ne’liğine dair temel bir teorik bilgiye sahip olmadan da bir saha çalışmasının eksik kalacağını söylemek gerek. Çalışmama başlarken özellikle zaman ve vakit kavramlarının Anadolu’daki yansımalarına değinmenin mekânı ve pratikleri anlamada çalışmanın diğer aşamalarına önemli bir katkı sunacağını düşündüm ve işe buradan başladım.

Evin değişimi ile modernleşmeyi, zaman ve mekân algımızdaki değişimle birlikte ele alıyorsunuz. Sizce bu konuda nasıl bir ilişkiden söz edilebilir?

Bu ilişkilerin temelini araştırırken imparatorluğun 18.yüzyılının sonlarından başlamanın sağlıklı olacağını düşünüyorum. Bu dönemlerde zaman kavramının ele alınmasındaki değişimin, bir takım araçları, dolayısıyla toplumsal hayatı kökten dönüştüren bir etkisi olmuştur. Ticarî ve kültürel anlamda dünyayla, özellikle Avrupayla bütünleşme ihtiyacı, senkronik bir zamanlanma zorunluluğuyla birlikte, toplumun önde gelen kesimlerince modernizmin her alanda var olması gerektiği eğilimini yaygınlaştırmıştır. Modernleşme, bu açıdan bakıldığında önce vaktin esas alınmasıyla şekillenen geleneksel zamanın ardından saatin yaygınlaşmasıyla rasyonelleşen gündelik hayatın dönüşümüyle başlamıştır. Yani modernleşme ve Batılılaşma serüvenimizin itici gücü, zamanın (saatin) rasyonel olarak işlevselleştirilmesi olmuştur. Zaten benzer şekilde kentbilimci Lewis Mumford uzun soluklu The City in History kitabında saatin kapitalizmin doğuşunda buharlı gemilerden çok daha etkin olduğuna değinecektir. Başlangıçta kamusal alanda başlayan bu radikal dönüşüm zamanla doğal olarak evdeki hayata da sirayet eder. Namaz vakitleriyle şekillenen dışarıda iş, evde yemek, sohbet, misafir ağırlamaları ve uyuma zamanları, saatin kullanımıyla beraber yerini esnek olmayan ve organize bir gündelik hayata bırakır. Tabi bütün bunlar ister istemez ev gündeliğini ve düzenini değiştirmiştir. Fakat yine de kamusal ve özel yaşamda saat ve vakit’in aynı gün içinde birlikte işlevselleştirilmesi bir müddet devam etmiştir. Sözgelimi ev yaşamını ‘vakit’e göre ayarlayan bir kimse, bir doktor veya iş randevusuna, tiyatro ya da sinemaya giderken saati esas alarak kamusal hayatını düzenlemek zorundaydı.

Sofa, Abdürrahim Bey Konağı (1918), Havran, 2012. Fotoğraf: Seyhan Kurt

Kentleşme bu hikâyenin neresinde duruyor?

Ben evleri, bütünüyle olmasa bile, aynı zamanda kentlerin atomik birer prototipi olarak görüyorum. Çünkü kent yaşamı, kentin modernleşmesi eviçlerini de etkiliyor. Sözgelimi fastfood, café, pub ve her damağa uygun restoran ve kahvaltı mekânları, yeni nesillerin rağbet ettiği yerler olmasından ötürü ev onlar için bir tür motel haline gelmişe benziyor. Kentsel yaşamın imkânlarından yararlandıkça evin düzeni bu açıdan bakıldığında daha minimalist ve işlevsel bir kisveye bürünmüş gibidir. Kent yaşamıyla ev, zamanın toplumsal ve kültürel koşulları çerçevesinde birbirlerini hatırlatan ya da unutturan imgeler üretirler. Bu imgeler zaman içerisinde bizim mekân ile olan bağlarımızı birer kültürel (psikolojik ve politik) kod olarak dönüştürür. Onları içselleştiririz ve gelecek kuşaklara aktarırız. Bu nedenlerle ev, kent yaşamından soyutlanarak ele alınamazdı.  

“Türk mimarisine, tarihine ve kültürüne büyük katkıları olan pek çok mimarın çalışmalarına küçük bir katkı olarak ben de “Türk evi”nin maddi bir kavramdan çok kolektif ve tarihsel süreçler içinde nasıl ve neden bir imgeye dönüştüğünü irdelemeye çalıştım.”

“Türk evi” dediğimizde tam olarak neden bahsettiğimizi biraz açabilir miyiz? Mimari, kültür, gündelik hayat vb açılardan “Türk evi” nasıl tanımlanabilir?       

“Türk evi”ni sabit, tek tip bir mimarî form olarak kabul ederek yapılan değerlendirmeler hep tartışma konusu olmuştur. Her ne kadar cumba, avlu, hayat, sofa gibi mimarî unsurlar bu evin genel karakteristikleri olsa da coğrafyanın genişliği, kültürel ve iklimsel koşullar göz önüne alındığında bazı açılardan evlerin oldukça farklılaşabildiği görülür. Örneğin aşağı yukarı 20.yüzyılın ilk yarısına kadar Ege yörelerindeki evler Yunan mimarisinin, Güneydoğu’dakiler ise Arap (Ortadoğu) mimarisinin izlerini taşır. Karadeniz ile Akdeniz’deki evlerde olduğu gibi ev gündeliğindeki etkinlikler için de aynı farklılık söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla bir “Türk evi” kavramının olup olmadığı öteden beri tartışılagelmiştir. Celâl Esad Arseven’den Sedad Hakkı Eldem’e, Önder Küçükerman’dan Doğan Kuban’a kadar Türk mimarisine, tarihine ve kültürüne büyük katkıları olan pek çok mimarın çalışmalarına küçük bir katkı olarak ben de “Türk evi”nin maddi bir kavramdan çok kolektif ve tarihsel süreçler içinde nasıl ve neden bir imgeye dönüştüğünü irdelemeye çalıştım.

Türk evi deyince aşağı yukarı herkesin aklına gelen bir imge vardır ve bu imgenin oluşumunda kolektif hafızanın payı büyüktür. Bu evlerde yaşayanların inanışlarının, gündelik hayatlarındaki alışkanlıklarının, sözlü ve maddi kültürlerinin, iktisat yapma stratejilerinden tutun da imece usüllerine kadar bütün bunlar, Türk evi dediğimiz şeyin hafızalarda canlanması ve bunun bir kavram ya da bir imge olarak gündelik dilde kullanılabilmesi ve millî bir kimliğin inşasında birer referans oluştururlar. Sanat ve mimarlık tarihçisi Carel Bertram Türk Evini Hayal Etmek kitabında bu imgeyi Türk edebiyatını irdeleyerek bütün yönleriyle ortaya sermeye çalışır. Ona göre hafızanın oluşumunda temsiliyetlerin var olması bir ön koşuldur. Hannah Arendt de Geçmişle Gelecek Arasında çalışmasında aynı şeye dikkat çeker; düşüncenin biçimlerinden biri olarak anımsama eylemi, önceden kurulmuş bir referans olmasıyla gerçekleşebilir. Çünkü ona göre insan zihni çok nadir durumlarda başka hiçbir şeyle bir bağlantısı olmayan şeyleri aklında tutabilir. Anımsama ile imge arasındaki bu doğrudan ilinti, Türk evi söyleminin de önemli bir argümanı olarak çıkar karşımıza. Dolayısıyla geleneksel anlamda Türk evi kavramının ne anlama gelebileceğine dair fikir yürütmek, maddî ve mimarî nitelikleriyle beraber bu mekânda yaşayanların bütün yönleriyle gündelik hayatlarının ve hatıralarının ele alınmasıyla mümkündür. Dünyadaki konut mimarisinin geldiği nokta ve evin iç düzeni ve işlevleri göz önünde bulundurulduğunda günümüzde artık bir ‘Türk evi’nden bahsetmek doğal olarak mümkün değildir. Bugün Türk evi dediğimiz şey, daha çok geçmişi imleyen bir kavramdır. Ancak, geçmişten bugüne aktarılan pratikler ve birtakım gelenekler dikkate alındığında bu kavram, diğer kültürlerden ayırdedici bir dinamik olarak gündelik hayat ilişkin bir imge (tahayyül) olmaktan çıkar.

Modernleşme ve gelenekten uzaklaşma bazı açılardan doğadan uzaklaşma anlamına da gelmektedir. “Türk evi”nin bu açıdan nasıl bir değişim seyri izlediğini açıklayabilir misiniz?

‘Doğadan uzaklaşma’ gibi söylemler bazı açılardan yanıltıcı olabiliyor. Son elli yılda dünyada kentleşmenin ve kentlileşmenin geldiği noktayı göz önünde bulundursak bile kırsal alanda yaşayanların, ekonomik ve kültürel olarak doğa ile doğrudan ilişkili olan insanların oranı azımsanmayacak kadar çoktur. Buna çok olmasa da kentten kırsala göç edenleri de eklemek gerekir. Yani tarihsel ve kültürel olarak hayat tek yönlü akmıyor. Bu durumda modernleşme (ilerleme), bütün toplumlar için aynı etkiyi göstermiyor. Gelenekler de öyle; kimi gelenekler ‘özünü’ koruyorken kimileri evrimleşerek başka formlar alıyor. Tabi bütün bunların merkezinde ev (ve yaşantısı) vardır. Tahayyülümüzdeki Türk evindeki değişimin kırılma noktalarından biri, 19. yüzyıl ortalarından itibaren özellikle başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin konak ve yalılarında Avrupaî tarz mobilyaların kullanılmaya başlanmasıdır. İkinci önemli kırılma ise 1930’lu yıllardan başlayarak yaygınlaşan apartman hayatıdır. Bunda 19.yüzyıldan başlayarak Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadarki Batılılaşma ve çağdaşlaşma hareketlerinin etkisi var. Başlarda, hariciyecilerin dışında bir şekilde Avrupa ve kültürü ile ilişkisi olmuş kurmay subayların, bürokratik elitlerin, mühendislerin ve aydınların ve daha sonraları toplumun önde gelen tüccarlarının öncülük etmesiyle belli bir kesimin benimsediği ev içindeki bu yeni yaşam tarzı, cumhuriyetle birlikte, toplumun geneline yayılmaya başlamış bir ideal olarak varlığını perçinler. Her iki durum, toplumsal hayatla beraber hanedeki gündelik hayatı ‘geri dönülemez’ biçimde neredeyse kökten bir şekilde dönüştürmüştür. Bu dönüşümün yalnızca mimarîden maddî kültüre uzanan basit kodlara dayalı etkileri olmamıştır. Bu kırılmalar, evdeki nesnelerin ve konut tipinin dayattığı veya salık verdiği yaşam tarzlarına ve davranış kalıplarına bağlı olarak yeme içme alışkanlıklarından âdâb-ı muaşerete kadar özel ve kamusal gündeliğin bütün eğilimlerine sirayet etmiştir.

“Her çağın kendine has bir estetik niteliği vardır ve mekân düzenlemeleri de ister istemez buna göre yapılır. Önemli olan eviçlerinin tekdüzeleşmemesi.”

Çalışmanızda bahsettiğiniz gibi eve ruh ve karakter kazandıran sadece bina tasarımı ya da kullanılan yapı malzemesi gibi unsurlar değil, ev içini şekillendiren düzenlemeler ve kullanılan eşyalar da çok önemli. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bir evin ‘ruhunun olması’ o evin bir insanın kültürünü, psikolojisini, dünyaya bakışını, zevk ve beğenilerini ne kadar yansıttığıyla ilgilidir. Yakın geçmişe, mesela 1990’lı yıllara kadar misafir olduğumuz bir eve girdiğimizde burayı gözlerimizle keşfeder, burada yaşayanlar hakkında bazı ipuçları elde ederdik. Küçük ayrıntılarla bezenmiş bu evlerde kendimizden izler bulur, ‘ortamın havasına’ alışırdık. Bugün ise aynı şeyleri söylemek pek mümkün değil. Düzenlemelerimiz aynı biçimlerde olduğu gibi kullandığımız nesneler de birbirine tıpa tıp benziyor, küçük ayrıntılar dışında bu nesneler işlevsellikleriyle ön plana çıkıyor. Oysa giderek aşırı-işlevselleşen bir mekânın karakterinden aşınmalar olacaktır. Bir mekâna girdiğimizde bizde hayranlık uyandıran veya bize itici gelen bir farklılık sezinliyorsak diyebiliriz ki bu mekânın kendine has bir karakteri vardır. Mekân, kendini keşfetme imkânı veriyorsa onun karakter sahibi olduğunu düşünürüz. Elbette bundan, mekânın geleneksel olması gerektiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Evler için de aynı şey söz konusudur. Mesela bugün, bir kentte, gelenekselliğin bütün izlerini taşıyan bir ev düzenlemesini orijinal olmaktan ziyade biraz yapmacık bulurum. Oysa böyle bir eve taşrada rastlasam bende aynı etkiyi yaratmayabilir. Her çağın kendine has bir estetik niteliği vardır ve mekân düzenlemeleri de ister istemez buna göre yapılır. Önemli olan eviçlerinin tekdüzeleşmemesi. Yani insanlar kendi estetik duyarlılıklarını, geçmişlerine dair izlerini ince dokunuşlarla evlerine uygulayabilmelidirler.  

Yaşam tarzı ile ev dizaynı arasındaki ilişkiyi nasıl açıklarsınız? “Bana evini anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim” demek her zaman mümkün mü? Bu hususta belirgin bir temsiliyet ilişkisinden bahsedilebilir mi?

Yaşam tarzı ile ev dizaynı arasındaki ilişkinin sofistike ve çok yönlü bir tarafı vardır. Estetik duyarlılıklarımızla beraber hayata bakışımızı evimizin düzenlemelerine yansıtırız. Fakat bu yansıtma her zaman bilinçli olmayabiliyor. Bazı eviçleri kendiliğinden, herhangi bir estetik kaygı duyulmadan düzenlenir. Burada belirleyici olan evin işlevselliğidir. Ev, kamusal alanda geçirilen zamandan arta kalana yalın ve basit bir yaşam alanı sunar. Ayrıntılardan arınmış bu tekdüze evler, günümüz dünyasının en yaygın ev düzenlemelerine sahiptir. Yeme-içme, uyuma, TV izleme ve dinlenme gibi olağan etkinlikler için oldukça sade düzenlenen söz konusu bu evlerin sakinleri de genellikle bekâr, yeni evli, genç ‘beyaz yakalı’ veya prekaryenlerdir. Öte yandan orta yaştaki evli çiftlerin de evleri bu tekdüzelikten nasibini almış görünüyor. Bu evlerdeki düzenlemeler endüstriyel modaya uygun olarak yapılıyor ve basit kodlara dayalı bazı alışkanlıkları beraberinde getiriyor. Çoğu evde tercih edilen nesneler, eviçlerinin düzeni ve diğer mobilyalar kromatik seçimlerine varıncaya kadar neredeyse birbirinin benzeridirler. Ev çağın gereklerine uygun olarak ‘üniteleştirilmiştir’. Yirmi yıl öncesine kadar eviçleri, bir insan veya bir aile hakkında önemli ipuçları veren birer ‘hafıza mekânı’ydılar. Bugün bu temsiliyet alanı çok fazla bulanıklaşmıştır.  

Konya, 2016. Fotoğraf: Seyhan Kurt

Toplumsal tabakalaşma anlamında ev nasıl bir konuma sahip? Evin sınıfsal temsiliyet işlevinden söz edebilir miyiz?

Demin söylediklerim burada da geçerli. Evin sınıfsal temsiliyet işlevinden söz edebilmek için artık çok daha fazla derinlere sondaj atmak gerekiyor. Elbette bu tür bir temsiliyet işlevinden söz etmek mümkün ancak buradaki ayırımlar, evde kullanılan eşya ve nesneler kadar gündelik hayatta, özellikle yeme-içmede nelerin tüketildiği, öte yandan evin kentsel ve mimarî nitelikleriyle de ilgilidir. Dolayısıyla evin sınıfsal temsiliyetini irdelerken evin konumu, mimarî ve yapı niteliği, büyüklüğü, iç mekândaki elemanların kalitesi, burada kullanılan eşyalar ve hane üyelerinin tüketim eğilim ve imkânları gibi pek çok referansı ele almak gerekir. Evin, tıpkı birbirinden farklı kesimlere hitap eden AVM’ler veya cafe’ler gibi, bütün bu nitelikleriyle politik, ekonomik ve kültürel dinamikleri imleyici bir karakteri vardır. En az bireyselin olduğu kadar toplumsalın da aynasıdır evler.

Salon ve sofa arasında ne gibi farklar var? Özel ve kamusal alan ayrımı açısından sembolik bir pozisyona işaret ettikleri söylenebilir mi?

Kitabımda ev ile kent arasındaki ilişkilere sıkça değinmemin nedenlerinden biri organik olarak bu iki uzamın birbirini bütünleyici, birbirini imleyici yönlerinin olmasıdır. Örneğin salon ve sofa ile kent meydanları, konum, işlev ve estetik düzenlemeler açısından birbirlerine benzerler. Bu mekânlar burayı ziyaret edenler için ‘toplumsalı önceleyen’ bir vitrin işlevi görürler. Ancak sofa ile salon arasında hem düzenlemeler hem işlev bakımından büyük bir fark var. Salon, sofanın yerini almış değildir. Evin dışına doğru genellikle üç cepheli bir şahnişin olarak uzanan sofa, ev işlerinin yürütüldüğü, misafirlerin karşılandığı ev gündeliğinin merkezinde bulunan, diğer odaların açıldığı transit ve diğer odalara kıyasla yarı-kamusal denebilecek bir mekândı. Oysa bugün kullandığımız ‘misafir odası’ anlamıyla salonun merkezî ve transit bir konumu yoktur. Burası daha çok geleneksel Türk evlerindeki selamlığa tekabül eder. ‘Salon’ olarak adlandırılan ve gündelik hayatın merkezinde yer almayan bu mekân, misafirlerin ağırlandığı yerdir ve düzenlemeler de ona göre ayrıntılı ve özenli yapılmıştır. Bizde salon ile salon-salamanje genellikle karıştırılır. Salon-salamanje her bakımdan olmasa da sofaya karşılık gelir. Yemek yenilen yer anlamındaki salon-salle à manger’nin ev içindeki konumu da tıpkı sofa gibi merkezîdir ve varlıklı kesimin yaşadığı büyük evlere mahsus bir alandır. Sofanın yerini konumu açısından günümüzde koridorlar almıştır. Çalışmamda vurguladığım gibi evin her mekânının sembolik bir değeri vardır. Ancak salondan (misafir odası) ziyade ‘oturma odası’ olarak adlandırılan mekânın, hane halkının sosyal, kültürel ve ekonomik durumunu imleyen bir temsiliyet niteliği vardır. Çünkü misafir odası düzenlemelerinde kamusala yönelen estetik ve niteliksel kaygılar ve duyarlılıklar göz önünde bulundurulur. Oysa oturma odası, misafir odasına nazaran daha az sofistikedir, düzenlemeler burada geçirilen vaktin fazlalığıyla daha doğaldır.

Evin özel ve kamusal alan bağlamında ne gibi işlevleri olmuştur? Bu işlevler Doğuda ve Batıda benzer midir?

Ev, bir özel alan olarak yerini koruyor olsa da kent mekânından yani kamusal hayattan eskisine oranla en fazla etkilenen mekânların başında geliyor. Eskiden evin arkadaşlarla bir araya gelinip hoş vakitlerin geçirildiği önemli bir işlevi vardı. Özellikle 1980’li yıllarda ev, bir buluşma, bir toplanma, yani bir sosyalleşme mekânıydı. Dolayısıyla ev aynı zamanda toplumsal bir işlev yükleniyordu. Bu yıllarda evler, kadınların dönüşümlü olarak düzenledikleri ‘gün’lerde mahalle ve sokak havadislerinin konuşulduğu, ekonomiden siyasete, evliliklerden el işi örgü modellerine kadar herşeyin paylaşılıp tartışıldığı bir sosyalleşme imkânı sağlıyordu. Benzer etkinlikler 19.yüzyıldan 1970’li yıllara kadar haftada bir kez hamamlarda gerçekleşmekteydi. Kentsel mekânlar çeşitlendikçe bu tür etkinlikler zamanla ev dışında gerçekleşmeye başladı. Kadınlara has ‘gün’ler halen evlerde yapılıyor olsa da kahvaltı, yemek ve sohbet buluşmaları için dışarının tercih edilmesinde önemli bir artış gözlemlenir. Bunun tercih edilmesi aynı zamanda ev işlerinin getireceği yükten kurtulma ve zamandan tasarruf gibi bir takım imkânları sağlamaktadır. Ebeveynler gibi ailenin diğer fertleri de benzer etkinliklerini dışarıda yaptığından ev, akşam toplanılıp temel ihtiyaçların giderildiği bir mekân halini almakta. Burada balkon kültürüne de değinmek gerekir. Çünkü balkon, ikibinli yılların başına kadar kamusal alan ile özel alan arasındaki keskinliği yumuşatan bir ‘ara-mekân’ işlevi görüyordu. ‘Balkona çıkmak’, özel alanın koruyuculuğundan çıkmadan kamusal alana dahil olmayı ifade ediyordu. Günümüzdeyse balkon, sayfiye yerlerindekileri saymazsak, pek çok evde etrafı kapatılarak daha çok lojistik bir mekân olarak kullanılıyor. Son yıllarda cam düzenekli balkonların yaygınlaşması fazladan bir yaşam alanının eve dahil edilmesine imkân sağlamıştır. Avrupa’da ise garajından balkonuna, antresinden odalarına kadar evin bütün iç mekânları halen onların varlık nedenlerine uygun olarak kullanılmaktadır. Bizde evin bitmek bilmeyen ‘inşası’ ve dönüşümü gündelik hayatın adeta bir parçasıdır. ‘Yerleşik’ olamama dürtülerimiz bizi ev içinde sürekli bir göçe tabi tutuyor. Türkiye’de ‘ev işleri’ asla bitmediğinden dinlenmek için son yıllarda ‘dışarısı’ tercih ediliyor. Öte yandan geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olanların evleri dışında Avrupa’da da kamusal hayatın insanlar üzerindeki etkisine bağlı olarak evin işlevleri Türkiye’dekiyle aşağı yukarı aynıdır.

Balıkesir, 2018. Fotoğraf: Seyhan Kurt

      

Son olarak Haneden Ev Haline kitabınızdaki bu çalışmaları yaparken ne tür kaynaklara başvurduğunuzu öğrenebilir miyiz? 

Gezip gördüğüm memleketlerde sayısız fotoğraflar çekerek edindiğim görsel izlenimler bir yana, insanlara, ailelere karışıp onların gündelik hayatını gözlemledim ve hatıralarını dinledim. Bu deneyimler, çalışmayı kuru bir bilimsel araştırma formundan kurtarmak için önemliydi. Haneden Ev Haline’de bir bölümde işlediğim “Gurbetçi evleri” için Fransa’da yaşayan ve burada doğup büyümüş birinci ve ikinci kuşak gurbetçilerin düşüncelerini alarak onların geçinme ve iktisat yapma stratejilerine dair bilgiler edindim. Öte yandan hangi tür konutların neden talep edildiğini öğrenmek için mimar ve müteahhitlerle de görüştüm. Türkiye’de konut talebinin, maddî imkânlar dışında, daha çok konutun işlevselliğine ve konumuna yönelik olması, onların mimarî-estetik niteliğini ikinci plana atmış görünüyor. Eskiden olduğu gibi mimarî estetik, gündelik hayatımızın değil, halen resmî ve kamusal hayatın bir gerekliliğiymiş gibi benimseniyor (hoş, estetikten ne anladığımız da çok açık değildir). Dolayısıyla konut inşaatı sektöründe müteahhitler, maalesef mimarların cesur projelerine çoğunlukla mesafe ile yaklaşıyorlar.

Sosyoloji ve antropoloji araştırmalarında hâlâ bâkir olan alanlardan biri kuşkusuz sinemamız. Cumhuriyetin kuruluşundan 1970’li yıllara kadar gündelik hayatımıza dair çok az belgesel çekilmiştir. Var olanların pek çoğu da Pathé ve BBC gibi yabancı prodüksiyonlar. Burada, sinemanın önemi devreye giriyor. Biz bir Türk filmini incelerken genellikle senaryosuna veya oyuncularına bakıyoruz. Oysa ki bu filmler, çekildikleri dönem hakkında bizlere çok fazla bilgi sağlıyor. Komşuluk ilişkilerinden evde kullanılan eşyalara, sokak ve mahalle kültüründen kullanılan dil ve jargona, siyasetten mimarîye kadar pek çok şeyi, kitabî kaynakların yeterli olmadığı durumlarda bu filmlerden öğrenebiliyoruz. Bu açıdan baktığımızda sinemamız, özellikle sosyal bilimler alanında çalışan bir insan için ucu bucağı olmayan bir kaynak olarak değerlendirilmeli ve onun kıymeti bilinmeli. Bunların dışında sanat tarihi, toplumsal ve siyasal dönüşümü anlamak ve yorumlamak açısından oldukça önemli görsel kaynaklar sunuyor. Özellikle sosyal bilimler alanında yapılan bir çalışmada farklı bir perspektif yakalayarak içeriği zenginleştirmek ve derinleştirmek, farklı disiplinlerden yararlanmayla mümkün oluyor. Önümüzde her alanda muazzam zenginlikte kaynak var ve yapmamız gereken tek şey, bir arkeolog titizliğiyle bunları ortaya çıkarıp çalışmalarımızda değerlendirmek.


[1] Haneden Ev Haline – “Türk Evi”nde Mimari, Düzenleme, Pratik, Seyhan Kurt, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

[2] Haneden Ev Haline – “Türk Evi”nde Mimari, Düzenleme, Pratik, sf. 232.

[3] Haneden Ev Haline – “Türk Evi”nde Mimari, Düzenleme, Pratik, sf. 233.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir