Peyami: Hayatı, Sanatı, Felsefesi, Dramı

Paylaş:

Kafası vardı. Kültürü vardı. Cümlesi vardı. Üslubu vardı. İç dünyası vardı. Hafakanları vardı. Çilesi vardı. Metafizik arayıcılığı vardı. İmanı vardı. Şüpheleri vardı. Nefs murakabesi vardı. Estetiği vardı. Diyalektiği vardı. Cesareti vardı. Hasılı bir fikir ve sanat adamına gereken vasıflardan birçok payı vardı. Onun yokluğunu, ölüm tarihi olan bugün, bu vasıfların yokluğunda seyrediyoruz.Necip Fazıl Kısakürek Trablusgarp, Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı, Cumhuriyet, devrimler… Osmanlı’nın en uzun yüzyılı, her şeyden önce ruhlarda açtığı yarıklarla, hayatı-sanatı-eserleri sığlığında ele alamayacağımız düşünürlere ve onların kemikleşmiş sancılarına sahip bir tarih dilimi olarak önümüzde duruyor. Resmî kayıtlarda yer almayan, basmakalıp ifadelere dökülemeyen yaşantıları, bunalımları, arayışları ve ‘dram’larıyla yüzyılın insanı, kültür tarihi işçiliğine sıvananların da ilk elden uğrağı. Kuşkusuz bu sancılı neslin anmadan geçemeyeceğimiz isimlerinden birisi de Peyami Safa.      

Türk Edebiyatı dergisinin genel yayın yönetmeni, yazar Beşir Ayvazoğlu’nu bir biyografi çalışması olan Peyami: Hayatı, Sanatı, Felsefesi, Dramı başlıklı kitabı vesilesiyle merkezimizde konuk ettik. Dört yıllık bir araştırmanın ürünü olan 538 sayfalık bu kitabının yanı sıra, alanla ilgili başka eserleri de bulunan Ayvazoğlu’yla söyleşimizin ilk durağı beklenildiği gibi biyografi yazarlığıydı. Yazara göre bir tecrübeyi yeniden inşa etmek anlamına gelen biyografi yazarlığı, zor, zevkli ve muhatabını bir yığın başka bilgiye ulaştıran farklı bir dünya; bir çeşit dedektiflik. Roman yazarlığıyla benzerlikler gösteriyor. Romanda olmayan bir hayatı inşa ederken, biyografide yaşanmış fakat büyük bir kısmı bilinmeyen bir hayatı yeniden kuruyorsunuz. Ancak put yontmaya dönüşmemeli; ne gereksiz methiyeler düzmeli ne de yapılanları görmezden gelmeli. En önemlisi, iğneyle kuyu kazarcasına ulaşılan bu malzeme, bilgi ve belgeler yığını, bir üslup kaygısı ve edebiyatçı titizliğiyle kaleme alınmalı. Geleneğimizde hatırı sayılır bir yeri olmasına rağmen modern manada biyografi literatürümüz yazık ki zayıf. Hâlbuki hakiki anlamını bulmuş her biyografi aynı zamanda bir tarih yazımı anlamına geliyor. Yine de bu alanda hiçbir gayret sarf edilmiyor değil.             

Sosyalist, pozitivist, rasyonalist, milliyetçi, liberal, korporatist, muhafazakâr, antikomünist; gazeteci, romancı, polemikçi, resim ve müzik eleştirmeni. Parapsikolojik ilgiler, mistisizm, ispitirizma celseleri… On dört yaşından itibaren tek geçim kaynağı yazı olan ve tükenmek bilmeyen tecessüsüyle dokunduğu hemen her şeyi lehte ya da aleyhte tekrar tekrar sınayan Peyami Safa, çokyönlü kişiliği, tanıklıkları, tepkileri ve “romanlarından daha roman olan hayatı” ile “Neden Peyami Safa?” sorununun da cevabı aynı zamanda. Tıpkı Bir Tereddütün Romanı’ndaki gibi, son yüzyıl içinde yaşanmış bütün travmaları ruhunda yaşayan bir neslin, aklın ve kalbin ayrı ayrı şeyler söylediği tereddütlerle yüklü bir modernleşme sürecinin tipik örneklerinden birisi olarak araştırmacılar için başlı başına bir meşgale. Travmaları teşhis etmeye ve onların yansımalarını görmeye başladığınızda hayatı çok farklı bir anlam kazanıyor. Bütün bu meseleleri konuşmak da aslında Peyami Safa’yı anlamak manasına geliyor. Yaşadığımız çağın önemli meselelerinden birini oluşturan küreselleşme çabalarına benzer şekilde, yazarın içinde bulunduğu nesil de, Batı medeniyetinin hızlı bir şekilde azmanlaştığı bu yıllarda modernleşmeyi tecrübe ediyor. Dolayısıyla düşünürle ilgili ilk elde yapılan kimi tespitleri ve eleştirileri bir de bu gözle okumak gerekiyor. Örneğin yazarın ‘Batıcı’lığını, oryantalistlerin hakim olduğu bu dönemden ve tek beslenme kaynağı olan oryantalist literatürden soyutlayarak okumak ne derece mümkün? Bilhassa pozitivizme olan mesafesi, Bergson gibi ruhçu felsefecilere olan yakınlığı ve Türk düşüncesinin pozitivizm dışındaki aktarımlarında Peyami Safa’nın ciddi rolü göz önüne alındığında.        

Sanatının teknik sorunlarıyla da bir hayli ilgilenen ve bu çerçevedeki yenilikleri takip eden yazar, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ve Yalnızız gibi bazı romanlarında kullandığı bakış açışı tekniğiyle, anlatmayı değil göstermeyi yeğleyerek geleneksel romandan ayrılıyor. Ayvazoğlu’nun yukarıda özetlemeye çalıştığım söyleşisinde vakit darlığı nedeniyle fazla yer bulmayan, ancak kitabının alt başlıklarından birini oluşturan Peyami Safa’nın dramına gelince, çapraşık bir mizacı ve meşakkatli bir ömrü, sahibinin şu sözleriyle noktalamak insafsızlık olur mu? 

İki yaşımda iken babam ve kardeşim Sivas’ta on ay içinde öldü. Böyle kısa bir fasılayla hem kocasını, hem çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmaya başladım. Belki bütün kitaplarımı dolduran bir facia beklemek vehmi ve yaklaşan her ayak sesinde tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir.*

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir