Modern Psikiyatrik Paradigma

Paylaş:

 Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Divan Toplantıları’nın Haziran ayındaki konuğu Harran Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Doç. Dr. Medaim Yanık’tı. Yanık’ın “Modern Psikiyatrik Paradigma” başlığı altında yaptığı zengin muhtevalı konuşması dinleyiciler tarafından yoğun bir ilgi gördü. Sunuşunu üç bölüme ayırarak konuşmasına başlayan Yanık, ilk bölümde modern psikiyatrik anlayışın temel görüşlerine/tezlerine değindi. İkinci bölümde ruh hastalıklarını farklı kavramsallaştırmanın mümkün olup olmadığı üzerinde durdu. Üçüncü bölümde de modern psikiyatrik paradigmanın bir değerlendirmesini (özellikle bir medeniyet bakış açısıyla) yaptı. Modern psikiyatride, biyolojik, psikolojik, sosyal-kültürel psikiyatri ve travma psikiyatrisi şeklinde beş ana ekolün bulunduğunu belirten Yanık, ağırlıklı olarak biyolojik psikiyatri üzerinde durdu. Ayrıca, bütün bu paradigmalar tek başına bütünlüğü ifade etmekte yetersiz kaldığı için, daha sonraları bunları birleştirmeye çalışan bir biyo-psiko-sosyo-kültürel modelin (tutarlılık açısından zayıf, ancak hasta karşısında en güçlü model) geliştirildiğini sözlerine ekledi. Genel olarak psikiyatrinin çerçevesini çizen Yanık, bugün modern psikiyatrik paradigma olarak kabul edilen biyolojik psikiyatrinin temel tezine değindi. Buna göre, ruhsal hastalıklar da beynin ürünü olduğu için, diğer tıp dallarındaki gibi, biyolojik araçlarla (ilaçlar, elektrokonvülsif terapiler, gen terapileri vs.) tedavi edilebilir. Ruhsal hastalıkların penisilinini bulma iddiasında olan biyolojik psikiyatri, bir adım daha ileri giderek, ruhsal hastalıklar açısından riskli bireyleri önceden tespit edip, hastalık daha ortaya çıkmadan önlemeyi hedeflemektedir. Biyolojik görüşün iyi anlaşılması için beynin yapısı ve işleyişi, nöron ve transmitter sistemi, gen faktörü, psiko-farmakoloji gibi konuların da iyi bilinmesi gerektiğine değinen Yanık, biyolojik psikiyatrinin en temel sorununun ruhsal hastalıklar konusunda görüntüleme cihazları, genetik çalışmalar gibi birtakım tanı araçları geliştirmek olduğunu ifade etti. Çok büyük çalışmalara ve yatırımlara rağmen hâlâ çok gerilerde olan biyolojik psikiyatri, bu açığını kapatmak için diğer tıp dallarında olmayan bir sistem geliştirmiştir: Sınıflama yöntemi. Şu anda dünyada kabul gören iki önemli sınıflama sistemi bulunuyor: ABD’nin geliştirdiği DSM-IV-TR ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) geliştirdiği ICD–10 sistemleri. Peki, psikiyatrik hastalıklar bu kadar önemli mi? WHO’nun yaptığı bir çalışmadan örnekler veren Yanık’a göre, yaygınlıkları, yüksek ekonomik maliyetleri (dünyada maliyetleri en yüksek 10 hastalıktan 6 tanesi psikiyatrik hastalıktır), kişiye ve aileye yaşattıkları acı ve intiharla sonuçlanabilmeleri açısından oldukça önemli. Ruhsal hastalıkları modern psikiyatrinin paradigmaları dışında izah etmenin mümkün olup olmadığını da tartışan Yanık, konuyu hem birtakım sorularla hem de tarihsel bir perspektifle İslâm ve Avrupa karşılaştırması yaparak açıklamaya çalıştı. Örneğin, bedenden ayrı bir varlık olan ruhun gündelik hayatımızda sıklıkla gördüğümüz üzere hastalanması veya ruhsal hastalıkların cin ve büyü gibi etkilerle oluştuğu şeklindeki yaygın düşünme biçimini nasıl değerlendirmeli? Yanık’a göre, “Aslında tarihsel perspektifle bakıldığında bizim kültürümüzün önemli bir avantajı ortaya çıkıyor. Özellikle Ortaçağ döneminde Avrupa’da ruhsal hastalıklar için resmi işkence yöntemleri kullanılırken, aşağı yukarı aynı dönemde bizim kültürümüzde bu hastalıklar -tartışılmaya açık alanları bulunsa da- daha yumuşak, daha insanî olarak kavramsallaştırılmış, hastalık şeklinde algınlanmıştır.” Avrupa’da ruhsal hastalıklara yakalanmış kimseler cadı damgası yiyerek şeytan çıkarma işlemlerine tabi tutulurken, aynı dönemde İslâm Dünyasında bu kimseler kimi zaman Ermiş olarak görülmüş, genelde müzik veya değişik tedavi yöntemleriyle iyileştirilmeye çalışılmıştır. Bu örnekler bize, kendi medeniyetimizin penceresinden bakıldığında, ruhsal hastalıklar konusunda farklı bir düşünme biçiminin, kavramsallaştırmanın ya da algılama biçiminin mümkün olduğunu göstermektedir. Modern psikiyatri eleştirileri ve değerlendirmeleri meselesine de değinen Yanık, bu konuda birtakım zorlukların bulunduğunu belirtti. Birinci zorluk psikiyatriyi “içerden” tanımayanlar sözkonusu olduğunda ortaya çıkmaktadır. Bu kimseler psikiyatriye nüfuz etmekte zorluk çekmektedirler, çünkü “sistematik yaklaşılmadığı takdirde psikiyatri dipsiz bir kuyudur”. Diğer bir zorluk ise, “tutarlı bir düşünme sistemine sahip, çerçevesi dönemsel bir düşünme biçimi tarafından belirlenmiş bir bakış açısıyla yapılan yüzeysel entelektüel tutumdur. Bu tutumun 1960’lı yıllardaki örneği anti-psikiyatri görüşü iken, bugünkü örneği postmodernizm tartışmaları çerçevesinde yapılan yorumlardır”. Yanık, modern psikiyatri eleştirileri konusunda yapılan bu hataları şu sözleriyle ifade etti: “Muhalif olmanın tatlı keyfi üzerinde olmak, hakikate yakın olduğumuz anlamına gelmez”. Son olarak, modern psikiyatrinin bir medeniyet bakış açısıyla ele alınmasının önemine işaret eden Yanık, modern psikiyatrinin güçlü ve etkin konumuna karşın, medeniyet perspektifiyle yapılacak çalışmalarla daha güçlü düşünme biçimleri oluşturmanın mümkün olduğunu belirtti. Bu konuda özellikle modern psikiyatrik paradigmanın da zayıf halkaları olan bazı alanlar üzerinde çalışılabilir. Örneğin, “Kültürel psikiyatri modern psikiyatrinin içselleştirdiği alanlardan biri olmasına rağmen ait olduğumuz medeniyetin bakış açısıyla henüz üzerinde yeterli çalışma yapılmamıştır. Ayrıca, ‘normal’ ve ‘hastalık’ tanımları, psikiyatri sınıflama sistemleri, psikoterapiler, sosyal destek sistemleri, ilaç firmalarının psikiyatri üzerindeki etkileri ve homoseksüellik çalışma alanları olmaya aday diğer konulardır. Bunların üzerine eğilerek yeni bir fikir ve düşünce üretmek mümkündür”. Tartışma kısmı ise daha çok psikiyatri ile din/ibadet, peygamberlik, sosyal bilim ve bilim tarihi ilişkisi gibi konular etrafında sürdü.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir