Ha­tı­ra­lar­la Ya­kın Ta­rih-4: Ali Ke­mal, “Öm­rüm”

Paylaş:

Öm­rüm, Ali Ke­mal’in ha­ya­tı­nın ilk yir­mi ye­di yı­lı­nı, ço­cuk­lu­ğun­dan baş­la­yıp Ha­lep’ten Pa­ris’e kaç­tı­ğı dö­ne­mi kap­sa­yan 1868 ile 1895 ara­sı­nı an­lat­tı­ğı ha­tı­ra­tı­na ver­di­ği isim. As­lın­da Ya­zar ese­ri bir ki­tap ola­rak de­ğil bir tef­ri­ka ola­rak ka­le­me alı­yor. 1913 yı­lın­da çık­ma­ya baş­la­yan tef­ri­ka­lar, 1914’te ke­sin­ti­ye uğ­ru­yor ve ni­ha­yet 1919’da tek­rar çı­ka­rı­la­rak 1920’de top­lam 32 sa­yı ile hi­ta­ma eri­yor.Ha­tı­ra­lar­la Ya­kın Ta­rih prog­ra­mı­nın dör­dün­cü­sün­de tar­tış­tı­ğı­mız bu ha­tı­rat Ali Ke­mal’in ve o dev­rin bir­çok ay­dın ve en­te­lek­tü­eli­nin isim­len­dir­di­ği gi­bi “devr-i is­tib­dad”a şa­hit­lik et­me­si, Os­man­lı Dev­le­ti’nin hız­lı bir mo­dern­leş­me ya­şa­dı­ğı dö­nem­le­re ışık tut­ma­sı ve II. Ab­dül­ha­mid gi­bi geç Os­man­lı dö­ne­min­de­ki kri­tik bir pa­di­şa­hın dev­rin­de ya­şa­nan ha­di­se­le­ri ay­dın­lat­ma­sı se­be­biy­le –her ne ka­dar bel­li bir za­vi­ye­den ak­ta­rıl­sa da– ga­yet de­ğer­li bir se­vi­ye­ye yük­se­li­yor.Ali Ke­mal, ha­tı­ra­tın baş­la­rın­da ço­cuk­lu­ğun­dan, bu de­vir­ler­de­ki İs­tan­bul’dan, Sü­ley­ma­ni­ye’den ve özel­lik­le ba­ba­sın­dan bah­se­der ve ba­ba­sı­nı de­tay­lı bir şe­kil­de tas­vir eder. Din­dar, ge­le­nek­le­ri­ne bağ­lı, pa­di­şah efen­di­si­ne sa­dık bir ben­de ve ti­ca­re­ti­ni yap­tı­ğı mum­la­rı ca­mi­le­re bi­lâ-be­del ve­re­cek ka­dar ha­yır­se­ver, ay­nı za­man­da ze­ki, iş­bi­lir bir tüc­car por­tre­si­dir bu. Ba­ba­sı­nın ken­di­si­ni da­ha çok ti­ca­re­te yön­len­dir­mek is­te­di­ği­ni söy­le­yen Ali Ke­mal, an­ne­sin­den na­dir bah­set­ti­ği yer­ler­den bi­rin­de, va­li­de­si­nin ken­di­si­nin iyi bir tah­sil gör­me­sin­den ya­na ol­du­ğu­na işa­ret eder. Bu iki­lik­ten an­ne­si ve ta­bi­i ki, ken­di gön­lü de oku­mak­ta, yaz­mak­ta, şi­ir söy­le­mek­te olan mü­el­lif ga­lip çı­kar. Bah­si ge­çen bu yıl­lar­da, ya­za­rın ih­sa­sı­nın da bir ne­ti­ce­si ola­rak, çok da­ha asu­de ve hoş bir İs­tan­bul sey­re­de­riz. Hem me­kân an­la­mın­da hem de in­san iliş­ki­le­ri bo­yu­tun­da va­zi­yet böy­le­dir. Çün­kü bu re­sim­de, ai­le­si­ne sa­hip çı­kan, me­su­li­yet sa­hi­bi ve di­ra­yet­li bir ba­ba, Sü­ley­ma­ni­ye’de­ki sa­bah na­maz­la­rı ve he­men ar­ka­sın­dan, Gü­lis­tanBa­ha­ris­tan gi­bi eser­le­rin okun­du­ğu ders­ler ve sulh için­de bir top­lum var­dır.Ki­tap­ta he­men ken­di­ni or­ta­ya ko­yan hu­su­si­yet­ler­den baş­lı­ca­sı­nın üs­tün bir ede­bî zevk­ten sü­zül­müş es­te­tik bir dil ve üs­lup ol­du­ğu­nu söy­le­mek mü­ba­la­ğa ol­ma­ya­cak­tır. Mü­el­lif, ki­ta­bı ka­le­me alır­ken kul­lan­dı­ğı her ke­li­me­yi has­sas bir te­ra­ziy­le tart­tı­ğı­nı her yer­de gös­te­ri­yor ve ede­bi­yat­çı kim­li­ği ese­rin bü­tün ke­li­me­le­rin­de his­se­di­li­yor. Me­se­la şu sa­tır­lar her­hal­de bu tes­pi­te en gü­zel bir de­lil­dir:“Mek­tep mel­ce-i şe­bab ol­du­ğu için baş­ka bir saf­vet ve sa­fi­yet mu­hi­ti­dir. İn­san hüz­ni­le iti­ra­fa mec­bur olu­yor. Bi­lâ­ha­re bâr-gi­rân-ı ha­yat o ren­gâ­renk me­şak­kıy­le, me­zâ­hi­miy­le şe­bâ­bın o le­ta­ifi­ni, me­kâ­ri­mi­ni tâ­râc ey­li­yor. Za­ten nuh­be-i ha­yat ne­dir, bir züb­de-i ha­tı­rat de­ğil mi­dir?”1Yi­ne dil, ve ede­bî se­vi­ye çer­çe­ve­sin­de dik­kat­le­ri çe­ken bir baş­ka nok­ta da, bah­si­ni et­ti­ği­miz bu de­vir­ler­de çok yük­sek bir ede­bî ve en­te­lek­tü­el se­vi­ye­nin ya­şan­ma­sı ve bu­nun meb­zul ol­ma­sı. Ya­ni Mül­ki­ye’de­ki öğ­ren­ci­le­rin ta­ma­mı­na ya­kı­nı se­ri şe­kil­de ve için­de bu­lun­duk­la­rı du­ru­ma mu­va­fık şi­ir­ler ya­za­bi­li­yor­lar. Ve yi­ne na­zım­la ya­pı­lan mu­ara­za­la­ra na­zım­la mu­ka­be­le ede­bi­li­yor­lar. İfa­de et­ti­ğim gi­bi, böy­le yük­sek bir ede­bi-en­te­lek­tü­el se­vi­ye­ye bu yaş­ta sa­hip olan­la­rın ora­nı, ha­tı­rat­tan an­la­şıl­dı­ğı­na gö­re hiç de dü­şük de­ğil. Ali Ke­mal Gül­şen isim­li ede­bi­yat der­gi­si­ni on se­kiz ya­şın­da çı­ka­rı­yor ve bu­ra­da ya­yın­la­dı­ğı şi­ir­ler Mu­al­lim Na­ci, Ah­met Mid­hat Efen­di gi­bi o za­ma­nın bü­yük us­ta­la­rı ta­ra­fın­dan tak­dir gö­rü­yor.Ay­rı­ca Ali Ke­mal, dö­ne­min mo­da­sı­na uya­rak yap­tı­ğı Av­ru­pa se­ya­hat­le­ri ve sür­gün­ler se­be­biy­le İs­tan­bul ha­ri­cin­de bir­çok baş­ka mem­le­ke­ti de gör­me im­kâ­nı bu­lu­yor ve gör­dü­ğü bu ül­ke­le­ri, şe­hir­le­ri ga­yet ay­rın­tı­lı bir şe­kil­de oku­yu­cu­ya ar­ze­di­yor. Me­se­la Ha­lep’e sü­rül­dü­ğü va­kit, meş­ru­ti­yet, ya­hut ken­di ta­bir­le­riy­le “hür­ri­yet” ta­raf­tar­la­rıy­la ir­ti­ba­ta geç­me im­kâ­nı bu­lu­yor. Dö­ne­min ide­olo­ji­le­ri­nin, tar­tış­ma­la­rı­nın mer­kez­den nis­pe­ten uzak bir eya­let­te na­sıl ma­kes bul­du­ğu­na şa­hit olu­yor. Ve ge­nel­de, ta­nış­tı­ğı in­san­la­rı da iki­ye ayı­rı­yor: hür­ri­yet­çi ve hür­ri­yet mu­ha­li­fi. Ken­di si­ya­sî he­def­le­ri ile de il­gi­li ola­rak ba­zı göz­lem­ler ve tes­pit­ler ya­pı­yor. Me­se­la, ken­di­le­ri­nin mu­ha­lif ol­du­ğu pa­di­şa­hın Ha­lep’te top­lu­mun bü­tün kat­man ve kı­sım­la­rın­da cid­di se­vi­ye­de bir pres­ti­ji­nin ol­du­ğu­nu gö­rü­yor ve şöy­le söy­lü­yor: “Ha­leb’in en bâ­lâ-per-vaz (yük­sek­ten uçan), en aza­met­li eş­ra­fı, hat­tâ Müs­lü­man ve Hı­ris­ti­yan âyâ­nı, bü­yük­le­ri bi­le, Ab­dül­ha­mid Hân’ın kü­çük bir tal­ti­fi, bir rüt­be ya bir ni­şa­nı için çıl­dı­rır­lar­dı.”2Ne­ti­ce ola­rak şu­nu söy­le­ye­bi­li­riz ki, ya­kın ta­ri­hi­mi­zin hem ede­bî, hem si­ya­sî ki­şi­li­ğiy­le böy­le öne çı­kan bir ay­dı­nın ilk yir­mi ye­di se­ne­si­ni an­lat­tı­ğı bu ha­tı­rat, bu özel­lik­le­riy­le ye­te­rin­ce bü­yük bir öne­mi ha­iz. Ki­tap okun­duk­ça, o dev­rin ti­pik ruh ha­li olan kao­tik ve bö­lük zih­ni içe­ri­den gör­me ve oku­ma-an­lam­lan­dır­ma im­kâ­nı or­ta­ya çı­kı­yor. Ay­rı­ca bir Jön Türk’ün ken­di üze­rin­den ken­di dö­ne­mi­ni, bu­gü­nün an­la­şıl­ma­sın­da ay­rı ve özel bir öne­mi olan Tan­zi­mat son­ra­sı Os­man­lı’sı­nı an­lat­ma­sı, ha­tı­ra­tı dö­ne­me baş­ka bir açı­dan ışık tu­tan kıy­met­li bir eser ko­nu­mu­na yük­sel­ti­yor.

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir