Cleveland, Gönlümün Yeni Hasreti

Paylaş:

“Eğer burası sizin için ev demekse, evinize hoşgeldiniz” diyordu kaptan pilot, uçak Cleveland’a inerken. Bu sözlerine en az dört yıl hoşbulduk diye karşılık vereceğim. Bu şehre, Case Western Reserve Üniversitesi’nde, örgütsel davranış alanında doktora yapmak üzere göç ettiğimden beri. Yeni bir ülke, yeni bir kültür, yeni bir yaşantı biçimi, yeni insanlar ve doktora yolculuğunun ta kendisi ile üzerime yığılan değişimlerin altından daha iyi bir insan olarak kalkabilmeye çalışıyorum. Söz konusu ABD olunca, yeni diye saydıklarım ne kadar öyle olabilir ki diye içimden geçirsem de, bugüne dek karşılaştıklarım o sıfatın hakkını verdi. Şimdi sadece bu şehirde edindiğim izlenimlerin bazılarını paylaşma zamanı.

Cleveland, ABD’de bir şehre büyüklük atfettiren pek çok şeye sahip: Basketbol, beyzbol, Amerikan futbolu gibi ilgiyle takip edilen spor dallarında mücadele eden takımlar, sanat ve gösteri merkezleri, festivaller, büyük alışveriş merkezleri, bütün önde gelen markalar, 72 milletin restoranları, müzeler ve dahası…  Ancak, bunların hepsini zamanında peşinden getiren sanayinin başka ülkelere kaymasıyla, Cleveland geçmişteki parıltısını yitirmiş. Hayat pahalılığı büyük şehirler arasında en düşük düzeye inmiş. Bütün bunlar bu şehri doktora yapmak için ideal kılıyor: Bir şehirde arayacağınız hemen her şeyi bulabiliyorsunuz, ama çok azı kendinize “Haydi çıkıp göreyim!” dedirtecek kadar çekici.

Bizim üniversitenin kampüsü şehrin içine kurulmuş. University Circle semtinde bulunuyor. Zaten şehirde görülecek ne varsa ya burada ya da şehir merkezinde toplanmış. Bir davette terasa çıktığımızda göl kenarındaki bu şehrin ne kadar da yeşil olduğuna daha iyi şahit oluyorum. Parkların ve yeşilliğin çokluğu şehri aileler için cazip kılıyor. Boston’dayken, MIT mezunu bir hocama Cleveland’a taşınmanın kendisini nasıl hissettirdiğini sormuştum. O zamanlar bebek beklediklerini ve Cleveland’ı sükuneti, trafiğin olmaması, hayat pahalılığın düşüklüğü ve parklarıyla, yeşilliği ile aslında ailecek yaşamak için Boston’a tercih edilir bulduğunu ifade etmişti.

University Circle’da geçen sene Rembrandt’ın sergisinin ABD’de uğradığı sayılı adreslerden olan Cleveland Museum of Art, sergilerine binasının bizzat kendisiyle başlayan Museum of Contemporary Art of Cleveland, dünyanın en iyi üç klasik müzik orkestrasından biri olan Cleveland orkestrasının (kendilerine sorarsanız dünyanın en iyi klasik müzik orkestrası) sahne aldığı Severance Hall  ve Cleveland Botanical Garden yer alıyor. Cleveland Orkestrası’nın şefine bir röportajda dünyanın en iyi orkestralarından birisinin bu şehirde olmasının garip olup olmadığı sorulunca, benim doktora için düşündüklerime benzer bir yanıt vermiş: “Cleveland’da yapacak pek bir şey yok, o yüzden biz de müziğimizle uğraşıyoruz!” Orkestra, karşılığında ücret istemediği üyelik aracılığıyla öğrencilere çok uygun fiyatlara bilet satıyor. Okul da 15 günde bir çekilişle öğrencilere bilet dağıtıyor.

University Circle’ın içinde Little Italy (Küçük İtalya) mahallesi de yer alıyor. Adı üstünde, burası lokantaları, bakkalı, fırını, kilisesi, terzisi ile Cleveland’a göç eden İtalyanların yerleştiği tam bir İtalyan mahallesi. Ancak günümüzdeki neslin çoğu İtalyanca bilmiyor ya da Napoli lehçesi konuşuyor. Bazen oradaki Piestri’s Bakery’e ekmek almak için gidiyorum. Başlarında duran şirin, yaşlı bir teyze ile birlikte bütün çalışanlar çok sevimli ve güleryüzlü görünüyor. Bu kadarcık gözlemle, aslında fırının sahibi olan amcanın yerel İtalyan mafyasının başı olduğunu bir hocam söylemese çıkarsayamazdım. Little Italy, İtalyan mafyasının ABD’de aktif olduğu o eski zamanlardaki üç önemli merkezi olan New York, Chicago ve Cleveland’da, sonuncusunun konuşlandığı yermiş. Bugün bile, hâlâ bazı problemlerde “Baba”ya danışılıyormuş.

Cleveland Afrika kökenli Amerikalıların nüfusunun yoğun olduğu şehirlerden. Bana etrafı gezdiren, birbirinden farklı üç Türk arkadaşım da, gezerken geçtiğimiz mahalleleri işte buraya siyahiler gelmiş ve beyazlar tamamen başka yerlere taşınmış, buraya siyahiler gelmekte ve beyazlar kaçıyor, burası hâlâ tamamen beyaz diye anlatıyor. Okul şehrin içinde olmasına rağmen güvenliği zayıftı. Geçen sene mail kutumuza hava karardıktan sonra işlenmiş suçlara dair raporlar geliyordu. Bir hocam bana hava karardıktan sonra okuldan otoparka yürümesi gerekiyorsa, yüzüklerini ters çevirip öyle yürüdüğünü söylemişti. Neyse ki, bu sorun ortadan kalkmaya başladı. Ben okula üç-dört dakika yürüyüş mesafesinde oturuyorum ve geçen sene evimin dibine bir market, karşısına da pek çok lokanta açıldı. Elhamdülillah. Etrafta geç saatlere kadar ışık ve insanlar olunca, suç sayısı düştü. Belediye açılan market ve lokantalara sunduğu vergi, kira, vb. teşviklerin karşılığını bu şekilde de alıyor.

Şehir merkezi ise bir ölü şehri andırıyor. Sokaklarda gezen insan sayısı çok az. Aslında ABD’de her şey arabalara göre yapıldığından kaldırımlar da Türkiye’dekine göre daha dar veya yollar geniş olduğundan ben öyle algılıyorum. Alışveriş yapılacak yerler de araba ile ulaşılabilecek mesafelere taşınmış. Toplu taşıma Amerikan şehirlerindeki standartlara göre iyi olsa da Boston, New York ve Chicago seviyesinde değil.

Şehir merkezindeki en bahse değer mekan ise, Rock&Roll Hall of Fame and Museum. Clevelandlılar “Rock ‘n’ Roll”un kendi şehirlerinde doğduğunu iddia ediyor. Şehir merkezine NASA müzesini görmek, bazı evrak işlerini halletmek, film seyretmek ve şehirlerarası otobüs seyahati dışında pek gitmedim. Buradaki bir duraktan yola çıkan Megabus adlı şirket, 1 dolardan başlayan fiyatlarla şehirlerarası otobüs seferlerine koltuk satıyor. Buna rağmen çok sayıda koltuğun boş olduğunu görünce şaşırmıştım. Sonradan öğrendim ki, belli sayıda koltuk 1 dolarmış. Seyahat tarihi henüz kesinleşmemiş bazı uyanıklar, muhtemel tarihler kaç taneyse o kadar koltuk alıyor; neticede tercih etmedikleri günlere ait koltuklar boş kalıyormuş. Şehirlerarası otobüsün kalitesi Türkiye’dekilerin oldukça aşağısında ama idare ediyor. Otobüs biletini en yüksek fiyattan da alsanız, koltuk numarası yok: Erken gelen, dilediği koltuğu kapar!

Zamanında sanayi atıklarından doğan çevre kirliliği öyle bir boyuta varmış ki, Cleveland’ı Toronto’ya bağlayan Erie Golü’nde yangın çıkmış. Şimdiyse, işletme okulumun danışmanlığını yaptığı bir proje kapsamında şehri yeşil hale getirmeye çalışıyorlar. Bunun temsili bir ürünü eski bir fabrikayı akvaryuma çevirmeleri. Fabrikaların yerini doğal hayatı hatırlatan bir mekânın alması, çabalarını halka duyurmak için iyi bir kanal.

Eğitimi sürdürdüğüm işletme okulu, Weatherhead School of Management, örgütsel davranış alanında ün yapmış bir eğitim kurumu. Dünyanın ilk örgütsel davranış doktora programını açan bu okul ilgili okul sıralamalarda hep ilk üçte yer alıyor. Bugüne dek 300’den fazla doktora mezunu vermiş. Program, işletme alanında teori ve pratiği özgün şekilde sunarak öğrencilerini bütüncül yetiştiriyor. ABD’de cesur fikirlerin çıktığı ve radikal bir okul olarak nam salmış. Frank Gehry’e yaptırdıkları ve 60 milyon dolara mal olan okul binası, Peter B. Lewis Building, etrafındaki binaların sıradanlığının içinde farklılığı ve yenilikçiliğiyle cesurca yükseliyor. Bu haliyle, işletme okulunun kimliğini de hakkıyla yansıtıyor.

Okulun fakülte isminden tutun da, sınıflarına varıncaya kadar akla gelebilecek pek çok yer bağışçıların adlarını taşıyor. ABD’deki özel okullar, hele işletme fakülteleri, özellikle mezunlarından bağış çekip böylelikle okulu yenilemeyi veya araştırma fonu toplamayı çok iyi beceriyorlar. Bazen bu durum, aklıma Türkiye’deki son seçimde bir partinin gelir toplamak için sokak adlarını satışa çıkartma vaadini getiriyor.

Okulda hocasından öğrencisine kadar bir çeşitlilik var. Her sene doktora programına dört öğrenci alıyorlar ve çok önemsedikleri bir kriter alacakları öğrencinin mevcut çeşitliliği arttırıp arttıramayacağı. Şu anda programdaki dört kıtadan, on beş ülkeden ve en az sekiz dinden fakülte üyesi ve doktora öğrencisi bulunuyor. MBA programlarına Afrika’dan da öğrenci almaya özen gösteriyorlar. Adeta ufak bir Birleşmiş Milletler haline geliyor okul. Zaten David Cooperrider gibi hocalar Birleşmiş Milletler’e danışmanlık da yapıyor. İşletme alanını bilenlerin daha çabuk hatırlayabileceği “Global Compact” ahlâkî sözleşmesi, kendisinin danışmanlığında ortaya çıkan bir gelişmeydi.

Okuldaki akademik ortamın özgürlüğü, fakülte üyeleriyle doktora öğrencilerinin birbirlerine verdikleri destek ve fikir paylaşımının cıvıl cıvıl olması hayranlık uyandırıcı. Bunu en iyi anlatan örnek, ayda en az bir kez tüm doktora öğrencilerinin ve hocaların bir araya geldiği topluluk seansları. Bu seansların birisinin tipik bir konusu “Pişen Fikirler”: Bir araştırma fikriniz hangi aşamada olursa olsun, herkesin huzurunda sunuyor, topladığınız görüşlerle onu ilerletmeye gayret ediyorsunuz. Fikir hırsızlığı, intihal, akademik kıskançlık gibi tehlikelerin az olması böyle seansların yapılabilmesini kolaylaştıran etkenlerden. Beri yandan, birinci ve ikinci sınıf doktora öğrencileri derslerin çoğunu birlikte alıyor. Okul, sizi alana, araştırmaya, öğretmenliğe ve mesleğin diğer gerekliliklerine işbilir şekilde kademe kademe hazırlıyor. Burada benim için beklenmedik olan bir şey ise “ÖD (Örgütsel Davranış) Zamanı” diye isimlendirdikleri bir âdet oldu. Dersler, toplantılar, buluşmalar 10-15 dakika geç başlıyor. Zamana bu kadar ehemmiyet veren bir medeniyetin eğitim kurumunda bunu beklemezdim, ama hele departmanın 50. yılını 53. yılda kutladıklarında artık söyleyecek sözüm kalmadı. ÖD zamanı, her şeye sirayet etmiş.

İşletme fakültesi haricinde, okulun tıp fakültesi de çok meşhur. Özellikle kalp cerrahisinde dünyanın en iyi hastanelerinden birisi Cleveland’da. Malum, Türkiye, Cleveland ismini eski bir bakanın tedavi için buradaki hastaneyi tercih etmesiyle duymuştu. Buraya Türkiye’deki hastanelerden bir veya üç aylığına gözlemci statüsüyle doktorlar sıklıkla geliyor. Tıp fakültesinde görev almış bir Türk doktorun aktardığına göre, buraya rağbet eden Türkler saydıklarımla sınırlı değil. Türkiye’den pek çok işadamı, sanatçı, milletvekili ve diğer ünlü kişiler, haber olmamak ve daha iyi sağlık hizmeti almak için Cleveland’a ayak basıyor. Hastanenin yanı başındaki Intercontinental Hotel çalışanları, orada sinek avlamıyor.

Yaşı yeten her Clevelandlının başını öne eğdirecek iki söz var: LeBron James ve Enron. Birkaç yıldır Miami Heat takımında basketbol oynayan ve geçen sezon NBA şampiyonluğunu kazanan LeBron James’in Cleveland Cavaliers’ı bırakıp oraya gitmesi, gitmesinden ziyade gidiş biçimi Clevelandlıları derinden yaralamış. Bu arada LeBron James’in Cleveland’ın Akron bölgesinden olması da bana ilginç gelmişti. 2001 yılında patlak veren Enron şirketindeki finansal skandal ise Amerikalıların kapitalist sisteme dönük inançlarını sarsmış, böyle bir şey nasıl başımıza gelebildi diyorlar. İşletme okullarında, iş ahlâkı ve maneviyat konularının yoğun şekilde araştırılmaya başlamasının ardında yatan sebeplerden birisi de bu.

Artık maneviyat konusu ABD’deki bir işletme okulunda her an öğrencilerin karşısına çıkabilir, hele Budizm, hatta Şamanizm. Dalai Lama’nın resimleri, Budist din adamlarının sözleri, Şamanizm’den ne öğrenebiliriz gibi konular ve diğer dinlerden öğretiler ders sunumlarında ve işletme kitaplarında gündeme geliyor. Aslında İslamiyet’in daha çok konuşulması için Batı medeniyeti uygun bir hal alıyor ama bu konuda çaba göstermek lazım. Mesela, iki sene önce pek sevmediğim Prag’da –orasının İstiklal caddesi sayılabilecek–  Vaclavske caddesindeki kitapçıları dolaşırken farkettim ki, diğer dinlerin aksine, İslamiyet’i anlatan bir kitap raflarda yoktu.

ABD’de önceden tahmin etmediğim sayıda dindar insanla karşılaştım. Tanıştığım ve gözlemlediğim insanların tüm nüfusu temsil etme gücü beni genelleme yapmaktan aciz bıraksa dahi, burada etkileyici bir çalışma ahlâkı gözlemlediğimi de belirtebilirim. Bunlarla beraber, ağzımı açık bırakacak noktaya varan bir karşılıklılık prensibine ve bencilliğe sahipler. Dindarlık meselesine dönersem, okuldaki, özellikle “duygusal zeka” gibi daha kısa süreli eğitim programlarında mutlaka birkaç rahip veya hahama rastladığımı söyleyebilirim. Bunlar haricinde, asistanlığını yaptığım her derste öğrencilerin en az yüzde 20’si kendilerini ve gelecek hedeflerini anlatan final projelerinde, bağlı oldukları kilise veya cemaate nasıl katkı yaptıklarını ve yapmayı hedeflediklerini yazıyor. Hatta Hristiyanlığın belli bir mezhebinde rahibe olan bir öğrenci, durmadan 14 ülkede 87 ruhtan sorumlu olduğunu araya sıkıştırıyordu. Bir derste kendisinden aldığım maillerden tipik bir tanesi şöyle: “Sevgili Alperen, Bildiğin üzere ben 14 ülkede 87 ruhtan sorumlu olan filanca mezhebin bir rahibesiyim. Acaba bu ödevde Times New Roman dışında bir yazı tipi kullanmamız mümkün mü?” Bu soruyu “Elbette, en rahat ettiğiniz yazı tipini kullanabilirsiniz” diye yanıtlıyorum.

Dahası, burada kayda değer bir yerel misyonerlik faaliyeti var. Okuldaki Asyalı sayısı son yıllarda artmış. O kadar ki, geçen sene Finans yüksek lisansı programının tamamı Çinli öğrencilerden oluşuyordu. MBA programında ise ABD’liden çok uluslararası öğrenci var. İlk başta neden kendi vatandaşlarından çok diğer ülkelerden insanları eğitiyorlar diye kafama takılmıştı. Bunun bir açıklaması, böylelikle onlara kendi değerlerini aşılama fırsatı yakalıyor olmaları. Bu işin vardığı en uç boyut, kendisini Hristiyanlığı seçen öğrencilerde belli ediyor. Mesela, okulun uluslararası öğrenciler ofisi, çeşitli etkinliklerini kilise ile kol kola düzenliyor: Yeni gelen öğrencilere kullanılmış eşya bağışı gibi. Kilise, dersler kilisede gerçekleştirilmek üzere, yabancı öğrencilere ücretsiz İngilizce eğitimi veriyor. Kendileri hakkında bir şeyler paylaştıkları projelerini okuduğum Çinli öğrencilerden ikisi, buraya geldikten sonra Hristiyanlığı seçtiklerini anlatıyor. Bir başka Koreli arkadaşım, Facebook’ta Hristiyan olduğunu duyuracak şekilde durumunu güncelliyor. Bugüne dek bulunduğum çeşitli ülkelerde karşılaştığım çoğu Çinli, Çin’den kurtuldum da rahatladım havasındaydı. İnançlarının samimiyetini sorgulamak gibi olmasın ama, sanırım ABD’lileşmeye çalışırken din değiştirmek de bir ölçüde buraya intibaklarını kolaylaştırıyor.

Bu meselenin bize bakan bir yönü de var. Yaptığım uçak yolculuklarından birisinde yanıma küçük kızıyla bir hanım oturuyor. Başka bir şehre aktarma yapacak. Yaşadığı şehirde görüştüğü Türk ailelerin uçak masraflarını bahane ederek Türkiye’ye gitmediklerini söylüyor. Kendisi ise, gene Türk olan eşinin “Ne gerek var” türü itirazlarına rağmen, kızını her sene Türkiye’ye götürdüğünü; şahsen dini vecibelerini yerine getirmemesine rağmen kızını bilsin diye camileri gezdirdiğini söylüyor. Tanıdığı, bunu yapmayan bazı Türk ailelerinin ilkokula giden çocuklarının, Hristiyan arkadaşlarının anlattıklarından etkilenip “Anne, baba, biz ne zaman kiliseye gideceğiz?” diye sorduklarını öğrenmiş. Bir başka ortamda tanıştığım bir Türk, küçük kızlarının Türkçe bildiğini zannettiklerini ama işin öyle olmadığını memleketlerine gidince anladıklarını söylüyor. Dahası, bir gün evin içinde korkuyla koşuşturmaya başlamış, “Don’t make him say amin, don’t make him say amin! (ona amin dedirtmeyin, ona amin dedirtmeyin!)” diye bağırarak. Meğersem ezan okunuyormuş ve kız –herhalde ilk defa duyduğundan– böyle bir tepki vermiş. Bunları anlatarak dertleştiğim hem Türk hem de diğer memleketlerden Müslümanlar ise her zaman bana, haklı olarak, ABD’de bir Müslüman ülkedekinden bile daha iyi yetişmiş Müslüman gençleri örnek gösterebiliyor. Bazıları ise hicretin kıymetini anlatıyor. Onlar da haklılar, zaten hepimiz “İlim Çin’de dahi olsa gidip öğreniniz” hadis-i şerifine uyarak buralara geldik.

Hangi ülkeye gidersem gideyim, tanıştığım, yurtdışına çıkan Türklerde, ister geri dönsün ister orada kalsın, bir şekilde Türkiye’ye hizmet etme ideali olanların yanı sıra, zaten hep Batı’da yaşamak istemiş, oraya varınca da gönlündeki vatana gelmiş havasındakiler de var. Bir keresinde birisinin “Keşke İngilizce konuşulan bir ülkede doğmuş olsaydım, bütün güzel filmler, diziler filan oradan çıkıyor” demişliği bile var. İşte kültür ürünleri ile bir milletin gönlü böyle çelinir!

Burada tanıştığım, Hristiyanlıkla Budizm arasında gidip gelen bir yabancı arkadaşım, bir gün benimle Cuma’ya gelmek istediğini söylüyor. Bizimle birlikte Cuma namazını da kılıyor. Daha sonra, oradayken kendisini çok huzurlu hissettiğini ifade ediyor, ama imamın İngilizcesini anlayamadığını söylüyor. Maalesef ben de anlayamadığımdan sessiz kalıyorum. Evine misafir olduğumda, zaman dilimi icabı namazı orada kılmak için izin istediğim bir başka Hristiyan arkadaşım, bir parkta verdiği davette namaz kılmak için müsaade istediğimde benim için su kenarında ve ağaçların arasında önceden keşfettiği ve namaz kılarken huzur bulacağımı düşündüğü iki yeri gösteriyor. Bir zaman sonra, beni arabasıyla evime bırakırken, evimin sokağında arabasını parkediyor. Duruyor ve kendisine nasıl dua edileceğini öğretmemi istiyor. Şaşırıyorum; sadece bir Müslüman gibi dua etmesini bildiğimi ve bunu anlatabileceğimi söylüyorum. Dilim döndüğünce anlatıyorum. Kendi mezhebindeki din görevlilerinin onu kiliseden ve ibadetten soğuttuğundan bahsediyor. Bir başka Hristiyan arkadaşım, Ramazan ayına denk gelen bir davette benim gibi yemek yemiyor. Sohbet ediyoruz. Evlenmeyi düşündüğü bir Müslüman kız arkadaşı varmış ve gelecekteki durumuna alışmak için Ramazan’da oruç tutmaya başladığını söylüyor.

Zaman zaman görüştüğüm, pek çok Türk öğrenciyi tanıyan, gönlü İslam’a ısınmış bir yaşlı ABD’li çift, bir gün arabada giderken şöyle söylüyor:

Biliyor musun Alperen? Biz, siz Türkleri çok seviyoruz…

Öyle mi?

Evet, çünkü siz Türkler yaşlılara karşı çok hürmet gösteriyorsunuz; sizin için yaşlılar kıymetli. Amerika’da ise sadece gençler önemlidir ve onlar kraldır! Yaşlanınca artık kimse sana itibar etmez, ama siz Türklerde bu böyle değil.

Peygamber Efendimize (s.a.v.) hakaret eden o saçma sapan filmin ardından Libya’daki Amerikan Büyükelçisi’ne saldırılarak öldürülmesine varan vahim olaylar, bu yaşlı çifti de diğer görüştüğüm Amerikalıları olduğu gibi epey etkilemiş. Başka bir vakit, arabada adeta beni unutup kendi aralarında konuşurken, Hristiyanlıklarını Amerikan kimliklerine perçinleyip sıkı sıkıya sahip çıktıklarını, böylelikle İslamiyet’ten uzaklaştıklarını görüyorum. Seçim zamanına denk gelmesi hayli manidar olan bu kıvılcımın yol açtığı yangın beni üzüyor.

Yurtdışında yaşayan duyarlı Müslümanlar, helal et meselesine kafa yorar ve alkollü içeceklerin karıştırıldığı şeylerden kaçınmanın yollarını öğrenir. Tanıdığım çoğu ABD’linin başkalarının inanç ve yaşantı biçimlerine saygısının ürünü olan şekilde, Chicago’daki bir Amerikalı arkadaşım, bir lokantada bana çok güzel bir taktik öğretiyor. “Burada alerjik hassasiyetlere çok önem verirler ve müşteriye bir şey olur korkusuyla kesinlikle alerjinin olduğu maddeyi asla yemeğine katmazlar” diyor. “Bu yemek alkol kullanılarak mı pişiriliyor? Dinime göre haram olduğundan tüketemem” gibi sözler söyleyeceğime, “Alkole alerjim var” dememin daha pratik ve garantili bir yol olduğunu kavrıyorum. Bir taraftan da “Yahu insanın alkole karşı alerjisi olabilir mi?” diye düşünmeden edemiyorum. Daha sonra Boston’da tanıştığım gayrimüslim bir Malezyalının gerçekten alkole karşı alerjisi olduğunu öğreniyorum. Helal et meselesi ise bir başka hikâye. Pittsburg’da helal et kesimi yapan bir mezbahadan et ürünleri çevre illerdeki marketlere dağıtılıyor. Gittiğimiz bir markette etin bazen bozuk çıktığı ya da evlerimiz uzakta olduğu için yolda bozulduğu oluyor. Bir keresinde ise gözlerimin önünde eti koyan market görevlisinin üretim tarihini bir gün sonrasına yazdığını görüyorum. Aynı markette satılan Türk ürünlerinin son kullanma tarihlerinin bazen aylar önce geçmiş olması ve bunu görmezlikten gelmeleri bizlere “Müslüman Müslümana bunu yapar mı!” dedirtiyor.

Biriktirdiğim pek çok anıdan şimdilik bu kadarını dökebiliyorum. 1,5 sene geride kaldı en az dört sene sürecek olan bu yolculukta. Bu sürede üç defa Türkiye’ye gelmek nasip oldu. Ülkeme girdiğim zaman, cennete kabul edilirsem nasıl hissedeceğimi zerre miktarınca da olsa tecrübe ediyorum sanki. Gelip, bir soluklanıp, geri dönüyorum. Öbür yandan ise, başka ülke ve şehirlere de gidip geldikçe, Cleveland’daki düzenimi özlediğimi hayretle farkediyorum. Bu da aynı yollardan geçmiş, çok kıymetli bir hocamın sözlerini kulaklarıma tekrar fısıldıyor: “Sen şimdi Türkiye’yi özlüyorsun ama, bir süre sonra oraya da alışacaksın ve Türkiye’ye dönünce bu sefer oraları özleyeceksin. Oralara dönünceyse gene Türkiye’yi özleyeceksin. Bundan böyle, nereye gidersen git, gurbet duygusu hep kalbinin bir parçası olacak…”

9 Aralık 2012, Cleveland, ABD

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir